Tuz yalamayı çok severdi Suat. Masaya oturur oturmaz tuzluğu eline alır, kuru avucunun ortasına serperdi. Sonra o kristalleri diliyle özenle yalar, tükürüğünün tanecikleri eritişini tadar, ağırca yutkunurdu. Sonra avucunun kuru almış diğer bölgesine tuzu serperdi. Biralar gelinceye kadar bunu birkaç kez yapardı. Biranın ilk yudumunu olabildiğince uzun ve büyük alır ondan sonra içişini yavaşlatırdı.
Ethem, birayı beklemekten yanaydı her zaman ve hep az yudumlarla en uzun süre masada almayı hesaplardı.
Önemliydi o saatler. Ayrı insanlardı. İçmek bir erdemdi Ethem için. Damla’daki bira fiyatları borsaları olmuştu. “İki kilo elma. Bir bira”. “Sinema. Dört bira”.
Bir çarşambaydı günlerden. “Görüntüler”den çıktılar. Damla’ya kadar yürüdüler. Hava bulutluydu, bahar nemi ile yüklüydü. Konuştular biraz film üzerine. Biri biçimine takmıştı, üslubuna, diğeri içeriğine. Sadi olsaydı üsluptan başka bir şey konuşulmazdı zaten.
Filmden, Sevim’e kaydı konuşmalar. Ethem’in kara sevdaya tutulduğuydu. Kendilerinden bir veya iki dönem sonra gelmişti bölüme.
Kısaydı, sarışındı. Gözleri elaydı. Saçları küt kesimli ve düzdü. Pürüzsüz bir cildi ama acı çekmemiş insanlara özgü dümdüz bir yüzü vardı. Ona anlam katacak ne bir kıvrım ne bir kırışıklık ne bir çizgi görülmüyordu yüzünde. Soğuk ve kararlı biriydi Sevim.
Onun âşık olma gibi bir derdi olamaz diye düşünürdü ilk gören. Hırsı ve iddiacılığı ile yükselebilirdi bir yerlere, o da başka türlüsünü düşünmüyordu, Suat’a göre.
Sevim oysa Ethem’in düşlerinin merkezindeydi. Odağındaydı hayatının.
Ona açılmaya çalışmıştı birkaç kez veya açıldığını sanıyordu kendince. Konuşmuşlardı. Sevim’in ne dediğini bilmiyordu; kimi kelimeler dökülmüştü ağzından ama bunun onaylama mı ret mi olduğunu çözememişti Ethem.
Sonra Sevim Levent adında birisiyle görülmeye ve dolaşmaya başlamıştı. Bu durum Ethem’i yıkmış ve alkole düşkünlüğünü daha bir artırmıştı.
Oturduğu siteye sarhoş olarak gidiyor ve Sevim’in kendisini görmesi için elinden geleni yapıyordu. Kimi zaman kafayı çekiyor ve derse sarhoş giriyor, Sevim’in arkasına oturuyor ve onun kendisini aşağılaması için elinden geleni yapıyordu.
Ama umurunda bile değildi Ethem’in ne yaptığı Sevim için. Büyük bir ihtimalle de Ethem’in ne yaptığından bile haberi yoktu.
Ethem için okulun bir anlamı kalmamıştı. Annesinin yoğun baskısı, kardeşinin okul başarısının ölçüt haline getirilmesi Ethem’i iyice germişti.
Söz Sevim’e kayınca artık konuşma çığırından çıkmıştı. Ethem kendisine acınıyordu durmadan. Kaçmayı kuruyordu kafasında. Tekrar İngiltere’ye dönüşü.
Ethem bir değil en az dört beş bira içebilecekleri parası olduğunu söyleyince Suat gülümsedi hafifçe. Sinemaya gitme teklifi Ethem’den gelmişti. Demek ki yine büyüklerden birini sızdırmıştı.
Biralar geldi. Suat tuzunu yaladı. Uzun yudumlarını aldı. Ethem kısa yudumlarla uzattı bardakların sefasını. Sevim’den söz çıktı başkalarına kaydı.
Ethem, Suat’a niçin kız arkadaşları konusunda konuşmadığını sordu. Konuşacak bir şeyi olmadığını söyledi Suat. Onun da kendine göre tezleri vardı kızlar hakkında. Onların dostluklarını kaybetmemek için onların sevgililiklerine yanaşamıyordu.
Ethem “Saçma” dedi. “Olabilir” dedi Suat. “Ama şimdilik bu bile yetiyor bana” dedi, geçmişini düşünerek. “Lisedeyken o dostluklar bile yoktu be Ethem” dedi ve sustu. Ethem, kendi çırpınışıyla meşgul olduğu için daha fazla üstelemedi.
Akşamın sekiz buçuğu olmuştu. Suat eve geç kalacağını söyleyerek kalkmayı önerdi. “Tamam” dedi Ethem. Hesabı ödeyip kalktılar. Büfeden nane şekeri paketi aldılar, ağızlarına attılar birer tane.
Ulus’a doğru yürümeye başladılar. Bulvar’dan Sıhhiye köprüsüne doğru sallandılar. Yürürken biranın etkisinin geçeceğini düşünüyorlardı. Eve dersin ertelendiğini söyleyecekti Suat. Merak ediyorlardı. Sıkıyönetim, sürekli gözaltılar, tutuklamalar... Herkes diken üzerindeydi.
DTCF’nin yanındaki yoldan Etnografya Müzesine çıkan yola döndüler. Hastanelerin arasından Denizciler Caddesine geldiler. Oradan İtfaiye Meydanı ve Posta Caddesine çıktılar konuşa konuşa.
Ethem, Suat’a dönerek “burada meyhane falan var mı” diye sordu birden. “Evet, var”. Posta Caddesinin başındaki “Palabıyık’ın Yeri” aklına gelmişti birden. “Hadi oraya gidelim” dedi Ethem, “Seni götürürüm ama kalmam, ona göre” dedi Suat.
Ganyan Bayii’nin hemen yanındaydı “Palabıyık”. İçeri girdiler. İçerisi kalabalıktı. Halin hamalları, şoförler, tezgâhtarlar, altılı oynayan memurlar... Yoğun bir sigara dumanı altında cılız dört ampul aydınlatmaya çalışıyordu mekanı. Duvar boyunca bardakların, tabakların konduğu yerler yapılmıştı. Ortada boylu boyunca büyük masa. Duvarlarda aynalar vardı.
Ethem iki şişe ucuz kırmızı şarap ve tuzlu leblebi alıp geldi. Demlenmeye başladılar. Suat da artık olan oldu diyerek tüm gerginliğini bırakarak şaraba daldı.
Herkes birbirinden habersizdi. Yüksek seslerle gülüyorlardı. Küfürler, atlara takılan adlar, atların müdavimlerine takılmalar...
“Senin beygir artık sucukluk”, “sana karılık etse daha iyidir”; haberler, yurttan sesler, şarkılar geçidi... Birbirine karışmış bir keşmekeş içinde kendilerinden geçtiler.
Ne konuştuklarının farkında bile değildiler. Yalnızca ve öylesine konuşuyorlardı.
Eve gittiğinde herkes oturmuş televizyon seyrediyordu. Usulca odaya çekildi ve üstündekileri çıkarmadan yatağa öylesine uzanıverdi. Sızmıştı. Gece yarısı yakıcı bir susuzlukla kıvranarak uyandı. Mutfağa gitti. Çeşmeye dayadı ağzını, kana kana su içti... Su içtikçe başı yeniden dönmeye başladı, sarhoşluğu tekrar depreşti. Bir türlü susuzluğunu gideremiyordu. Yatağına gitti. Uykusu kaçmıştı.
Şarap mayalamıştı geceyi.
Karanlıkta gözkapaklarının altında kırmızı oyunlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder