Sınırları silmek isteyenler, önce onları kimlerin çizdiğini değil, kimin izniyle çizildiğini sormalıdır. Bir sur yalnızca taşla değil, kabulle örülür. Her sessiz kalma suru ören harçtır. Her “ben yapmadım” inkarı, duvara yeni bir taş ekler. Yıkmaya niyetlendiğimiz her yapı, kendi sessizliğimizin eseri olur.
“Sınırlar zaten vardı,” derler. Evet, ama onları “vardır” yapan bizim kör inancımız. Dünyaya gözümüzle değil, alışkanlıklarımızla bakıyoruz ve her alışkanlık, bir surdur.
Yıkmak mı istiyorsun? Önce yıkma gücünün ne olduğunu sor kendine. Her yıkım, bir başka gücün yeniden kuruluşudur. Hiçbir güç, kendisini ortadan kaldırmak için hareket etmez. Surlar, yıkılmaz; yalnızca biçim değiştirir. Bir taş duvarın yerini, bir fikir duvarı alır; bir yasa kalkar, onun boşluğuna başka bir yasa yerleşir. İnsan yeni bir zindanın inşaatçısıdır.
Pessoa biliyordu, yürüyenlere katılmadı. Ellerinde bayraklar taşıyanların gözlerinde, öncekilerdeki aynı karanlığın parladığını gördü. Her “özgürlük!” nidasında, yeni, farklı veya başka bir dayatmanın yankısını işitti. Bir kez olsun inanmadı, o inancın ağırlığını yıllarca sırtında taşıyanları gördükçe. Gerçek başkaldırı, dışarıya değil, içeriye yöneliktir. Dışardaki duvarı yıkmak kolaydır. Bir kazma, bir öfke ve bir kalabalık yeter. Ama içteki surun — o görünmez, sessiz, bağnazlıkla kaplanmış olanın hiçbir taşı ses çıkarmaz. O suru yıkmak için ne bayrağa ne slogana gerek var: Yalnızca uğultusuz bir farkındalık yeter.
İnsan, surları yıkmaya niyetlenir, ama çoğu kez yalnızca yerini değiştirir. Duvarlar durur, sabit ve çakılıdır, insan taşınır, yıkılmış silinmiş her sınırın ardında yeni bir gölge belirir ve biz o gölgeye “özgürlük” deriz. Döngüde unutulan tek şey şudur: Güce karşı savaş, güce dayanarak yönetilemez. Zorun yıktığı, bir başka zorun zemini olur. Bir duvarı yıkmak için kullanılan balyoz, senin üzerine kapatılacak zindan kapısının anahtarına dönüşür. Gerçek direniş yıkmak değil; görmemek, duymamak ve o gücün inşa ettiklerine inanmayı bırakmaktır. Surların varlığını inkâr etmek değil, onların anlamına sırt çevirmektir. Bir duvarı görünmez kılan şey, taşın, harcın, boyanın, telin yokluğu değil, ona yöneltilmeyen bakıştır.
Pessoa biliyordu. Onun başkaldırısı sessizdi; kaleminden dökülen sözcüklerin açtığı çukurlar bir küreğin yardığından daha derindi. O, duvarların ötesine geçmek için yürümeyi değil, kalmayı ve beklemeyi seçti. İçindeki boşluğu kazdı, o boşlukta kendini buldu ve kendini bulduğunu da yitirdi, çünkü yitirmeye yazgılıydı kendisini.
Surlar, dışarıda değil artık, içinde, onları yıkmaya değil, onların içinden geçmeye çalış.
Geçerken dokunma bir taşa, bir çıkıntıya, pervaza, yalnızca onların varlığını fark et. Fark ettikçe ve fark edildikçe varoluşları ortadan kalkar taşın, çıkıntının, pervazın. Hiçbir şey yıkılmadan duvarlar ortadan kalkıvermiştir. Ne “güç”, ne “zafer", sadece bir sessizlik kalır: Pessoa’nın kaldığı beklediği pencerenin önündeki gibi: Hiçbir yere bakmayan, ama her şeyi gören bir sessizlik.
