10 Aralık 2025 Çarşamba

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar, yakışıklı erkekler, bir anın içine sıkışmış gülüşler, sigara dumanının özgürlüğü, transparan bir elbisenin altından belli belirsiz görünen kabarıklıklar, bacakların rastgele duruşunda bile kendine güvenen bir ağırlık. Hepsi orada, fakat hiçbiri artık hayatta değil. Görüntüde taşan cinsellikler, utançsız neşeleri, bedenlerin taşıdığı coşku ya da keder… Hepsi o enstantanenin canlılığında parlıyor, ama çoktan çözülmüş bir bedenin hareketleri.

Fahrenheit 451

1. itfaiyeciler birliği. artık itfaiyeciler yangın söndürmemektedirler. sistem kurulmuştur. yangınların mahir savaşçıları artık yangın çıkarıcılardır, kundakçılardır.


2. herşeyin en iyi nasıl yakılacağını onlar bilir.


3. itfaiyeci birliği sürekli yangınlara gitmektedirler. ihbarlar gelmekte, onlar gitmekte ve yakmaktadırlar.


4. ne yakmaktadırlar? kitap yakmaktadırlar. çünkü kitap okumak, kağıda basılı bir şeyi okumak yasaktır.

Ev

1. Hatırlamanın Başladığı Yer

Kendimden başlamalıyım önce.

Benim için ev kendimi ilk hatırlayabildiğim yerden başlıyor. Ankara'daki hayal meyal hatırladığım, yeşil - siyah - kırmızı çizgili halının olduğu ev -hafızamın ilk titreşimi-, Buca'da dedemin yattığı odadan içeri geçilen ve annemle, Mustafa ile koyun koyuna yattığımız oda, Burdur'da Aykon yokuşunun altındaki eski ev ve Şeker İşçi Evlerindeki bu yazıyı yazdığım ev.

Topraklık Sokak

1.

Bugünleri sanki kırk elli öncesinden yaşamışım. Yaşlandığımı hatırlar gibiyim. Mutfaktan çıkarken kendimi kırk yıl önce o kapıdan bugüne geçtiğimi hatırlıyorum, çocuklarım yoktu, ancak çocuklarımla balkonda yemek yediğimi, onlara bir şeyler anlattığımı. Yağmur, soğuk, yastıkların aynı kokusu, yorganın aynı sıcaklığı, bahçedeki kediler değişmemiş. Evlerin köhneliğini görüyordum kırk yıl öncesinden. Boşalmış sokaklar, terk edilmiş bahçelerdi görüntüler. Yediğim yemeğin tadını kırk yıl önceden tatmışım. çorba değişmemiş, makarna aynı makarna. Küçük çaydanlığın kireçlenmesi. Onu bile görmüşüm. geçmişimden bugünü yaşadığımı hissediyorum. Şeker fabrikasının kampanya sesi, dışarıda uğulduyor. Etrafta köpekler yok. Kediler bana sürtünüyor. Annemin yanından ayrılıp salona geçerken biraz önce kahve fincanı ile geçişimi yaşıyorum, aynı sıcaklıkta.

Sınırlar surlar - Pessoa'ya mektuplar

1. 

Sınırları silmek, surları yıkmak isteyenlere sorulacak bir soru var: "O halde niçin bu sınırları çizdin, surları yaptın, çizilmesine, yapılmasına izin verdin, göz yumdun, ses çıkarmadın?"

"Sınırlar, surlar zaten vardı" diye yanıtladıklarında ise "başkalarının silemediğini, yıkamadığını, sildiğini veya yıktığını sandığında bile arkadan tekrar başka bir formda yükseldiğini görürken, nasıl sileceksin, yıkacaksın?" olmalıdır. 

"Gücümle" diye yanıt verdiğinde o gücü sorgulaman gerek. Silmeye, yıkmaya çalışılan sınırlar, surlar en baştan  silineceği, tekrar çizileceği, yıkılacağı ve tekrar yapılacağı  bilinerek  başka bir"güç"ün önderliğinde ve "zor"la kurulmuştur. 

O zaman savaş, güce -ve özellikle zora- tabi olup olmama halidir. 

Yalınlık üzerine...

Einstein’ın o meşhur sözüyle başlayalım:

“Her şey olabildiğince kolay olmalı, ama ‘basit’ değil.”

Bu cümle, yüzeyde bir “kolaylık” çağrısı gibi görünür ama aslında derin bir fark yaratır: Basitlik indirgemektir, oysa yalınlık özle temas etmektir. Yalınlık, bir şeyin “az” hâli değil, “gerçek” hâlidir. Fazlalıklardan arındırılmış, özüyle baş başa bırakılmış bir hakikat.

Mazeret Duvarı

Arkasına sinilen mazeretler, duvarlaştıkça yıkılması imkânsız surlardır: “Beni” ayırır, “öteki” diye. Hakikatten kaçışın yollarından biri mazeretlerdir. Kendimizi güvende hissetmenin yegâne sığınağı, ürettiğimiz mazeretlerin arkasına saklanmaktır. 

Kendime yazmak

Kişisel Önemlilikle Yüzleşme Üzerine

Yazmak, bir başkasına seslenmek değildir. Yazı, kendine dönmek, kendi içinden geçerek kendine ulaşmak içindir. Benim için yazmak, kelimeleri bir yere ulaştırma çabasından çok, düşüncelerin akmasına izin verme eylemidir. Elimle yazdığımda düşüncelerim ağırlaşır, olgunlaşır, şekil bulur. Klavyenin yüzeyinde ise her şey buharlaşır; parmakların hızı, zihnin hızını geçer, düşünceyle kelime arasındaki bağ kopar. Bu yüzden kalem, benim için bir araç değil, bir dosttur — bir aynadır.

Yazdıklarım başkaları için değil; yazı, bana aittir, benim içimden doğar ve bana döner.

Linz Rüyası – Bilgi Çağında Benlik

Beni almaya gelen bir limuzinle başladı rüyam. Sanki bir başkası adına çağrılmıştım; limuzine bindiğimde neden orada bulunduğumu bilmiyordum. Birileri sorular soruyordu, ben yanıtlıyordum ama kelimeler ağzımdan kendiliğinden çıkıyordu. Sonra konuştuklarımı duyuyordum.

Söyleşi ilerledikçe dünya bir fona dönüştü. Limuzinin camından baktığımda, artık Türkiye'de değil, Avusturya’daydım. Yoldaki tabelada  Linz yazıyordu — o şehir, sanki belleğimin unutulmuş bir parçasıydı. 

Etrafımda insanlar, her biri telefonlarına gömülmüş, görünmeyen bir ağda çalışıyordu. Herkes meşguldü, kimse birbirine bakmıyordu. 

Bir kasetin hikayesi

Walkman

Hüseyin’in İtalya’dan getirdiği Sony marka bir walkman, elimde tuttuğumda artık yalnızca bir kaset çalar değildi; heyecanlarıma kapı açan, bana verilmiş, bana ait olanın, hediye edilmişin gerçeklik  hissiydi. Yıl 1983 ya da 84 olmalı. Turuncu süngerli kulaklıkları, incecik ayarlanmayan kafa metal bandı ve pille çalışan küçük gövdesiyle, elimdeki cihaz aynı anda hem kırılgan hem mucizeydi.. Sesin taşınması radyodan sonra başka bir boyuta geçmişti. 


Kırtasiyeden aldığım iki küçük hoparlör, kulaklığı korumak için yapılmış bir tedbirden fazlasıydı. Kulaklıkla dinlemenin yıpranma korkusu bile walkmanın kıymetini gösteriyordu. Akşamları ofiste tek başıma kaldığımda hoparlörleri açar, kaseti yerleştirir, müziği çalışma masasına serperdim. Böylece ses yalnızca kulaklarıma değil, odanın duvarlarına sinerdi. Walkman, dört duvarıma yayılmış görünmez bir arkadaştı.


Daha önce ödünç alınmış, geri verilememiş, kaybolmuş küçük bir kasetçalarlar girmişti hayatıma. Mete’den aldığım kahverengi kasetçalar; yanında Fiddler on the Roof, Doris Day, Beatles kasetleri… Ama bir pazarlamacının ellerinde kaybolup gitmişti. İbrahim’in bozuk kasetçaları büroda birkaç anıma dahil olmuştu. Hep bir eksiklik, bir geçicilik vardı. Ama Hüseyin’in getirdiği walkman farklıydı: kalıcıydı, bana kazınmıştı.


İşte o gün, turuncu kulaklıklarını elime aldığımda anladım: artık müzik başkalarının değil, ayrıca benimdi. Yalnızlığımın eşlikçisi, gecelerimin bekçisi, penceremin dışındaki serçelerle paylaşabildiğim bir dost olmuştu.


Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...