1. Hatırlamanın Başladığı Yer
Kendimden başlamalıyım önce.
Benim için ev kendimi ilk hatırlayabildiğim yerden başlıyor. Ankara'daki hayal meyal hatırladığım, yeşil - siyah - kırmızı çizgili halının olduğu ev -hafızamın ilk titreşimi-, Buca'da dedemin yattığı odadan içeri geçilen ve annemle, Mustafa ile koyun koyuna yattığımız oda, Burdur'da Aykon yokuşunun altındaki eski ev ve Şeker İşçi Evlerindeki bu yazıyı yazdığım ev.
Ankara'daki o eve hiç dönüşüm olmadı. Ama diğerlerine defalarca gittim. Kaldım, ayrıldım. Kendi evlerim (aldığımız, bekar olarak yaşadığım, evlendikten sonra kiracı olarak oturduğumuz) bana hiç gerçek evimmiş gibi gelmiyor. Kokusu, anısı yok. Ama Köksal için belki Batıkentteki evler ona evi gibi geliyordur, -evim dediği- bilmiyorum. Tuna için Sorgun'daki ev veya Ankara Emek caddesindeki ev, evim dediği evdir belki. leman için belki Bedirbaba'dır, Çeçen köyüdür hatırladığı.
Bazı evlerle hiç vedalaşamadım, bazılarına defalarca döndüm. Kimi soğuk bir hatıra gibi geride kaldı, kimisi bugüne nefesini taşıyor hâlâ. Ankara’daki o ilk bölük pörçük çocukluk anılarımın evine hiç dönmedim, nerede olduğunu bilmediğimden, ama o eve geri dönmek için arada bir rüyalarım yokluyor beni. Rüyalarımda defalarca evlerde bulurum kendimi. Buca, Burdur, Şeker İşçi Evleri bilincimin kabuk değiştirdiği, “ben” dediğim şeyin evrildiği yerlerdi. Oralar çocukluğumun çekirdeği belki de; belirsiz, ama köklü bir titreşim. Diğerleri — kendimin yapmaya çalıştığım, aldığım, kiraladığım yerler hiçbiri “evim” gibi olmadı. Yazısız da olsa biriktirilmiş bir tarihi yoktu.
2. Bilincin Uyanışı
Ev, bilincimin başladığı yer olarak bir yerleşmiş içime. “Ev”, bilincimin uyanmaya başladığı anlarla özdeş. Bir sabah uyanışının, bir yağmur sesinin, bir soba kokusunun, bir pencere ışığının ortasında açılan gözüm. İşte o anlarda mekân "ev" adını aldı.
Geçen gün dedim ki, "burası benim evim", çünkü burada bir uyanış haline geçtim. Bilincimin gözleri açıldığında o sırada ne kokuyorsa, ne kadar soğuk veya sıcaksa, mevsim neyse, yağmurlu, güneşli; işte orası kendisini bir mekan olarak hissettiriyor. Kendime “burası benim evim” dediğim gün, kendi bilincimdeyim. “Ev” bir yapı değil, bir farkındalık haline dönüşmüştü: bir sabahın sıcaklığı, bir geceyi unutmamak için tutulan nefes, bir sesin yankısı.
Sonra oraya "ev" denildiğini öğreniyorum. Bir mülkiyet ilişkininin olmadığı, benliğin, karakterin inşa edildiği, korkunun, sevincin, acının, gülmenin içimize yerleştiği, yerleştirildiği koruyucu bir alan o "ev". Bazen kaçmak istediğiniz, bazen geri dönmek için can attığınız, bazen yıllarca uzak kaldığınız, bazen her an gidebilecekken sizi ayaklarınızı götürmediği bir yer. Ev, bilinç dışımızın duvarlarına yazılmış bir kader sanki.
3. Evleştirme
Bir yeri “evleştirmek” diye bir şey var. Bu kelimeyi ben uydurdum belki ama tam yerine oturuyor. Mülkü evleştirmek, oraya kokumuzu, nefesimizi, geçmişimizi sindirmek demek. Yani bir kapının üstüne “ben buradaydım” yazmak değil; “ben bu mekânın içindeyken kendimi hatırlıyorum” demek. Evleştirme, bir alanı kendinle uyuşturmak, orada bilinçdışının filizlenmesine izin vermek. Zorla olmaz. Yanındaki insana da dayatamazsın. Herkesin kendi bilincinin evleştirme biçimi var; birinin sessizliği, diğerinin gürültüsü.
4. Aidiyet ve Hatırlama
Yoksul ya da zengin olmakla ilgisi yok bu duygunun. Bir apartman dairesi de “ev” olabilir, dört taş duvar, bir konteyner, bir çadır da. Bir çocuk için, duvarların nem koktuğu, pencerenin soğuğu içeri sızdığı kerpiç dam bile evdir. Çünkü orada “varlık” olmayı öğrenmiştir. Ev, bir konfor alanı değil; bir hatırlama mekânıdır.
Mülk sahibi olmak ev sahibi olmak değildir. Mülk, maddi dünyanın; ev, bilincin aidiyetidir.
Evi “kurmak” değil, “hatırlamak” gerekir. Çünkü "ev" zaten içimizde çocukluğumuzda kurulmuştur. Bir daireyi, bir bahçeli yeri satın alırız ama orada kendimizi bulmadıysak, hâlâ “evsiz”izdir. İçinde piyano seslerinin geldiği yer, havuzlu bir villa... çocuk için oraları onun "ev"idir.
Mülk sahibi olmanın "ev" sahibi olmak demek olmadığını idrak ediyorum.
Yaptığımız şey belki mülkü "evleştirmek". İçinden çıktığımız, bilinç dışımızda örülmüş o "varolma" anlarının toplamını bir mülk üzerine uyarlamak. Buna "evleştirme" diyorum. Evleştirme savaşında çocuk bu savaşın dışında kalandır. O saf olarak "o" yerde kendi bilinçdışının örülmesini yaşar. Koku nereden gelmiş, renklerinin seçimini kim yapmış, odayı kim boyamış... O, mekânı dönüştürmez, yalnızca onun içinde var olur. Önemi yok. O yalnızca "ora"nın içinde var. O yüzden orası onun "evi" oluyor.
Çocuk, evi kendi varlığıyla tamamlar. Bizim ise hala mülkümüzdür. Ne kadar yaklaştırsak da hatırladığımız kokulara, sıcaklıklara, mevsim ve seslere eksik bir şeyler kalıyor, yitirilmiş, bulunamayan ancak hala içten içe hissedilen. Kendi “ev” bütünlüğümüzü kurmaya çalışırız. Ama ne kadar uğraşsak da bir şey hep eksik kalır: kaybolmuş bir ses, bulunamayan bir sıcaklık, hatırlanan ama geri dönülemeyen bir an.
5. Arayışın Döngüsü
Bu yüzden, bazen bütün ömrümüzü bir “ev arayışı”nda geçiririz. Bir şehirden diğerine taşınırız, yeni koltuklar alırız, yeni duvar renkleri seçeriz. Ama içimizdeki ilk evin yankısı hâlâ bizi çağırır. O ilk koku, ilk ışık, ilk sıcaklık…
Her yerde onu ararız. Belki de hiçbir yer o duygunun yerini dolduramaz.
Yine de bazen, bir an olur — belki bir sabah kahvesi kokusu, belki bir akşam rüzgârı — ve içimizde bir şey “tamam” der. İşte o an, o yer, o koku, “ev” olur.
Ev, bulunduğumuz yer değil; hatırladığımız yerdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder