8 Eylül 2009 Salı

Bach Dinlerken...

Johann Sebastian Bach’ın “Org için Füg”lerini dinliyorum Bir matematik düzen içinde sesler ardı ardına yükseliyor ve bir dalga gibi vurup kıyılara, geri dönüyor.

Nerelerden geldim, nerelere gidiyorum?

Neden yazıyorum, neden çoğaltmıyorum yazdıklarımı?

Bazılarının tek gerçek gördükleri kazanmak duygusu ve özellikle insanlar arasındaki elde etme dürtüsü neden bende yok?

Hepsini sığdırabilecek miyim, bu sayfalara bilmiyorum. Yalnızca deneyeceğim.

Bach içimde akıyor notaların… 400 yıl öncesinden …

Toy zamanlarımda henüz orta okul yıllarında Engels’in “Alman İdeolojisi ve Feurbach Üzerine Tezleri”ni okumuştum. J. Paul Sartre’nin “Varoluşçuluk Nedir?”, Albert Camus’un “Başkaldıran İnsan”ını okumuştum. Ama hiçbir şey anlamıştım. Ama sonuna kadar okumuştum. Kimi sözcükler Türkçeydi. Hepsi Türkçeydi. Dil kurallarına uygundu. Ama hiçbir şey anlamamıştım. Bir sürü kavram vardı, romanlardan, öykülerden, şiirlerden alıntılar vardı. Okumadığım halde adını duyduğum yazarlar vardı. Nietzche, Dostoyevski, Kierkegaard, Hegel, Spinoza…

Sonra Lise. Fen bölümündeydim ama edebiyatta, felsefede, mantıkta ve sosyolojide hocalarla tartışmalarımız hiç eksik olmuyordu.

Yükselen bir siyasi mücadele vardı. Emek cephesi kazanmalıydı ve emek cephesi kazanacaktı.

Raslantılara yer yoktu. Tarihsel materyalizm yönü çizmişti ve tarihte geri dönüş olmazdı. Anti Duhring’de Engels, “Tarihte Zorun Rolü’nü sorguluyordu. Sermaye kaybetmeye mahkumdu. Devrim kaçınılmaz bir utkuydu. 1 Mayıs 1978’de bir milyon kişi Taksim Meydanı’ndaydı.

Bir yandan şiir yazıyordum. Nazım Hikmet gibi, Ahmet Arif gibi. Şiirlerimin yüksek seslerle okunmasını istiyordum meydanlarda.

Devrimin öncüleriydik bizler kendi içimizde ve bir arada.

Nedensellikler belirliyordu her şeyi. Hiçbir şey raslantısal olmazdı. Bizler rastlantıları denetleyebilirdik. O gücü görüyorduk kendimizde. İyi bir tahlille kazalardan kurtulabilir, başkalarının hatalarını en aza indirgeyebilirdik. Bir nevi demirguos’tuk, yarı tanrıydık. İdeolojimiz bizi güçlü kılıyordu. Her derdin, her sorunun üstesinden gelebilirdik. Yalnızca bir konuşma ile insanları bizim yanımıza çevirebilirdik. Çünkü tek doğru ve tek gerçek bizdik. Bizim yolumuzun dışı cehennemdi, mutluluk yoktu o yolda.

Sonra darbeler, yıkımlar, gözaltılar, kayıplar, ölümler…

Ne oluyorduk?

Bu kadar güçlüydük de neden dağılıyorduk?

Eren’in evine gidiyor, gelen son parti duyurularını okuyordum. İstesinler yeter ki dağa çıkabilirdim. Mitka Gribçeva okuyorduk, Julios Fucik, Ann Duk… Bulgaristan’daydık, Vietnam’da, Çekoslavakya’da. Başucu kitabımız Pulitzer’in Felsefe’nin Temel İlkeleri’ydi.

Ama dağılıyorduk. Bir bir. Grupla gelen adamlar Özal’ı övüyorlardı. Arabesk dinlemeye başlamışlardı. Liseli çocuklar gibi saçlarını sakallarını kesiyorlardı. Yabancı sigaralar içiyorlardı ve okulun karşısındaki briç salonlarından çıkmıyorlardı. Tan gazetesi okuyorlardı.

Ne oluyordu?

Bizim irademiz vardı, çelik disiplinimiz vardı, gücümüz vardı. Devrime inancımız vardı. Eğitecektik herkesi. Üretecektik. Köylerde tarımı iyileştirecektik. Fabrikalar durmadan çalışacaktı. Birlikte tatiller yapacaktık, hep bir ağızdan türküler söyleyecektik.

Ama yoktu. Olmuyordu. Eskisi gibi olmuyordu. Gönen anılarımız yoktu diğerleri gibi.

Okuyordum durmadan. Ne bulursam. Dipnotlarda kimler referans gösterilmişse. Sayfalarca notlar…

Çıkan tüm dergiler gazeteler okunuyordu.

Buluyorduk, değiş tokuş yapıyor ve okuyorduk. Yazıyorduk.

Tartışıyorduk. Bizim irademiz vardı. Biz yönetebilirdik süreçleri, çelişkileri. İnsanları ikna edebilirdik. Çünkü biz doğruyduk. Çünkü emek ve üretmek tek hakikatti; emek ve üretmek insanları mutlu edebilirdi yalnızca.

Ama insanlar paradan mutlu oluyordu, evden, arabadan, gösterişten mutlu oluyordu. Çalışmak zor geliyordu. Sürekli sızlanmalar, yakarılar. İnsanları süründürmekten zevk alıyorlardı sanki. İşe yokuşa sürmeler, kaçmalar, yapmamalar. O iş içinse yalvarmalar, araya birilerini sokmalar…

Yavaş yavaş sönüyordu iradeci bakışım. Belirleyici olamıyoruz diyordum. Anneni ikna edemiyorsan, kardeşini safına çekemiyorsan, kimler gelir ki ardından senin. Sevgililerin yoldaşın olmuyorsa başkalarını nasıl yoldaş yapabilirsin ki?

Bir şeyh, bir aşiret reisi işaret ediyordu, cemaat oraya gidiyordu. Bense tek başıma düşüncelerimle kardeşime anlatıyordum, arkadaşıma, babama, anneme, iş arkadaşıma, sıra arkadaşıma. Onlara göstermek için kendimce doğruları durmadan okuyordum, araştırıyordum. Kesiyor, yazıyor, saklıyordum. Ama hep işaret edenler kazanıyordu.

Örgütlenmek lazım diyorduk. Örgütler parçalanıyordu. Emek diyorduk, mezhepler, kabileler, etnisiteler çıkıyordu karşımıza. Emek kaybediyordu, paylaşmak, hep bir ağızdan türküler söylemek kaybediyordu.

Bir perde kalkıyordu gözlerimin önünden. Okulu bırakmıştım. Çalışıyordum ve çalıştığım yerde yatıyordum. Kalacak bir yerim yoktu. Koparmıştım tüm bağlarımı.

Telefon sesleri düşmanım oldu ilkin.

İş… iş…

Bu sefer hayattan başlamalıydım.ama hangi hayattan?

Romanlara düştüm. “Bulantı”, “Karamazov Kardeşler”, “Suç ve Ceza”, Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı…

Hayat sokaklardaydı. Sokaklara çıktım. İradem kendimi arabanın altına kalmaktan kurtaramamıştı. Bana ışık yanmıştı, ama taksi durmamıştı. İki metre fırlamıştım havaya ve sol kaburgamın üstüne çakılmıştım. Çatlamıştı kaburgalarım. Ayağımda doku yırtılması. Hala dizimde o bölge hiç ısınmaz ve serinlemez….

İradelere zincir kelepçe vuramıyormuşsun. Onu anlattı o arabanın vuruşu. Kaç kıza yüreğim sizin olsun, birlikte var mısınız demiştim. Hiç biri gelmemişti. Yüreğim benimle kalmıştı.

Ne oluyordu? Sevgiler bile yol açmıyordu kavgaya.

Çözülmeye başladı buzlarım yavaşça. Hayat ve sokak çözüyordu beni.

Mutlak kutsal dişi yok oluyordu sokakta.

Onu biz uydurmuşuz. Öpüşmek karşı devrim değilmiş. Sevişmek karşı devrimcilik değilmiş. Bir bir öğreniyordum sokaktan hayatı.

Ankara Genelevine gittim bir akşam. Kadınlara baktım. Yüzlerce erkek camların kapıların önüne yığılmışlar. İşçiler... Şantiyelerden gelmişler. Ter kokuyorlardı. Sakallıydılar… Memurlar… Aldıkları haftalıklarını 10 dakikaya bırakıp çıkan çıraklar...

Saatlerce kaldım orada.

Kadınları gözlüyordum. Yüzlerine bakıyordum. Gülüşleri sahte miydi? Küfürleri sahte miydi?

Değildi. Hepsi gerçekti ve içtendi. Düzen nasıl düşürmüştü o zaman onları oraya? Nasıl kabulleniyorlardı satmalarını bedenlerini anlamıyordum. Konuşmak istiyordum ama cesaretim yoktu. Yalnızca gözlüyordum. Belki birisi beni fark eder ve benimle konuşmak ister diyordum. Olmadı. Ben oraların kokusunu hala hatırlarım. Hiç birisi ile konuşmadım. Hiç birisine dokunmadım.

Hayat öğretiyordu.

Neredeydi sorun?

15 Şubat 1985. Çıkarma gemisi tatbikatta batıyordu ve onlarca asker ölüyordu. 

Armutlu’da grizu patlaması ve yüzlerce işçi göçük altında ölüyordu. Erzurum’da deprem ve yüzlerce kişi ölüyordu.

İrade neredeydi? Niçin yönetemiyorduk çelişkileri?

Neredeydik biz?

Yoldaşlar ölüyordu. Kanserden, kazadan, veremden, kalpten. Ben mutlaka devrimi göreceğim diyordum. Ne olursa olsun devrim için yaşıyorum diyordum. O yoldaşlar da öyle düşünüyorlardı ve devrimi yaşamadan ölüyorlardı.

Kaldırabiliyorlar mıydı ölümlerini? Dün birini, geçen yıl onlarcasını gömdük tek tek. Şükrü yoldaşı, Ekmekçi Orhan’ı, Hidayet Ustayı, Terzi Selahattin’i ve nicelerini.

Umutları, amaçları o devrimdi, o değişimdi, yeniden üretebilmekti hayatı ve bambaşka paylaşabilmekti emeğin yarattığı değerleri. Ölüyorlardı.

Komşumuzun oğlu ölüyordu. Nasıl ölüyordu Rahmi? Mutlu muydu ölürken? Neyi başarmıştı, neyi aşmıştı, ne iz bırakmıştı dünyadan giderken? Muhasebemiz ile mi ölüyorduk yoksa? Yoksa defterimiz bile açılmamış mıydı henüz?

Seçimler oluyordu ve hep kaybediyorduk. Daha fazla, daha fazla. Bir şeyh işaret ediyordu on binlerce kişi tek bir kişiymişçesine oy veriyordu. Bir ağa işaret ediyordu, on binler tek kişiymişçesine oy veriyordu. Ben daha kardeşimi, annemi, karımı, babamı ikna edemezken…

Ben bire karşı nasıl on binlerin sırtını yere getirebilirdim ki? Çözülüyordum. Bağlarım kopuyordu.

Okuyordum yine sokaktan eve girdiğimde. Kavgalarım başlamıştı içimde. Savruluyordum bir bayrak gibi bir o yana bir bu yana.

Çözülürken kapanıyordum. Sokaktayken insanlara sırtımı dönüyordum.

Homoseksüelleri aşağılan bu toplum aynı zamanda onları baş tacı ediyordu. Bu ne idi? Anlamakta zorlanıyordum. Hem o insanlarla alay ediyorduk, aşağılıyor ve bir şekilde yok ediyorduk, hayat haklarını ellerinden alıyorduk, ama bir yandan onları baştacı yapıyorduk, “Sanat Güneşi”, “Diva” diyorduk.

Her seçimde yeni bir anlayışı iktidara taşıyorduk. Durmadan fikirlerimiz değişiyordu, liderlerimiz değişiyordu, ama yok oluşumuz değişmiyordu.

Ne kadar kemiksiz bir toplummuşuz diyordum. Amipler gibi her şekle girebiliyormuşuz diyordum, tarihsiz, bilinçsiz, hafızasızmışız diyordum.

Seçimler bir kandırmacaydı, bir oyundu benim için artık. Gittim oyun oynadım ben de. Tak tak tak Yüzbaşı…

İktidar yalnızca meşruiyeti için seçim yapıyordu. İktidar emeğin iktidarı değildi ki?

Çözülüyordum ve arınıyordum.

Her şey başka yerlerde kotarılıyordu.

Halk yoktu zaten.

Sonra birden bitiverdi benim için her şey. Her şey bir gölge oyunuydu. İrade yoktu. Karar yoktu.

Temsiliyet benim için küfür oldu çıktı.

Sildim attım bu oyunu kafamdan. Önemsemek kaale almaktır. Ona anlam yüklemektir. Dini, siyaseti, sildim attım içimden. Yalnızca insanlar kaldı, acı çeken, kıvranan, çabalayan, tırnaklarıyla bir gün sonrasını yaratmaya çalışanlar, direnenler kaldı. İradelerini teslim etmiş olanları, kemiksizleşmiş omurgasızları, kaba göre biçim alan akışkanları önemsemiyorum. Çünkü onlar benim için nesne bile değiller. Nesnenin köşesi vardır en azından diyorum.

Bu rastlantılar evreninde zorunluluk yalnızca olasılık fonksiyonunun özel bir durumu. O kadar.

Bunun açıklaması yalnızca bu ve ben bu kadar ilgiliyim fikirlerle, siyasete ve toplumsallığa ilişkin ne varsa.

Tek çıkışım yazmak. Belki bir gün bir şekilde bir zihne sızıverir kelimelerim arasına sıkışmış düşünce kırıntılarım. Ama çoğaltmak değil. Milyonlarca belgenin dönüp dolaştığı bir malumat uzayında ha olmuşum ha olmamışım hiç önemli değil. “Köpeğin diliyle deniz kirlenmez” (Mevlana).

“Ockham’lının usturası” diye bir ilke vardır felsefede.

Bir şey gereksiz yere çoğaltılmamalıdır.

Bilginin anonimleştiği, kendi üst dilini oluşturduğu bir ortama girmenin bir anlamı yok. Trendler belirlenmiş. Ben bu ortamda şimdi, şu anda hiçbir şey okumadan, izlemeden, yalnızca birkaç kelime ile neyin ne olduğunu kestiriyorum kendimce ve bu bana yetiyor. Çünkü baktığım bir yer var: Akıl ve mantık süzgecinden kavramlarla bakıyorum ve o baktığım yer bana herşeyi apaçık ediveriyor. Bunu öğretti hayat bana, bundan büyük ne servet, ne diploma, ne ödül yok.

Kendini bu anonimliğin içinde meze etmek veya etmemek bir tercih sorunudur ve etmemenin daha iyi olacağını düşünüyorum. Sizin, –birkaç kişinin, bir avuç meraklının- okuması bile benim için yeter ve artar bile.

Yüreklerini bilmediğim insanların kendi çıkarlarına benim bir kelimemi bağlamından koparıp kullanması ve onu bir silaha dönüştürmesini sindiremem içimde.

Öyle olunca sistemle, düzenle en alt düzeyde kurulan bir ilişki biçimi gelişiyor. Bu ilişki biçimini benimsediğin taktirde düzene göre kazanmam mümkün değil. Hırs ile olması mümkün değil. Çünkü kazanmak veya başarmak dediğin şey düzen nezdinde onun kurallarına göre kendinin içselleştirilmesine izin vermek demek, en basitinden göz yummak demek. Bunu yaptığın taktirde ise zaten onun içindesin ve gerekleri yapmalısın. Pislikler pislik olmaktan çıkacaktır. Gereken olacaktır. Kendi doğruların doğru olmayacaktır. Doğrun olmayacaktır. Kurallara uymaktır tek doğrun çünkü.

İşin ilginci, sistem seni beklemiyor açmış kollarını. Sana kollarını açabilmesi için senin yalakalık yapman gerekmekte. Ona sadık olacağını ispat etmelisindir. Kaypaklaşma ve kapılanma düzeyin yüksek olmalıdır ve lütfederse seni deneyecektir düzen, sistem.

Söyledim ya, aslında bir başarısızlık, bir kaybedilmişlik durumu değildir benim durumum. Ben onunla en alt düzeyde tutuyorum ilişkimi. Bir yoğun bakım hastasının entübe edilmiş olarak nefes alma makinesiyle olan ilişkisi gibi. Bir nefes alma hakkım yetsin diyorum ona. Hayat zaten bunu bana veriyor. Bu da yetiyor hani.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...