10 Aralık 2025 Çarşamba

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar, yakışıklı erkekler, bir anın içine sıkışmış gülüşler, sigara dumanının özgürlüğü, transparan bir elbisenin altından belli belirsiz görünen kabarıklıklar, bacakların rastgele duruşunda bile kendine güvenen bir ağırlık. Hepsi orada, fakat hiçbiri artık hayatta değil. Görüntüde taşan cinsellikler, utançsız neşeleri, bedenlerin taşıdığı coşku ya da keder… Hepsi o enstantanenin canlılığında parlıyor, ama çoktan çözülmüş bir bedenin hareketleri.


Videoda kadına değen beyaz ışığın gölgesi (çünkü çekimler siyah beyaz), bir zamanlar içinde kıpırdayan arzunun, öfkenin, kırılganlığın, belki bir yasın, belki kontrol edilemeyen bir şehvetin izini taşır. Bunu bilmiyorum; bilemiyorum. Ama onun bedeni biliyor. Beden, kendi sırrını bir jestin içine saklamış. Öldüğünde bile o sır kaybolmuyor; görüntüye yapışıp kalıyor.

Acı… Acı, insanın içinde en ilkel enerjiyi uyandıran karanlık kapı. Bazen en çok acı çektiğimiz sırada, bir sevişme isteği kabarır. Eğer yaşanırsa, boşalma anı, acıyı dayanılır kılar; acı bedene yerleşmiş karanlığı parçalar. Sanki beden, kendi içindeki karanlıkla baş edemediğinde, cinsel isteği bir kurtarıcı olarak çağırır. Hayatta kalma içgüdüsüyle şehvet arasında çok ince bir sınır vardır; acıyla şehvet aynı odada fısıldaşır. 

İnsanın tüylerini diken diken eden şey bu:  Biz o videolarda sadece görüntüleri değil, bir zamanlar yaşanmış olan hazzın, acının, arzunun bütün ağırlığını seyrediyoruz. O kadının saçlarını savuruşunda yaşadığı keyfin izi var. O erkeğin sigarayı içerken gözlerini kısmasında, belki o gün yaşadığı bir kavganın, bir tutkunun, bir yorgunluğun tortusu duruyor. Yıllar önce bedenlerinden yükselen gerilimler, boşalmalar, arzular, öfkeler, bağırışlar, susuşlar… Hepsi artık yok; ama görüntünün içinde bu enerji, sanki ölümü tanımıyormuş gibi akmaya devam ediyor.

Kayıt o anları sabitlemiş, biz silmedikçe değişmez, biz oynamadıkça bozulmaz. Sabitlenen şey bir görüntünün sessizliği değil; enerjiyle dolu o hayatların titreşimi. Bu yüzden onları izlerken bir yakınlık duyuyorum. 

Çünkü görüntüdeki insanla beden üzerinden bağ kurarız. Beden, kendini sadece yaşadığı anda ifade etmez; bıraktığı izle de kendini sürdürür. O şeffaf elbisenin altından salınan o beden, sadece estetik bir görüntü değil; bir kadının canlı canlı yaşadığının duygusal, kimyasal ve varoluşsal yükünü taşıyor ve  yük, ölümden sonra bile bir yere gitmiyor. Ölüm bedeni yok eder, ama bedenden taşanı yok edemez. Bir zamanlar var olmuş insanların hazzı, kederi, arzusu, tutkusu, bitkinliği, gururu, küstahlığı — hepsi bedenin bir hareketine, gözün bir kıvrımına, parmağın sigara tutuşundadır. 

O videoları izlerken, onlar artık hayatta değildirler. Bütün o şuhluk, bütün o gençlik, bütün o özgüven, bütün o salınış… Toprak olmuştur. Ama  videoyu açtığımızda, sanki yaşam yeniden ateşlenir. Enerji ölüme itaat etmez.

Geçici sandığımız hazlar, aslında en kalıcı olanlardır. Çünkü insan, büyük ideallerden önce akıştır. Her gerilim biriktirir, her boşalma dönüştürür, her yakınlaşma iz bırakır. Yemek yemek güç aktarımıdır; sevişmek, içmek, ağlamak, bağırmak, susmak. Yaşadığımız her şey bir dalga, titreşim olarak içimizden geçer.

O videolara baktığımızda yalnızca görüntüleri görmeyiz; artık var olmayan bir dünyanın bedene giren ve bedenden yayılan dalgalanmaları, savrulmaları, sarsıntıları hissederiz. Bedenlerin sırları, mahrem zevkleri, utançları, korkuları, gururları, içtenliği ile.  Hepsi o kaydın içinde titreyerek durur. Biz onların ne yaşadığını bilemeyiz; fakat hissettiklerini, bedenlerinin bıraktığı titreşimden tahmin ederiz. İnsanın en çıplak gerçeği budur: Beden konuşur. Beden kaydeder. Beden aktarır. Bu akış ona ait olduğu sürece kendini tekrar eder; öldüğünde bile kalır.

En büyük yanılsamamız, yaşananların “geçici” olduğuna inanmaktır. Oysa hiçbir an geçici değildir. Çünkü her anın gücü, kuvveti, bir başka bedende, bir başka bakışta, bir başka çağrışımda, bir başka görüntüde, bir başka ezgide, bir başka fırça darbesinde, bir kaç cümlede yeniden doğar. İnsan olgudur (salt nesne değil) ve olgular arasındaki bağlantılarla anlamlıdır.  Bağlantı  kurulmaya başladığında, yaşam titreşmeye başar ve sonsuza kadar küçülse bile titreşim devam eder,  kaybolmaz; şekil değiştirir, yankılanır, yansıtılır.  İnsan varoluşunu sürdürür.

Bundan dolayı, o eski videolardaki kadın ve erkekler, bizim bilmediğimiz hazzı, acıyı, sevinci, arzuyu yaşamaya devam ederler ve bugün onlar yoktur. Ama yaşadıkları şeyin izi hâlâ aramızdadır. Bir saniyelik görüntüleri bile, bizim bedenimizde bir titreşim yaratıyorsa, bizi uyarıyor veya uyandırıyorsa; o an, hâlâ yaşamaktadır. Yaşadığımız o “geçici” anlar aslında en kalıcı izleri taşır. Bir odadaki koku, bir bakışın ağırlığı, bir sofradaki sıcaklık, bir yatağın gürültüsü… Bunlar kimsenin kaydetmediği ama insanın bütünlüğünü belirleyen zamansız anlardır. 

Hakikat dediğimiz şey beliriyor: Tarih, soğuk anlatısıyla değil, görünmez döngüleriyle yazılıyor, Tarih, bakıldığında, döngülerin sonuçları üzerine kurulu.  

İnsan, yaşarken yaşadıklarının toplamıdır. Ölüm bu toplamı sıfırlamaz; sadece gövdesini ortadan kaldırır, geriye kalan devam eden titreşimdir. İzi kalır, iz sürer, iz yeniden doğar.

Enerji, yaşamın varoluş kaynağıdır. Bedenler, canlı formlar onun geçici kabıdır.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...