25 Eylül 2020 Cuma

Ben bir göze almayım

Yağmur ertesi ıslaklığını yaşayan kaldırım taşlarının yıkanmış temizliğinde adımlanan sabahlar ve akşamlar yalnızca benim doldurduklarımla varlar.

Oralara, durakta bekleyenleri, seyyar satıcıları, zabıtaları, milli piyangocuları, polisleri, gelip geçenleri, dolaşanları, oturanları ben yerleştiririm. Seyyar çaycıları, ayakkabı boyacısı çocukları, taksileri, metrodan hızla dışarı taşanları... Ceketlerine iliştirdikleri mendillerin kıvrımlarına saklanmış kendini adam sanan çocukları...

İşlerini yaparlar, konuşurlar çalıp söylerler, çay içerler, sigara tüttürürler. Bankalar, caddeler, pasta salonları, ATM kuyrukları, mendil satıcıları, ökse kuşları dalavereci kumarbazlar, yürek sondajcıları, gayzer kaçakları, grizu patlamaları, çöken iskeleler, boşa dökülen beton... Savrulan çimento... Paslanan demir... Proje kutularında çay dökülmüş paftalar... Hepsini ben istediğim için yaparlar.

Bilirim ki oralarda, yol kenarlarında, o insanlar benim yaşadıklarımı yaşarlarken, onların arasından sanki ben istemişim gibi çıkıvereceksin.

Çıkıverirsin bir sis kütlesi ardından hafifçe ve geri kaçarsın. Sisin aydınlanmış kısmı sen... Geri çekilmesi ben... Sisin kırdığı ışık sen, kırılan ışığın şaşırmış yolu ben...

Ben oralarda dolaşırım sabahları ve akşamları. Oralar yolların beni götürdüğü sen ülkeleridir... Sen ülkeleri her gün başka bir kargaşa... Bir engebeli bir rüzgâr... Bir gün susuz bir kumul... Bir gün yılsız bir dağ... Bir bakmışsın susuzluğunda kavrulan bir deniz... Çarpıveren bir meltem esintisi dudaklarının kuruluğunda.

Ihlamur ağaçlarının altlarında otururum. İğde yaprakları burnumu dalar. Gözlerimi kaparım, kuğuları yemlerim, ördeklere ekmek parçaları atarım. Bilirim ki açıverince gözlerimi seni göreceğim. Ellerini tutmasam da bakışlarım dokunuverecek sana. Bilirim ki görsem de, görmesem de yumacağım gözlerimi. Yine sen olacaksındır karşımda. Atmosferi geçmiş güneş akıncıları yapraklardan sızacaktır göz kapaklarıma. Oyunlar oynamaktadırlar kırmızı kırmızı. Şeffaf göz damarlarımla yüzümde... Kirpikleri aralarım... Aralarından bir zehir sızıntısı salıveririm kızlara... Arındırırım bakışlarımı... Bir sessiz küfür ayağımı burkan taşlara... Dilimi arındırırım...

Geçmiş günlerden, anılar kayığıyla gölgelenmiş yüzünü, göz kapaklarımın altına taşımışımdır.

Karşılaşınca uzaklardan çıkıp geliveren yüzlerle duruverir sözcüklerin anlamları. İşlemezler, iş tutmazlar anlaşmalar sağlamak için, yanlış anlamalarla kavgalar çıkarmak için. Akmaktan ve düşmekten korkmaktadırlar. Neler hazırlanmıştır söylenmek için? Bilemezler. Söylenememiştir hiçbiri. Bütün sözleri anlamların ağırlıkları ezmiş, dağıtmıştır. Hepsi dört bir yana savrulmuştur yokoluşların infilakında.

Ayaklarım kaçmayı özler. Dermansız ve güçsüzdür. Gördüğümde geçmişin yüzlerini anılarında gözlerim, ayaklarım isyan eder: “Dur, gitme, dön geri, sus, koşma.”

Betonlar soğuk ve ıslak. İğde ağaçları kokuyorlar. Hanımelileri nemli, keskin.

Kalabalıklar, derneklerde, partilerde, mitinglerde, gösterilerde. Açık hava konserlerinde ortak bir güdülenmişlikle hareket etmektedirler.

Birer sığınak. Kimliksiz bedenlerini gizliyorlar duman altlarında.

olsa da olmasa da yıkıntılarımdaki ben bu. Belki bitecektir bir gün yürek sızım. Közlenecek, sönecektir ateşim. Yerlerde ışıksız kalacaksındır. Benim olduğumu unutup benden nefret edeceksindir, Gölgem, ben unutmam yine seni. Hiç unutmadım ki.

Kısa. Kısa olduğu kadar yoğun. Acılı. Sancılarımı, içten bir gülümseme ile hatırlarım belki. Önceleri üzülürüm. Sonraları anlatırım başkalarına, ardından derin bir iç çekiş ve uzun susuşlar...

Yine yağmur kaçaklıkları, ıslak kaldırımlar, parklar, tek başına sinema koltukları, yine işler. Yine bana yeni acılar devşirecek yeni yollar.

Farklıyı yaşadım. Sıradan, olağan olanın ne olduğunu bilmem hiç. Rüzgâr dağıtınca bulutları, güneş kararıyor sarılıklar içinde. Taşlar buharlaşıyor damlalardan. Ağaçlar nem oldu karıştı yağmur damlalarına. Denizler karaların vurmalarına dayanamayıp çekiliyorlar geriye.

Gündüz vardiyası bitiyor. En korkuncu gece vardiyasının çığlıksız boğuntusu. Geceler bana yakın. Geceler korkutur beni. Geceler bir başınalığımı taşıyamadığım kör anılar yumağı.

Gözlerimi yumarım. Bilirim ki uykuyla beraber dolacaksındır rüyalarıma, ellerimi ararken. Geceler bir zindan karanlığında duvarsız tutsaklıklar.

Radyoyu açarım. Bilirim ki kulağıma nefesler dolar, yitip gider şarkılar. Geceler tasmalarından boşanmış işkence hanelerin yığınağı.

Sigara yakarım. Bilirim ki dumanla seni içime çekeceğimdir. Biteviye öksürükler yankılanır duvarlarda. Geceler kendime katlanamadığım zamanların en acımasızı.

Çay yudumlarım. Kendimle barışamadığım zamanların en savaşçısı. Geceler.

Kitap açarım. Satır aralarında satırların gölgelerini okurum, satır başlarında, satır sonlarında yansılarını, büyük harfini, noktanı.

Geceler. Yokluklar, yoksunluklar kumkuması. Öfke dolar içime, habire birikir. Bağırıp çağıramam, saldıramam. Dudaklarım seğrir. Çenem kasılır, susarım. Yaşarır gözlerim. Dönüveririm geçmişe, eski günlere. Bir hurdacı hoyratlığında gizlediğim, sakladığım bütün pisliklerimi yeniden başlarım yaşamaya. Kafam çatlar, zehirler sızar kenarından.

Delirmekten korkuyorum biliyor musun? Unutmuyorum hiçbir şeyi. Sustuğum ve hala sustuğum için kabarıyor da kabarıyor öfkem. Öfke bir bataklık. Dengemi kurmak için güçler topluyorum gündüzleri ve güçler harcıyorum geceleri.

Yaşamayı göze almalıyım.

Hep istediklerini sandım benden. Başkasıyla birlikte olduğumda kişiliğim, benliğim yok olacakmış gibi geliyordu. Fark oradaydı önceleri. Ama artık fark yok. Tüm toplamlardan geriye kalan, bölenlerin paydası, yüreğe çarpanların ters yüz olanı.

Ben bir göze almayım.

Sabahlar ve akşamlar yağmursuz da olsa, yağmur serinliğinde kavrulsun istiyorum. Çünkü yollar benim, kaldırımlar benim. Vitrinleri benim istediğim gibi düzenliyorlar. Siyah satenlerin üzerine beyaz ışıklar döküyorlar. Filmleri benim istediğim gibi çekiyorlar. Vitrinlerden yansıyan görüntülerde ne görmek istiyorsam görüyorum.

Kafamın içinde ikinci bir ben var, urlaşan ve büyüyen durmadan. Orada taşıyorum ölümümü. Yemek yerken, su içerken, durakta beklerken, otobüsteyken.

Yoruldum. Çok yoruldum. Ağırlaştıkça ağırlaştı yaşam. Taşıyamaz olmaktan korkuyorum.

Gözlerim, ellerim yokluyor kuytu köşeleri, körebe oynarken karanlıkları. Adresin neden değişti? Daha ne kadar boşluklara, hiçliklere mektuplar yazacağım? Daha ne kadar duvarlara konuşacağım? Daha ne kadar kendi sesimi dinleyeceğim?

Neredesin? Gölgem.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...