1.
Bugünleri sanki kırk elli öncesinden yaşamışım. Yaşlandığımı hatırlar gibiyim. Mutfaktan çıkarken kendimi kırk yıl önce o kapıdan bugüne geçtiğimi hatırlıyorum, çocuklarım yoktu, ancak çocuklarımla balkonda yemek yediğimi, onlara bir şeyler anlattığımı. Yağmur, soğuk, yastıkların aynı kokusu, yorganın aynı sıcaklığı, bahçedeki kediler değişmemiş. Evlerin köhneliğini görüyordum kırk yıl öncesinden. Boşalmış sokaklar, terk edilmiş bahçelerdi görüntüler. Yediğim yemeğin tadını kırk yıl önceden tatmışım. çorba değişmemiş, makarna aynı makarna. Küçük çaydanlığın kireçlenmesi. Onu bile görmüşüm. geçmişimden bugünü yaşadığımı hissediyorum. Şeker fabrikasının kampanya sesi, dışarıda uğulduyor. Etrafta köpekler yok. Kediler bana sürtünüyor. Annemin yanından ayrılıp salona geçerken biraz önce kahve fincanı ile geçişimi yaşıyorum, aynı sıcaklıkta.
2.
Kırk, belki elli yıl sonrasındayım. Yaşlılığımı yaşıyorum. Duvarlara tutunarak yürüyorum. Mutfaktan çıkarken elim kapıya uzanıyor — bozulmuş, kilidi tutmayan kapı. Zamanın iki ucunda aynı gıcırtı, aynı bozukluk. Ne zaman bozulduğunu hatırlamıyorum, ama o gıcırtının sesini kırk yıl sonrasından, biliyorum. Kapının ardında hem geçmişim hem geleceğim duruyor — iç içe geçmiş iki an.
Çocuklarım varmış. Ne zaman doğdular, bilmiyorum. Benim çocuklarım yok oysa; karım yok, sevgilim yok. Ama çocuklarım var. Balkonda yemek yiyoruz. Hangi balkon bu? Babamın sekide uzandığı, o eski masanın bulunduğu balkon. Masada çay bardakları, içlerinden biri hep yarımdır, annemin, bazı bardaklar ise yıllar. Onlara bir şeyler anlatıyorum — neyi, bilmiyorum. Geçmişi veya bugünü, belki onların hiç yaşamadığı bir zamanı.
Bir kasım günü yine. Yağmur yağıyor, soğuk içime işliyor. Üşüyorum ama bu evde değil; o kırk yıl sonrasının eski, rutubet kokan, duvarları çatlamış evinde üşüyorum. Yastıkların kokusu aynı, yorganın sıcaklığı aynı. Kırk yılın içine sindiği bir nem var havada. Sanki kırk yıl boyunca kimse o eve girmemiş, yalnızca zaman girmiş çıkmış. Kırk yılın birikmiş yokluğu, rutubet olarak sinmiş.
Bahçedeki kediler değişmemiş. Az önce annem çorbanın içine ekmek doğramış, kedilere vermişti. Ayaklarının dibinde dolaşıyordu. Şimdi oradalar.
Zaman yalnızca bizde yaşlanıyor galiba, kedilerde değil.
“Bir kent, onu hatırladığın biçimiyle vardır.” Calvino - Görünmez Kentler - Zaira Kenti
Evler eskimiş. Şenel teyzenin evi... Camları değişmemiş, sarı perdenin arkasında yanan lamba. Orada şimdi bir kiracı oturuyor. Satmışlar mı? Ne oldu Hüseyin amcaya, Şenel teyzeye? Onlar gitmezdi başka yere. Ama yoklar. Haluk, Hayriye, Hasan. Hiçbiri yok. Kırk yıl sonrasındayım ve kimse yok. Ev aynı ev, sokak aynı sokak, ama boş. Bahçeler terk edilmiş, pencerelerde beyaz perdeler, sanki kefenlenmişler. Zaman, onları değil, sadece izlerini yaşatıyor. Yalnızca rüzgâr var. Kırk yıl sonra demek böyle mi olacakmış Topraklık Sokak.
Yediğim yemek patlıcan yemeği. Dün pişmişti. Tadı hiç değişmemiş. Çorba aynı, makarna aynı makarna. Küçük çaydanlık hâlâ orada, kireci artmış, içi biraz kararmış. Kırk yıl, eşyaları yormuş. Zamanın geçişini anlamanın en doğru yolu, metallerin kararması.
Kapının önünde bir araba var. Benim arabam yoktu ki. Ehliyetim de yok. O hâlde kimin arabası bu? Belki gelecekte benimdir, belki bir yabancının. Ama ben bu arabayı hatırlıyorum. Hatıralar bazen geleceği içerir.
Şeker fabrikası hâlâ çalışıyor. Bekçi kapısını neden duvarla örmüşler? Oradan süt almaya giderdik eskiden. Şimdi yol kapanmış. Dışarısı uğulduyor, rüzgâr uğultularına karışmış makine sesleri, belki de fabrikanın benim duyabildiğim son nefesi.
Etrafta köpekler yok. Kediler yine bana sürtünüyor. Islak, sıcak, canlılar. Beni tanıyor gibiler. Ya da ben onları. Islak tüyleriyle bacaklarıma sürtünüyorlar. Sanki beni çağırıyorlar ya da ben onların çağrısına uymuşum, arkalarından giderken.
Annem mutfakta. Biraz önce yanındaydım. Şimdi salondayım. Elimde kahve fincanı. Ama kahveyi yalnızca babaannem içerdi bir de babam. Bu kahve ne? Kırk yıl sonrasından bak bunu hatırlıyorum, Hatırlıyorum: filtre kahve. Kırk yıl sonra içeceğim bu kahveyi. Çünkü kırk yıl sonrasını şimdi yaşıyorum. Kırk yıl sonra içeceğimi şimdiden içiyorum. Demek ki zaman, bazen bir içecek gibi; hayaletin bile sıcaklığı var. Şimdiki zaman. Kırk yıl sonrası gelecek değil; şimdiki zamanın kırılması, ışığın ikiye bölünmesi gibi. Bir parçam geçmişte, bir parçam gelecekte.
Ben, ikisinin tam ortasında, aynı kapıdan hem girip hem çıkıyorum. Şimdiki zaman ile kırk yıl sonrası arasındaki fark yalnızca bir kırılma. Bir aynanın çatlağı kadar. Aynanın çatlak iki parçası aynı görüntüyü yansıtıyor, parçalanmış. Ben, o iki parçanın, çatlağın arasında duruyorum. Bir parça geçmişim, diğeri geleceğim. Hangisinin daha gerçek olduğunu bilmiyorum. İkisi yalnızca bir anın çatallanmış hâli.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder