Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar, yakışıklı erkekler, bir anın içine sıkışmış gülüşler, sigara dumanının özgürlüğü, transparan bir elbisenin altından belli belirsiz görünen kabarıklıklar, bacakların rastgele duruşunda bile kendine güvenen bir ağırlık. Hepsi orada, fakat hiçbiri artık hayatta değil. Görüntüde taşan cinsellikler, utançsız neşeleri, bedenlerin taşıdığı coşku ya da keder… Hepsi o enstantanenin canlılığında parlıyor, ama çoktan çözülmüş bir bedenin hareketleri.
Margaras
Beyaz kedi her yanı tarayıp ertesi gün için gökyüzünü temizleyen gümüşsü ayı temsil eder. Beyaz kedi "gizlice ortadan kaybolanları izleyen, iz takip eden avcı; araştırıcı; kelebek avcısı"dır. Margaras "ternizleyici" ya da "kendi kendini temizleyen hayvan"dır. Yolu gümüşsü ayla aydınlanmış olan beyaz kedi avcı ve katildir. Bütün karanlık, gizli yerler ve varlıklar o karşı konulmaz ölçüde tatlı ışıkta ortaya çıkar. (William S. Burroughs - İçerdeki Kedi)
10 Aralık 2025 Çarşamba
Fahrenheit 451
1. itfaiyeciler birliği. artık itfaiyeciler yangın söndürmemektedirler. sistem kurulmuştur. yangınların mahir savaşçıları artık yangın çıkarıcılardır, kundakçılardır.
2. herşeyin en iyi nasıl yakılacağını onlar bilir.
3. itfaiyeci birliği sürekli yangınlara gitmektedirler. ihbarlar gelmekte, onlar gitmekte ve yakmaktadırlar.
4. ne yakmaktadırlar? kitap yakmaktadırlar. çünkü kitap okumak, kağıda basılı bir şeyi okumak yasaktır.
Ev
1. Hatırlamanın Başladığı Yer
Kendimden başlamalıyım önce.
Benim için ev kendimi ilk hatırlayabildiğim yerden başlıyor. Ankara'daki hayal meyal hatırladığım, yeşil - siyah - kırmızı çizgili halının olduğu ev -hafızamın ilk titreşimi-, Buca'da dedemin yattığı odadan içeri geçilen ve annemle, Mustafa ile koyun koyuna yattığımız oda, Burdur'da Aykon yokuşunun altındaki eski ev ve Şeker İşçi Evlerindeki bu yazıyı yazdığım ev.
Topraklık Sokak
1.
Bugünleri sanki kırk elli öncesinden yaşamışım. Yaşlandığımı hatırlar gibiyim. Mutfaktan çıkarken kendimi kırk yıl önce o kapıdan bugüne geçtiğimi hatırlıyorum, çocuklarım yoktu, ancak çocuklarımla balkonda yemek yediğimi, onlara bir şeyler anlattığımı. Yağmur, soğuk, yastıkların aynı kokusu, yorganın aynı sıcaklığı, bahçedeki kediler değişmemiş. Evlerin köhneliğini görüyordum kırk yıl öncesinden. Boşalmış sokaklar, terk edilmiş bahçelerdi görüntüler. Yediğim yemeğin tadını kırk yıl önceden tatmışım. çorba değişmemiş, makarna aynı makarna. Küçük çaydanlığın kireçlenmesi. Onu bile görmüşüm. geçmişimden bugünü yaşadığımı hissediyorum. Şeker fabrikasının kampanya sesi, dışarıda uğulduyor. Etrafta köpekler yok. Kediler bana sürtünüyor. Annemin yanından ayrılıp salona geçerken biraz önce kahve fincanı ile geçişimi yaşıyorum, aynı sıcaklıkta.
Sınırlar surlar - Pessoa'ya mektuplar
Yalınlık üzerine...
Einstein’ın o meşhur sözüyle başlayalım:
“Her şey olabildiğince kolay olmalı, ama ‘basit’ değil.”
Bu cümle, yüzeyde bir “kolaylık” çağrısı gibi görünür ama aslında derin bir fark yaratır: Basitlik indirgemektir, oysa yalınlık özle temas etmektir. Yalınlık, bir şeyin “az” hâli değil, “gerçek” hâlidir. Fazlalıklardan arındırılmış, özüyle baş başa bırakılmış bir hakikat.
Mazeret Duvarı
Kendime yazmak
Kişisel Önemlilikle Yüzleşme Üzerine
Yazmak, bir başkasına seslenmek değildir. Yazı, kendine dönmek, kendi içinden geçerek kendine ulaşmak içindir. Benim için yazmak, kelimeleri bir yere ulaştırma çabasından çok, düşüncelerin akmasına izin verme eylemidir. Elimle yazdığımda düşüncelerim ağırlaşır, olgunlaşır, şekil bulur. Klavyenin yüzeyinde ise her şey buharlaşır; parmakların hızı, zihnin hızını geçer, düşünceyle kelime arasındaki bağ kopar. Bu yüzden kalem, benim için bir araç değil, bir dosttur — bir aynadır.
Yazdıklarım başkaları için değil; yazı, bana aittir, benim içimden doğar ve bana döner.
Linz Rüyası – Bilgi Çağında Benlik
Beni almaya gelen bir limuzinle başladı rüyam. Sanki bir başkası adına çağrılmıştım; limuzine bindiğimde neden orada bulunduğumu bilmiyordum. Birileri sorular soruyordu, ben yanıtlıyordum ama kelimeler ağzımdan kendiliğinden çıkıyordu. Sonra konuştuklarımı duyuyordum.
Söyleşi ilerledikçe dünya bir fona dönüştü. Limuzinin camından baktığımda, artık Türkiye'de değil, Avusturya’daydım. Yoldaki tabelada Linz yazıyordu — o şehir, sanki belleğimin unutulmuş bir parçasıydı.
Etrafımda insanlar, her biri telefonlarına gömülmüş, görünmeyen bir ağda çalışıyordu. Herkes meşguldü, kimse birbirine bakmıyordu.
Bir kasetin hikayesi
Walkman
Hüseyin’in İtalya’dan getirdiği Sony marka bir walkman, elimde tuttuğumda artık yalnızca bir kaset çalar değildi; heyecanlarıma kapı açan, bana verilmiş, bana ait olanın, hediye edilmişin gerçeklik hissiydi. Yıl 1983 ya da 84 olmalı. Turuncu süngerli kulaklıkları, incecik ayarlanmayan kafa metal bandı ve pille çalışan küçük gövdesiyle, elimdeki cihaz aynı anda hem kırılgan hem mucizeydi.. Sesin taşınması radyodan sonra başka bir boyuta geçmişti.
Kırtasiyeden aldığım iki küçük hoparlör, kulaklığı korumak için yapılmış bir tedbirden fazlasıydı. Kulaklıkla dinlemenin yıpranma korkusu bile walkmanın kıymetini gösteriyordu. Akşamları ofiste tek başıma kaldığımda hoparlörleri açar, kaseti yerleştirir, müziği çalışma masasına serperdim. Böylece ses yalnızca kulaklarıma değil, odanın duvarlarına sinerdi. Walkman, dört duvarıma yayılmış görünmez bir arkadaştı.
Daha önce ödünç alınmış, geri verilememiş, kaybolmuş küçük bir kasetçalarlar girmişti hayatıma. Mete’den aldığım kahverengi kasetçalar; yanında Fiddler on the Roof, Doris Day, Beatles kasetleri… Ama bir pazarlamacının ellerinde kaybolup gitmişti. İbrahim’in bozuk kasetçaları büroda birkaç anıma dahil olmuştu. Hep bir eksiklik, bir geçicilik vardı. Ama Hüseyin’in getirdiği walkman farklıydı: kalıcıydı, bana kazınmıştı.
İşte o gün, turuncu kulaklıklarını elime aldığımda anladım: artık müzik başkalarının değil, ayrıca benimdi. Yalnızlığımın eşlikçisi, gecelerimin bekçisi, penceremin dışındaki serçelerle paylaşabildiğim bir dost olmuştu.
Eski Videolar
Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...
-
Şahin Şahvelioğlu (1958 - 2017) ------------ 16 Mart 2017 Perşembe - Kırıntı Köyü halkımızdan Şahin Şahvelioğlu (59) İstanbul'da ya...
-
Belleksizleşmek İstiyorum. Bu bir beklenti değil, bu bir niyet değil, bu bir geri çekilme veya kaçış değil. Tükenmiş olmanın doğal bir sonuc...
-
Mustafa (Kayalı) Dedem'in kırklı, ellili yıllardan kalma Ece ajandaları vardı, herbir güne alacak, verecek yazdığı. Defterleri bana gel...