3.
Sevgili Fernando,
Sınırların neden silinemediğini senden öğrendim, ama sen konuşmuyordun. Yalnızca susuyordun: Duvarların kendileri değildi dirençli olan, “yıkmak isteyen” arzuydu savaşan. Çünkü yıkma isteği bir sahiplenmedir, bağlanmadır. Kendi özgürlüğünü bir emir gibi uygulayan o zihnin, taşlardan farkı var mı?
Sınırların dışına çıkmak istedim; haritaların kenarlarını yırtmak, “burası benim” diyen her çizgiyi silmek istedim. Oysa haritayı ben tutuyordum, parmaklarımı gevşetsem, kâğıt düşerdi yere. Onu sıkıca kavrayan parmaklarımla kendi tutsaklığımı mühürlemiştim.
Sen, meydanlara çıkanlara ellerinde bayraklarla çıkanlara, ağızlarından sloganlar dökülenlere sırtını döndün. Onların yaktığı ateşlerde bir başka iktidarı, bir başka zoru gördün. Sence bayrak sallamak, zinciri başka renge boyamaktan ibaretti. Seni anladım, artık öğrendim: Bir duvarı yıkarken bir güce dayanıyorsak, o duvarı yıkmıyoruz; sadece yönünü değiştiriyoruz.
Ben de eskiden güç isterdim. Bir fikri taşıyacak güç, bir şehri dönüştürecek irade, bir cümleyi haykıracak nefes…
Oysa güç yalnızca bir başka güçle yer değiştirir. Zayıflık bile bir güç olur bazen — görünmez, ama daha derin bir tiranlıktır. Senin sessizliğin, içindeki zayıflığı da, gücü de bırakmak. “Hiçlik,” demiştin bir yerde, “her şeyden daha doludur.” O doluluk, boşluğun yankısıdır.
Sınırları silmek değil, onlara bakmamak düsturundu. “Duvar yoktur” demek değil, duvarın önünde yürümeyi sürdürmek — ama ona dayanmadan ve güvenmeden.
Bir taşın karşısında durup susmak, bazen en büyük yıkımdır. Taş, insanın bakışıyla ayaktadır. Bakılmadığında taş yalnız kalır, un ufak olur. Parçalanır. Taş olmaktan çıkar.
Belki bu yüzden yazıyordun, Fernando?
Her cümle bir taş eksiltmekti, kalem, surların en savunmasız olan yerlerine dokunuyordu: Yani içindekilere. Senin şehirlerin hep boştu; şimdi biliyorum, o boşluk senin özgürlüğündü. Surların gölgesinde değil, sessizliğindeydin.
Ben hâlâ öğrenemedim. Hâlâ yıkmak istiyorum, kelimelerle taşları yerinden oynatmaya çalışıyorum. Mektubunda yazdığın gibi, bir sabırla, “Yıkmak da bir iktidar biçimidir." diyordun ve ben yıkmaktan vaz geçiyordum.
Böylece, surun uzağında değilim, ötede, ötesindeyim, ötekiyim —hiç kimsenin olmadığı o boşlukta seninleyim. Sessizliğimin altında gömülmüş bir surun çaresizliğini sana yazıyorum. Her harf bir taş kadar ağır.
—Z.
Fernando,
Sen sustuktan sonra duvarlar büyüdü. Kimse onları yıkmaya çalışmıyor; çünkü herkesin içinde bir sur var şimdi ve herkes kendi taşını, kendi sessizliğiyle yerleştiriyor duvarına. Sınır, bir coğrafya değil — bir alışkanlık. Senin ölümünden sonra şehirler daha gürültülü ama kimse birbirini duymuyor. Konuşmalar, kelimeler yok, yankılarla anlaşılıyor. Bir kelime birine çarpıyor, dönüp sahibini yaralıyor.
Sen biliyordun: Dil, insanın ilk surudur, kelimeler taş, konuşmak duvar örmektir. Yazmak kendini bulmaktır oysa. O yüzden sustun ve durmadan yazdın; Salinger gibi yalnızca kendine, başka seslerle, başka karakterlerle. Ama biz, sustuğun yerden konuşmayı sürdürdük. Kalabalıklar çoğaldı; herkes “özgürlük” diyor, ama kimse kapısının eşiğini aşamadı, dışarıya çıkamadı. Kapılar bir simge: Açıldığında bile kimse geçmiyor içlerinden. Bir geçit değil, yalnızca sahne. Biz, geçmenin değil, görünür olmanın esiriyiz.
Senin mezarına taş koyduk. Her taş bir kelime — yanlış, fazla, gereksiz. Doğru olan hiç koymamaktı. Taşın anlamı, her kullanıldığında yeniden tanımlanıyor. Ölümünden sonra bile taşın anlamını defalarca değiştirdin. Sessizliğini bir şehir gibi inşa ettin kendi sınırlarının silinmesini, surlarının çözülmesini kurdun.
Surlarımız şimdi gökyüzüne kadar uzanıyor. Herkes, taşlarının gölgesinde huzurlu. Korkusuna “barış” diyor, tembelliğine “bilgelik.” Ricardo Reis’in bile geri dönse düzenin önünde secde ederdi.
Ama hâlâ soruyorum, toprağın altında bile çalışan kalemine: Hangi kelime doğdu dünyada tekrar? "Hiçbiri" mi yoksa "hepsi" mi?
Bazen gece, uykuyla uyanıklık arasında, bir ses fısıldıyor kulağıma — senin sesin değil, ama senden kalma bir yankı: “Yıkma,” diyor, “bakma bile.” “Çünkü bakışın bile bir emir, bir zor, bir güç olur.”
O anda anlıyorum: Surları yıkmak, ölülerin işidir. Yaşayanlar, yalnızca bekler ve ben, o bekleyişin telaşlı hâliyim. Bir gün, kimse “özgürlük” demeyecek, kimse “yıkalım” demeyecek. İşte o gün, surlar kendiliğinden çökecek. Senin mezarının taşları gibi — sessiz, ağır, ama anlamını çoktan yitirmiş.
—Z.
5.
Ricardo Reis’e
Sevgili Ricardo,
Senin düzen sevgine herkes “denge” diyor. Sınırları koruyan, surları kutsayan bir nesil türedi senden sonra. ölçülülüğün ahlak oldu, dinginliğini itaate dönüştürdüler. Biliyordun: Denge, korkunun kılığına bürünmüş bir erdemdir. “Krallar bile ölümlüdür,” demiştin, insanların gözünde ölümsüz olan artık sistem. Kuralların ölümsüzlüğüne inananların dünyasında, ölüm bile bir protokole bağlanmış. Herkes, kendi mezarının mimarı, kazıcısı.
Senden şunu öğrenmiştim: Hiçbir duvarı yıkmaya kalkma, çünkü yıkmak bir biçimdir — biçim, bir tapınma. Yalnızca çekil, bak ve unut. Unutmak, belki de en asil başkaldırıdır. Gömülü Dev'deki unutan yaşlılar misali. Unutulmaksa bir lütuf, En Uzak Sahildeki unutulan yaşlılar gibi. Unutmayı unuttum da unutulmanın nasıl bir şey olduğunu tecrübe edemedim, kimlerde hatırayım bilmiyorum Ricardo. Beni bağışla; hayat, hafızayı da metalaştırdı. Unutan kalmadı, yalnızca kaydedenler var. Her yeni kayıt, yeni bir sur.
Senin dinginliğini özlüyorum. Saramago'nun Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl'daki yürüyüşlerini. Ancak dinginlik eskisi gibi masum değil. Sessizlik politik bir duvar gibi yükseliyor aramızda — konuşmamak bile bir beyan.
Alberto Caeiro’ya
Sevgili Alberto,
Senin gözlerine bir kez bakabilseydim, hiçbir şeyi anlamazdım belki veya o an her şeyi anlardım.
Sana göre dünya, bir açıklamaya ihtiyaç duymayacak kadar çıplak, dağ, dağ olduğu için güzel, ırmak, yalnızca aktığı için ölümsüz.
Her şey açıklanıyor. Her dağ bir “veri”, her ırmak bir “kaynak.” Doğa artık doğa değil; bir yatırım alanı, bir fon. İnsan doğayı yaşamak yerine, ölçüyor ve her ölçüm, bir sınır çizgisi.
“Tanrı çiçektir” dedin, şimdi beton Tanrı oldu. Çiçekler, saksılara hapsedildi; gökyüzü, binaların aynasından yansıyor. “Hiçbir şeye inanmama” paganlığın bilgelikti, bizim imanımız çaresizlik. Görmeden biliyordun, biz biliyoruz ama körlüğümüzün farkında değiliz. Senin için sur yok, hiçbir şeyin sahibi değildin çünkü sahiplenmiyordun. Benim içimde surlar var, bakışım bile sahipleniyor. Bir manzarayı sevmek istiyorum ama o anda manzara birine ait oluveriyor. Sevgi sınır koyuyor, özlem duvar örüyor.
Senin doğanda hiçbir “güç” yok. Benim doğamda güç doğayı öldürüyor. Susuşunda huzur vardı; bizim sessizliğimiz reklam arası.
Bernardo Soares’e
Sevgili Bernardo,
Senin günlüğün, bir insanın kendi hücresinden haykırdığı bir çığlıktı. Huzursuzluktu o çığlık, muhasebe defterinin dışına taşan. Duvarların içinde yaşadın, onları hiç yıkmaya kalkmadan. Yalnızca tanımladın, ad verdin, sıfat ekledin önüne arkasına. Tanımlamak, duvarı görünür kılmak, huzursuzluğu uyandırmak. Ofisin, alış veriş satış, satın alma dünyasının minyatürüydü: Bir masa, birkaç kâğıt, dışarıdan gelen ışığın yorgun yüzünde yansıması ve orada, bilincinin dar sokaklarında yürüyordun. Senin için sınır, düşüncenin bittiği yerdi. Bizse düşünmeyi sınır haline getirdik.
Artık herkes “felsefe” yapıyor, herkesin felsefesi var ama felsefesini yaşayan yok. “Özgürlük"ten söz ediyorlar ama kimse odasından çıkmıyor. Yalnızlığın bir tercihti, bizimki altyapı sorunu.
“Ben duvarın arkasındaki yankıyım,” derken şimdi senin yankınım, ki yankı gerçeği değil yankılanın yansımasını çoğaltır kaybederken, sönümlenirken. Yazdığın her cümle, bir boşluktan sızardı; bizim cümlelerimiz, o boşluğun faylarını kapatmak ve sızının acısını bastırmak için çok gürültülü ve kalabalık.
Bazen düşünüyorum, Bernardo: Yaşasaydın bugünü, hangi kelimeyle başlardın gününe? “Hiçlik!"mi? Ama hiçbir kelime sessiz değil ki. Oysa sen, sessizliğin ilk kelimesiydin.
Pessoa’ya Dönüş
Üç sur, üç benlik, üç sessizlik. Reis’in ölçülü gölgesi, Caeiro’nun çıplak bakışı, Soares’in uykusuz bilinci. Hepsi birleştiğinde sen oluyorsun, Fernando.
Sen sustuktan sonra, biz duvar örmeye devam ettik. Duvarın adı artık “medeniyet”, yıkımın adı “ilerleme.” Tek başkaldırım belki hiçbirini yıkmaya teşebbüs etmemek. Belki özgürlük, bir taşın üzerine oturup hiçbir şey dememektir. Belki o duvarın sessizliğinde Tanrı nefes alıyordur.
—Z.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder