10 Aralık 2025 Çarşamba

Bir kasetin hikayesi

Walkman

Hüseyin’in İtalya’dan getirdiği Sony marka bir walkman, elimde tuttuğumda artık yalnızca bir kaset çalar değildi; heyecanlarıma kapı açan, bana verilmiş, bana ait olanın, hediye edilmişin gerçeklik  hissiydi. Yıl 1983 ya da 84 olmalı. Turuncu süngerli kulaklıkları, incecik ayarlanmayan kafa metal bandı ve pille çalışan küçük gövdesiyle, elimdeki cihaz aynı anda hem kırılgan hem mucizeydi.. Sesin taşınması radyodan sonra başka bir boyuta geçmişti. 


Kırtasiyeden aldığım iki küçük hoparlör, kulaklığı korumak için yapılmış bir tedbirden fazlasıydı. Kulaklıkla dinlemenin yıpranma korkusu bile walkmanın kıymetini gösteriyordu. Akşamları ofiste tek başıma kaldığımda hoparlörleri açar, kaseti yerleştirir, müziği çalışma masasına serperdim. Böylece ses yalnızca kulaklarıma değil, odanın duvarlarına sinerdi. Walkman, dört duvarıma yayılmış görünmez bir arkadaştı.


Daha önce ödünç alınmış, geri verilememiş, kaybolmuş küçük bir kasetçalarlar girmişti hayatıma. Mete’den aldığım kahverengi kasetçalar; yanında Fiddler on the Roof, Doris Day, Beatles kasetleri… Ama bir pazarlamacının ellerinde kaybolup gitmişti. İbrahim’in bozuk kasetçaları büroda birkaç anıma dahil olmuştu. Hep bir eksiklik, bir geçicilik vardı. Ama Hüseyin’in getirdiği walkman farklıydı: kalıcıydı, bana kazınmıştı.


İşte o gün, turuncu kulaklıklarını elime aldığımda anladım: artık müzik başkalarının değil, ayrıca benimdi. Yalnızlığımın eşlikçisi, gecelerimin bekçisi, penceremin dışındaki serçelerle paylaşabildiğim bir dost olmuştu.




Kaybolanlar geri gelmeyenler bozulanlar


Mete’nin bana verdiği kahverengi kasetçalar hâlâ belleğimde. Yanında verdiği kasetler ise sanki başka bir dünyanın kapısını açıyordu bana: Fiddler on the Roof’un hüzünlü melodileri, Doris Day’in yumuşak sesi, Beatles’ın coşkulu şarkıları. O küçük cihaz bana ödünç verilmişti ama kısa sürede elimden kayıp gitti. Bir pazarlamacı, hafta sonu için istemişti. Hafta sonu bitti, kasetçalar geri dönmedi. Böylece Mete’ye kasetlerini ve teybini iade etme şansım kalmamıştı. Hâlâ bir utanç izi gibi içimde durur o geri verilemeyen kaset çalar.


Sonra Biyoloji Bölümünden İbrahim’in bozuk kasetçaları devreye girdi. Çalışsa da çalışmasa da, bant dolansa da takılsa da çıtırtılar çıkarsa da cihazın sesi odama sızdığında bana ait olmayan bir şeyden kendime ait bir an yaratırdım. Müziğin kusurlu icrası bile bir teselliydi.


Ama hep bir geçicilik vardı: ödünç alınan, ödünç bırakılan, kaybolan, bozuk çalan. Sesin sürekliliği yoktu, hep bir kırılma, bir kaybolma anı beklenirdi. Bu yüzden Hüseyin’in bana getirdiği walkman yalnızca bir cihaz değildi; bir güven duygusuydu. İlk kez başkasının değil, bizzat benimdi. İlk kez elimden kaymayacak olandı, başkasına ait olmayandı.


Kaybolan emanetlerin ağırlığıyla daha da kıymetliydi o walkman. Çünkü biliyordum: her kayıp, her eksilme, bana sonunda bir sahip olma anının ne kadar değerli olduğunu öğretiyordu.


Tunus Caddesi’nde Detay müzik evi


O yıllarda müzik dinlemek sadece bir keyif değil, aynı zamanda bir zahmetti. Bugünün “bir tuşa basıp dinleme” kolaylığından çok uzakta, kaset doldurtmak bir işti. Ankara’nın belli adreslerine gitmek gerekirdi. Kaset doldurmak için Sıhhiye’de Zafer Pasajı, İzmir Caddesindeki Amerikan Pasajı veya Tunus Caddesinde adını yanlış anımsamıyorsam “Detay Müzik”e giderdim. Detay Müzik büyükçe bir dükkân, ama benim için evrene açılan yeni kapılarından biriydi.


Orada istediğim müziği doldurtabileceğim söylenmişti, ancak arabesk yoktu.  İlk siparişim Ella Fitzgerald’ın konser kayıtlarıydı. Üstelik sıradan bir konser değil, “Live” kayıtlar 90’lık iki kaset. Dip gürültüleriyle  büyülü gelen, jazzın canlılığı seslerle taşınan şarkılar. Çok pahalıydı. Bugün geriye dönüp baktığımda, paranın değerini bilmediğimden değil; sesin, müziğin, Ella’nın o sesinde saklı hayatın değerinden dolayı pahalıydı o kayıtlar.


Kaset doldurtmak bir siparişten ibaret değildi; beklemek, beklerken hayalini kurmak, eline geçtiğinde kasetin kutusunu yoklamak, kenarlarından tutmak. Hepsi birer ritüeldi. Kasetlerin üzerinde tükenmez kalemle yazılmış şarkı isimleri vardı. Bazen yanlış yazılmış, bazen eksik bırakılırmış. Ama asıl olan icranın kendisiydi.


Detay Müzik’in rafları, kapısının önünde asılı afişler, içerideki floresan ışığı,  hepsi müzikle buluşmanın kozasını örüyordu. Oradan aldığım kasetler, açtığım pencereden serçelerin uçuşlarına karışıyor, Ankara’nın soğuk kış akşamlarında şarabın dumanına eşlik ediyordu.


Müziğe giden yol, benim içinTunus Caddesinin kaldırımlarından geçmişti. Bugün hâlâ kulağımda Ella Fitzgerald’ın canlı sesi çınlıyorsa, o ses önce Detay Müzik’in kapısından bana doğru yürümüştür.


Ofis Manzarası: Menekşe 2 Sokak


Menekşe 2 Sokağı. Kumrular’a bakan tarafında, Emre Han’ın beşinci katındaki küçük bir ofis. İşte kitaplarla müzikle yalnızlığımın  kesiştiği mekân burasıydı. Pencerenin önüne oturduğumda Ankara’nın  akşamları, çıplak dallar ve onların arasında didişen serçeler gözlerimin önünden geçerdi. O manzarayı her akşam yeniden izler, aynı manzaranın hiç değişmeden bende farklı duygular uyandırmasına izin verirdim.


Bir galon Zaparnas ya da Hitit şarabı yanımda olurdu. Şişenin ağırlığı, elimdeki camın soğukluğu, pencere kenarında içtiğim sigaranın dumanı… Hepsi o odanın atmosferini tamamlayan parçalardı. Kulaklık bazen boynumda, bazen hoparlörler masanın kenarında; ses bazen içime, bazen odada.


Küçük oda, dışarıdan bakıldığında sıradan bir büro odasıydı. Ama benim için bir konser salonu, bir meyhane, bir meditasyon yeriydi. Dalların arasındaki serçeler şarkılara eşlik eder, rüzgârın pencereye vuruşu ile  serçe cıvıltıları beraber ritm tutardı. Sonrada serçe dediklerimin onlarca farklı adı varmış. Çıvgın, Büyük Baştankara, Küçük Baştankara, Kızılgerdan, Maskeli Ötleğen ve nicesi. Şarabın her yudumu, sigaranın her dumanı çalanı daha da derinleştirir, odanın havası sanki şarkıların içine karışırdı.


Orada, pencerenin önünde, kaset bitene kadar hayat da askıya alınırdı. Dışarıda Ankara kendi gürültüsünü sürdürürken, benim içimde yalnızca gitar riffleri, davul atakları, vokallerin iniltileri dolaşırdı. O küçük oda, yıllar sonra bile zihnimde müzikle eşleşmiş tek mekân olarak kalacaktır.


Açılış: Kashmir


Kasetin açılış parçası Led Zeppelin’in “Kashmir”iydi. Yaklaşık on, on iki dakika sürüyordu, yalnızca bir giriş değil, adeta bir kapıydı: Başka bir evrene açılan, zamanı yavaşlatan, çöllerde develerle yolculuk yaptıran kervanlar,  insanı kendi içine çeken bir kapı. Kaseti yerleştirdiğimden itibaren daha ilk notalarda odanın havası değişir, penceredeki dallar ve serçeler bile bu ritmin bir parçası olurdu.


“Kashmir”in o ezgileri, gerilmiş yay gibi insanın içine sızar, bir dansöz kıvraklığında dalgalanırdı.  Şarabı şişeden dikmek, sigaranın dumanını pencere dışına savurmak ayin hâline gelirdi. Şarkının hipnotik davulları ve gitarın iniltisi, benim Ankara akşamlarıma çölün yakıcı sessizliğini taşırdı.


Yıllar sonra, Jimmy Page ve Robert Plant’ın Mısır’da verdiği konserin kayıtlarını dinlemiştim. “Kashmir”i orada, Nil’in kıyısında, başka bir coğrafyanın ezgileriyle harmanladıklarında, sanki yıllar öncesine Menekşe 2’nin penceresine geri dönmüştüm. O şarkı, mekândan bağımsız, zamandan bağımsız bir köprüydü.


Balgat’ta, Demir’in matbaasında içtiğimiz rakıların fonunda defalarca dinledik “Kashmir”i. Defalarca, defalarca: O anlarda rakı bardağının camında titreşen ışık, şarkının yaylılarının uzayan iniltileriyle birleşirdi. Kashmirin sanki sonsuza dek uzayacakmış gibi kıvranan çöl ezgilerinin tekrarı konuşmalarımızla birbirine karışırdı.


“Kashmir” açılış parçasıydı ama aslında  bir başlangıçtan çok daha fazlasıydı: Belki o kasetin kalbi, akşamın kaderini belirleyen asıl damardı.


Deliliğin Sesi: Genesis


“Kashmir”in  görkemli yürüyüşünden sonra kasetin ikinci parçası birdenbire coşkuyu patlatırdı: Genesis’in In the Cage’i. Daha ilk sözlerden itibaren insanın kanına sızan bir çılgınlık vardı. Peter Gabriel’in sesi, Phil Collins’in davullarıyla birleştiğinde, ben artık şarabı tepeye dikip odanın içinde ayakta tepinmeye başlardım.


Sanki yalnız değildim. Gabriel ve Collins yanımda bitiverir, bir anda küçük ofis bir konser salonuna dönüşürdü. Duvarlar titreşir, camlar buğulanır, kuşlar, dallar şarkının temposuna ayak uydurur gibi çırpınırdı.


Ardından yine bir Genesis parçası gelirdi: Fly on a Windshield. Bu bana yalnızca bir ezgi değil, bir tercih yaptırmıştı. Sigarada Camel’den Winston’a geçmiştim.  


There’s Howard Hughes in blue suede shoes

Smiling at the majorette, smoking Winston cigarettes…


Mavi süet ayakkabılarda Howard Hughes, gülümseyen majorette ve Winston sigarası. 


Bir şarkının içine gizlenmiş ayrıntı, sigara dumanı kadar gündelik hayatıma sızmıştı. Artık her nefeste, o şarkının dumanı üzerime siniyordu.  


Genesis  kulaklarımı değil, bedenimi de ele geçirirdi. Ses sonuna kadar açılmış, şarap şişeden dikilmiş, sigara parmaklarımda titrerken; ben bir kafesin içinde kaybolmuş, deliliğe gönüllü teslim olmuştum.


Genesis,  kasetin çıldırma anıydı. Öncesi hazırlıktı, sonrası sükûnetti. Ama tam o anda, dünya ile aramdaki sınır silinir ben yalnızca şarkının kendisi olurdum.


Akış ve Sakinlik: Styx’ten Graham Nash’e


Genesis’in çılgınlığından sonra kaset, adeta bir soluk aldırır gibi sakinleşmeye başlardı. Styx’in Boat on the River’ı, akşamın telaşından geceye geçiş buzlu bir bardaktaki su gibi durak olurdu. Mandolin tınıları, nehrin, gölün kıyısında usulca sallanan bir kayık  gibiydi. Şarabın tadı yumuşar, sigaranın dumanı dağılır, pencerenin dışındaki kuşların yerini karanlığın sessizliği alırdı.


Ardından gelen Led Zeppelin -  Stairway to Heaven başka bir nirvana seviyesiydi. Şarkı, beni adım adım yukarıya taşıyan bir merdivendi. Önce sakin, sonra giderek yükselen, sonunda adeta göğe demir atan bir yolculuk.  Şarkıda zaman donardı; Ankara’nın sokakları yerini sonsuz bir gökyüzüne bırakırdı.


Sonra The Alan Parsons Project’in Eye in the Sky’ı devreye girerdi. Bir gözün gökyüzünden yer yüzüne  veya doğrudan bana bakışı, her şeyimi izleyen ama sessiz  bir bakış. Şarkıyı dinlerken kendimi çoğu zaman pencereden aşağıya bakarken ve aşağıya atlamayı aklından geçirirken bulurdum. Sokaktan geçen insanların adımlarına yukarıdan tanıklık etmek, sanki şarkının metaforunu yaşamaktı.


Eagles’ın Hotel California’sı ise kasetin yolculuk duygusunu tamamlayan parçaydı. Sonsuz odaların, çıkışı olmayan bir otelin içinde kaybolmak. Hem büyüleyici hem de tedirgin edici.  Walkman’in hoparlörlerinden yayılan gitar solosu, odanın duvarlarını genişletir, ofisi o gizemli otelin odalarından birine çevirirdi.


Kasetin kapanışı: Graham Nash - Prison Song.  Şarkı başladığında, akşam boyunca yaşanan her şey bir tür hesaplaşmaya dönerdi. Hapishane duvarlarının arkasındaki haykırış, özgürlüğün özlemi, yalnızlığın haykırışı. Hepsi bir araya gelir ve kaset biterdi. Prison song, yalnızca bir şarkı değil, akşamın geceye ve uykuya mührü gibiydi.


Arada hâlâ hatırlayamadığım, ezgisi kulağımda dolaşan bir şarkı var. O boşluk, kasetin en kıymetli yanlarından biri belki. Çünkü eksikliği, hafızanın direncini artırıyor. Hatırlayamadıklarımız, hafızamızın en canlı köşesinde yaşamaya devam ediyor.


Öncesinde coşku, ortada yükseliş, sonda dinginlik ve kapanışta bir ağırlık. Kaset, yalnızca şarkıların sıralaması değil, hayatın iniş çıkışlarının  bir taklidiydi.


Yoldaş Kasetler: Sezen, Livaneli, Hair


Hüseyin’in bana getirdiği kaset, elbette en özeli, en unutulmaz olandı. Ama o günlerin yolculuğu yalnızca o şarkılardan ibaret değildi. Yanımda taşıdığım, kendimi onlarla özdeşleştirdiğim başka kasetler de vardı: Sezen Aksu’nun Sen Ağlama’sı, Zülfü Livaneli’nin Ada’sı ve benim vaz geçilmezlerimden Hair.


Sezen Aksu’nun sesi, Genesis’in çığlığından ya da Led Zeppelin’in ezici ağırlığından sonra başka bir teselli sunardı. Sen Ağlama, yalnızca bir şarkı değil, içe akan bir nehirdi. Sezen’in şarkılarında, ofisin penceresinden gördüğüm serçelerin hafifliği, Ankara’nın sokaklarında yürüyen insanların kırılganlığı vardı. O şarkılar, kasetlerimin arasında bir nefes alma alanıydı.


Livaneli’nin Ada’sı ise başka bir kapı açıyordu bana. Uzun sololardan sonra Livaneli’nin melodileri hem bir Anadolu hem İstanbul ışıltısına sahipti. “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı”, “Ey özgürlük”, “Gün olur” güneşi buluyordum. O şarkılar, Menekşe ‘deki ofisi bir adaya dönüştürür, uzaklara duyduğum özlemin çöreklenmesini yavaşlatırdı.  Ada, belki  hiç görmediğim ama şarkılarla varlığını hissettiğim bir yer hâline gelmişti. 


Sonra Hair. O yıllarda özgürlüğün, gençliğin, “başka türlü” bir dünyasının simgesiydi. İngilizce sözlerini tam anlamasam da, enerjisi, isyanı, coşkusu bana yeterdi. O şarkılarla yalnızlığımda bile kalabalık bir topluluğun parçasıymışım gibi hissederdim. Kulaklıktan akan ses, gözlerim kapalı odamı koca bir tiyatro sahnesine çevirirdi.


Hüseyin’in getirdiği kasetle birlikte walkman belleğimin “yoldaşları” oldular. Derin yolculuklarımın yanında, Sezen’in, Livaneli’nin ve Hair’in sesleri bana hem kendimi hem  sıkıyönetimin, gece yarısı kovalamacalarının korkusunu örtüyordu.


Private Investigations: Bir Şarkının Dip Karanlığı


Bir şarkı vardı ki diğerlerinden ayrı bir yerde dururdu: Dire Straits’in Private Investigations’ı. Bu şarkıyı dinlemek, yalnızca bir müzik deneyimi değil, neredeyse bir ayin gibiydi. Çünkü bu parçanın inceliklerine vakıf olmak için onu ya kulaklıkla dinlemek ya da odanın dört bir yanına yayılan yüksek bir sesle. Arada bir dinlemek yetmezdi; dikkat, sessizlik ve teslimiyet isterdi.


Mark Knopfler’in gitarı, Humphrey Bogart’ın karanlık sokaklarda sigarasını yakışı gibi yavaş ve sakindi. Basit görünen akorlar, kat kat yer altının deniz diplerden yankılanıyordu. Piyano vuruşları, şehir ışıklarının arasına sıkışmış adımların topuklu sesleriydi.  Şarkıda soruşturulan dışarıda olan değil, benim içimdeki sırdı.


Işıkları kapatıp yalnızca bu şarkıyı dinlediğim geceler olurdu. Şarabın tadı değişirdi,  daha yoğun, daha keskindi. Dışarıda serçeler susar, pencerenin önündeki çıplak dallar hareketsiz kalırdı. O an, odada yalnızca ben ve Private Investigations kalırdık.


Knopfler, gitarını çalmaktan çok inletiyor gibiydi. Bir akora basar, sonra sessizliği işitmemizi sağlardı. Sessizlik, müziğin en büyük enstrümanıydı. Ben  o akorlar arasındaki sessizliğin içinde kendimi bulurdum. 


Kulaklıktan ya da hoparlörlerin cızırtısından yayılan  şarkı yalnızca dinlenmez, yaşanır da. Private Investigations, o kasetin bana bıraktığı en özel hatıra, kendimle en derin yüzleşmemdi.


Kitapla Buluşma: Boris Vian’ın Köpüğü


Hüseyin yalnızca müzikle değil, kitaplarla da hayatımda iz bıraktı. Bir akşam elinde bir kitapla çıkageldi. E yayınlarından çıkmış bir Boris Vian kitabı: Günlerin Köpüğü. Daha kapağını açmadan Hüseyin’in sözleri kulaklarımı doldurdu: “Okuduğum en güzel aşk romanı.” Aynı cümleyi daha önce Knut Hamsun’un Pan’ı için de söylemişti. Ama Vian’ın kitabı bambaşka bir yerde duruyordu.


Günlerin Köpüğü, gerçek ile düş arasındaki çizgiyi siliyordu. Piyanokteyl: piyano tuşlarına basıldığında o nota kadar süreyle bardağa dolan bir kokteyl, gün ışığını parlatan fareler, lotus çiçekleri, kalplerini silah üretiminde kullanan insanlar. Jean-Paul Partre’ın gölgesinde, kedilerin farelerle dolaştığı, rüyaların gündelik hayatla çarpıştığı bir dünya. Kitabın sayfalarında ilerledikçe, gerçekliğin katılığı çözülüyor, her şey gerçekliğin dışındaki bir rüyaya  dönüşüyordu.


Okurken kulaklıkta Private Investigations çalıyordu çoğu zaman. Günlerin Köpüğü ve “Özel Soruşturma” birbirini besleyen iki damar gibi akardı içime. Knopfler’in gitarı, Vian’ın sürreal dünyasının sesi oluyordu.  Bir romanı okumakla bir şarkıyı dinlemek arasındaki sınır kaybolurdu; şarkı romanın sayfalarına yazılmış gibiydi, benim için, bana.


Boris Vian’ı okumak sanki tam zamanıydı. Çünkü dünya renksiz, kavgalı, Ankara sokakları asker ayak sesleri, dar ağaçları, hayat bir yerlere sıkışmış görünüyordu. Vian’ın  dili ve Dire Straits’in  ağıdı, sıradan hayatı birkaç  sayfalığına büyülü kılıyordu.


Hüseyin kitabı okumuş, bana bırakmıştı. Kitap elimde, kulaklarımda şarkı, önümde şarap ve sigara. Günlerden bir günün sıradan akşamı,  sıra dışı bir gerçekliğe dönüyordu.


"Yaşamda önemli olan, her şey için bir yargıya varabilmektir. Sonunda kitleler haksız, bireyler haklı çıkar. Yaşam kurallarının sayısını azaltmak gerekir, yaşamı sürdürmek için onları izlememize ihtiyaçları yoktur. Aslolan iki şey vardır: güzel kızlarla aşk ve New Orleans'ın ya da Duke Ellington'un müziği, ikisi de aynı şey (!) Geri kalan yok olmalı, çünkü geri kalan çirkindir, ileride gelecek olan sayfalar tüm gücünü tamamen gerçek bir öyküden almıştır, çünkü başından sonuna kadar ben hayal ettim. Öykünün düz anlamıyla maddesel olarak ortaya çıkışı, temelde dolambaçlı ve ısıtılmış bir atmosferde bozulmalar ortaya koyarak gerçeğin, düzensiz kıvrılmış bir yüzey üstünde yansıtılmasıyla elde edilmiştir. Görüyorsunuz itiraf edilebilir bir yöntem, eğer bir yöntem varsa. 

Önsöz - Günlerin Köpüğü"

Arkadaşlıklar, Sohbetler, Anılar


Müzik hafızası kadar dostlukların hafızası da kalıcıdır. Dinlediğim her kaset, aslında çevremdeki insanlara taşıdığım, anlattığım bir hikâyeydi.


Mete. Bana kahverengi kasetçaları verdiğinde, yanında getirdiği Fiddler on the Roof, Doris Day, Beatles kasetleri. O kasetçalar bir pazarlamacının ellerinde kaybolup gitti ama Mete’nin bana duyduğu güven, hâlâ içimde bir izdir. Geri verilemeyenin yükü, aslında dostlukların ne kadar kırılgan olmadığını öğretir insana.  


İbrahim. Verdiği bozuk kasetçalar belki tam çalışmıyordu ama onun aracılığıyla yankılanan her cızırtı, her yarım kalan, bozulan ezgi, bana dayanışmanın sesi gibi geliyordu. Arızalı bile olsa, o cihaz bir köprüydü aramızda.


Demir. Balgat’taki matbaasında rakı içerken birlikte defalarca dinlediğimiz Kashmir. Müzik, gece ile birleşince bambaşka bir hâl alıyordu. Rakının beyazlığı, şarkının ağır aksak akışı birleşiyor; suskunluk müziğin en iyi eşlikçisi oluyordu.


Hüseyin. İtalya’dan getirdiği walkman,  kitaplar, konuşmalarımız. Günlerin Köpüğü ve Private Investigations, benim için geçmişin bugüne mirasıydı. Hüseyin kitaplarıyla, müzikleriyle yanımda kaldı; tıpkı bir kasetin içinde dönen şarkılar gibi.


Arkadaşlarım, müziğin yanındaki ikinci ritmdi. Bazen kasetçaların bozulması, bazen bir şarkının tekrar tekrar çalınması, bazen  bir duble rakı ; hepsi aynı albüm kapağının farklı yüzlerindeymiş gibiydik. Geriye dönüp baktığımda, müzikle dostluk arasındaki bağı ayırmak neredeyse imkânsız. Birini anınca öteki geliyor. Birini hatırlayınca, ötekinin sesi çıkıyor.


Ezgisi Baki Kalanlar


Kasetin içinde bir şarkı vardı ki, bugün hâlâ ezgisini duyarım ama adını söyleyemem. Dilimin ucuna gelmez, mırıldanmam mümkün değildir. Yalnızca bir gölge gibi, bir uğultu gibi içimde dolaşır. İşte o şarkı, hafızamın en kıymetli sırlarından biridir.


Çünkü insan bazen hatırladığını değil, eksik bıraktığını daha çok taşır. Unutulan isim, kaybolan söz, bir türlü yakalanamayan melodi. Bunlar zihnimde bir boşluk yaratır. Ama o boşluk, hafızamın en canlı köşesidir. İçinde daima bir özlem, bir çağrı, bir eksiklik titreşir.


O unutulmuş şarkı bana bir şeyler söylemek ister gibidir. Müzik yalnızca bir dinleme değil, aynı zamanda bir yitirme deneyimidir. Bazı parçalar bizden kayar gider, ama tam da bu kayışla hafızamızın kalıcı öğesi hâline gelirler. Eksiklik, hatırlamanın en güçlü biçimidir.


Walkman ve  yayılan sesler,  dönüp duran kasetler, pencereden bakarken gördüğüm serçeler, şarap şişesinin ağırlığı, sigara dumanının odada asılı kalışı. Hepsi yıllar sonra bir bütün hâlinde zihnimde yeniden canlanıyor. Ama adını unuttuğum o şarkı, bu bütünün içindeki en derin iz.


Belki de hayat, eksiksiz hatırladıklarımızla değil, eksik bıraktıklarımızla anlamlıdır. İşte o yüzden kasetin sonu, benim için hiçbir zaman tam kapanmadı. Hep bir açık kapı var; hafızanın puslu koridorlarında yankılanan o ezgi.


Ve ben hâlâ biliyorum: o şarkı var. Ezgisi kulağımda, adı kayıp. Tıpkı dostlukların izi, kaybolan kasetçalarlar, geri verilemeyen emanetler gibi.


Kaset bitti, walkman sustu. Ama müzik— o şarkı hep içimde çalmaya devam ediyor.


Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...