Rehin Nehir - Anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rehin Nehir - Anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle tarif eder:

"Bir fıçı burbonda bekletildikten sonra beş ay tütsülenmiş, ardından da bir arabanın altında ezilmiş gibi."

Daha iyi bir tanım bulmak zor. Sıra dışı bir sanatçı. Şarkıcı. Besteci. Oyuncu. Aynı zamanda, Lee Marvin'e benzeyenlerin oluşturduğu meşhur gayriresmî kulübün üyelerinden biri. Jim Jarmusch, John Lurie, Robert Bone ve diğerleriyle birlikte.

Bugün için öneri: Downtown Train. Dinleyin. Şarkı size tanıdık gelirse şaşırmayın. Muhtemelen onu ilk kez Tom Waits'ten değil, Rod Stewart'ın yorumundan hatırlıyorsunuzdur.

Tom Waits ile Jim Jarmusch'un yolu yalnızca dostluk olarak kesişmedi. Jarmusch'un filmlerinde oyuncu olarak yer aldı; bazı filmlerinin müziklerine imzasını attı. Benim için ikilinin en güzel buluşmalarından biri Dünya'da Gece (Night on Earth). Filmin en unutulmaz tınılarında Tom Waits vardır. Defalarca izlediğim, her seferinde aynı tadı aldığım ender filmlerden biri.

The Sons of Lee Marvin, Jim Jarmusch'un yıllardır yarı şaka yarı ciddi biçimde sürdürdüğü gayriresmî ve "gizli" bir kulüptür. Temel kural son derece basittir: "Lee Marvin'in oğlu olabilecek kadar ona benziyor olmalısın."

Jarmusch, kulübün ayrıntıları hakkında hiçbir zaman fazla konuşmaz; bu da efsanesini büyütmüştür.

Jim Jarmusch (kurucu), Tom Waits, John Lurie, Richard Boes, Nick Cave (sonradan kabul edildi), John Boorman (onursal üye)

Kulübün en hoş ayrıntılarından biri de şu: Arada bir toplanıp Lee Marvin filmleri izlediklerini söylemeleri. Elbette bunun ne kadarının gerçek, ne kadarının Jarmusch mizahı olduğu hiçbir zaman tam olarak bilinmiyor.

Tom Waits'in bu kulüpte olması da tesadüf değil. Yüz hatları, kırışıklıkları, sert bakışları ve "eskitilmiş" görüntüsü gerçekten Lee Marvin'i andırıyor. Hatta Coffee and Cigarettes filmindeki Tom Waits–Iggy Pop sahnesi de bu kulübe ince bir gönderme içerir.

Tom Waits hakkında, biyografik özetlerden ziyade onu "Tom Waits yapan" birkaç ayrıntı yazayım:

Sesi aslında doğal değil Tom Waits'in ilk albümlerindeki sesi bugünkü kadar pürüzlü değildi. 1970'lerde daha caz ve folk etkisindeki kayıtlarında nispeten temiz söylüyordu. Zamanla sesini bilinçli olarak dönüştürdü; blues, vodvil, beat kuşağı şiiri ve sokak karakterlerini tek bir vokalde birleştirdi. Kendisi bunu "şarkı söylemekten çok karakter oynamak" gibi görüyordu.

Karısı Kathleen Brennan, ikinci Tom Waits'tir.

1980'de tanıştığı Kathleen Brennan, Waits'in kariyerini kökten değiştiren kişidir. Birçok şarkının ortak yazarıdır. Sword fish trombones ile başlayan deneysel dönemin arkasındaki en önemli yaratıcı ortaklardan biri odur. Waits'in diskografisini ikiye ayırmak mümkündür:

Kathleen Brennan öncesi: caz barlarında piyano çalan gece anlatıcısı.

Kathleen Brennan sonrası: hurda metalden ritim çıkaran, masal, blues ve kabusu aynı şarkıda buluşturan sanatçı.

Mükemmellikten özellikle kaçınır. Tom Waits kayıt sırasında "kusur" arar. Ayak sesleri, gıcırdayan kapılar, zincirler, teneke kutular, fren kampanaları, tahta sandalyeler, eski megafonlar...

Bunlar onun için enstrümandır. Bir stüdyo yerine eski bir tamirhanede kayıt yapılmış hissi vermek ister.

Beat kuşağının müzisyeni

Jack Kerouac, Charles Bukowski ve Allen Ginsberg'in dünyası onun şarkılarında yaşar. Barlar, kamyon şoförleri, kaybedenler, gece çalışan insanlar, yağmur altındaki eski tren istasyonları ve dahası.

Tom Waits'in şarkılarında kahramanlar değil, kenarda kalmış insanlar konuşur.

Sinemada aynı karakter

Jim Jarmusch, Francis Ford Coppola, Robert Altman, Terry Gilliam ve Paul Thomas Anderson gibi yönetmenlerle çalıştı.

İlginç olan şu: Filmde Tom Waits'i izlediğinizde çoğu zaman "rol yapan bir oyuncu" görmezsiniz; sanki zaten o dünyanın içinden çıkmış bir karakterdir.

Orphans: Brawlers, Bawlers & Bastards

Üç CD'lik kutu set, Kasım 2006'da yayımlandı (o zamanlar limeware / eMule(*) P2P üzerinden indirmiştim); 2007 boyunca en çok dinlediğim çalışmalardan biri oldu. Waits buna "best of" demeyi reddetti. Şöyle diyordu:

"Bunlar yemek yaparken ocağın arkasına düşen şarkılar."

Yani yıllarca filmler için yazılmış, sahnelerde kalmış, yayımlanmamış veya unutulmuş parçaların yeni bir yuvasıydı.

Üç disk aslında Tom Waits'in üç ayrı kişiliğini temsil eder:

Brawlers: Gürültülü blues, rock, gospel; yumruk atan Tom Waits.

Bawlers: Kırık kalpli baladlar, piyano ve hüzün; fısıldayan Tom Waits.

Bastards: Şiirler, spoken word, deneysel sesler, absürt hikâyeler; sınır tanımayan Tom Waits.

Yaklaşık 56 parçadan oluşan bu koleksiyonun önemli bir bölümü o dönem için tamamen yeniydi; geri kalanlar ise film müziklerinden, tribute albümlerinden ve yıllarca gün yüzüne çıkmamış kayıtlardan seçilmişti. Bu nedenle birçok hayran için Orphans, yalnızca bir derleme değil, "yeni bir Tom Waits albümü" olarak kabul edilir.

Tom Waits'i tek cümlede anlatmak gerekirse o, şarkı söyleyen biri değildir. Sanki gecenin bir vakti, kapanmak üzere olan bir barda, hayatı boyunca biriktirdiği hikâyeleri size anlatan son müşteridir. Sesi de o hikâyelerin taşıdığı yorgunluk kadar gerçektir.

Birebir olmasa da 2026 Oscar Kısa film ödülünü kazanan "Singers" filminde sanki Tom Waits'i hissedersiniz.

Bir barda bir araya gelen ve doğaçlama bir şarkı yarışmasına katılan kişilerin hikayesi anlatılır. Turgenyev'in bir hikayesinden esinlenen filmde yer alan şarkıcılar ve müzisyenlere selam verelim:

Mike Young: Filmde barmeni canlandıran eski bir America's Got Talent yarışmacısı.

Judah Kelly: The Voice Australia yarışmasının kazananı.

Chris Smither: Efsanevi folk-blues müzisyeni.

Will Harrington: New Orleanslı sokak müzisyeni ve piyanist.

Matthew Corcoran: Oklahoma merkezli operatik tenor ve ses koçu.


(*) EMule

eMule, merkezi olmayan bir eşler arası (P2P - Peer-to-Peer) dosya paylaşım ağıdır.

Dosyaları tek bir sunucudan indirmek yerine, o dosyaya sahip olan diğer kullanıcıların (istemcilerin) bilgisayarlarından küçük parçalar halinde toplar ve aynı anda sizin bilgisayarınızdaki parçaları da diğer kullanıcılarla paylaşır.

eMule'un kullandığı temel teknoloji ve çalışma mantığı şu şekildedir:

Ağ Mimarisi eMule, temelde iki farklı ağ protokolünü bir arada kullanır.

eDonkey Ağları: Kullanıcıların merkezi bir sunucuya bağlanarak ağdaki diğer kişileri ve dosyaları bulmasını sağlar. Sunucular sadece kullanıcıların neleri paylaştığını (indeks) tutar; dosyaların kendisi sunucularda barınmaz.

Kademlia (KAD) Ağı: Sunucusuz (merkeziyetsiz) bir teknolojidir. Sunucular çöktüğünde veya kapandığında bile kullanıcıların doğrudan birbiriyle iletişim kurmasına ve dosya aramasına olanak tanır.

Hash (Özet) Algoritmaları ve Benzersiz Kimlik: eMule, dosyaları isimlerine göre değil, içeriklerine göre tanır.

Dosyaları matematiksel algoritmalar kullanarak tarar ve her dosya için benzersiz bir Hash (eD2k linki) oluşturur. Bu sayede dosyanın adı değiştirilse bile, içeriği aynı olduğu sürece doğru dosya indirilir ve sahte (fake) dosyaların önüne geçilir.

Akıllı Parçalama (Chunk - bugün yapay zekanın kullandığı teknoloji) Sistemi: İndirilmek istenen büyük dosyalar küçük parçalara bölünür. Ağdaki bir kullanıcıdan bu parçalardan biri indirildiğinde, eMule hemen o parçayı ağdaki diğer kullanıcılara yüklemeye (upload) başlar.

Kredi Sistemi (Adil Kullanım): eMule'un en önemli özelliklerinden biri kuyruk sistemidir. Program, ne kadar çok veri yüklerseniz (upload) size o kadar çok "kredi" puanı verir. Puanınız arttıkça, popüler dosyaları indirmek için girdiğiniz kuyruklarda daha hızlı sıra atlarsınız. Bu, "al-ver" dengesini korumak için tasarlanmış bir algoritmadır.

Emule ile Roger Waters - Ça Ira, David Gilmour - On the islands, Maria Callas, Coltraine, Chet Baker albümlerini haftalar içinde indirmiştim.

Kastrato

Kastrato; soprano, mezzo-soprano ya da kontralto seslerine küçük yaşta sahip olan yoksul ve yetenekli erkek çocukların, bu seslerini kaybetmemeleri için kendilerinin ve ailelerinin rızası alınarak ergenlik çağına gelmeden hadım edilmeleri sonucu tiz ve çocuksu sese sahip olan erkek soprano.

16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar süregelen dönemde Roma Katolik Kiliseleri bu çocuklara iyi bir müzik eğitimi verirdi. Ne var ki, bu işlem çocukların %5'inden az bir kısmında başarılı oluyordu.
Kiliselerin kutsal saydığı ve bu nedenle ailelerin büyük oranda kabul ettiği bu işlem, 1902-1904 yıllarında çıkarılan bir yasayla yasaklandı. Bu yüzden bu sese sahip sanatçılar zaman içerisinde yok olsa da günümüzde kastratoların repertuvarını seslendirebilecek sanatçılar ender olarak çıkmaktadır.

Bu yeteneklere "Doğal kastrato" denmektedir. Doğal kastrato olarak Philippe Jaourssky (1978 - ) örnek verilebilir.

En ünlü kastratoların listesi şu şekildedir:
  • Farinelli (Carlo Maria Broschi): Tüm zamanların en ünlü ve başarılı kastratosu olarak kabul edilir. Olağanüstü ses genişliği ve nefes kontrolüyle dönemin en büyük bestecilerini bile büyülemiştir.
  • Senesino (Francesco Bernardi): 18. yüzyılın bir diğer efsanevi kastratosudur. Ünlü besteci George Frideric Handel'in birçok eserinde başrol oynamış ve Londra opera sahnelerinde fırtınalar koparmıştır.
  • Caffarelli (Gaetano Majorano): Farinelli'nin en büyük rakiplerinden biri olarak bilinir. Teknik kusursuzluğu ve etkileyici tiz sesleriyle döneminin en çok kazanan ve aranan şarkıcılarından biri olmuştur.
  • Alessandro Moreschi: 1858-1922 yılları arasında yaşamış olan Moreschi, sesleri plak teknolojisine kaydedilebilen tek kastratodur. 1902 yılında yaptığı kayıtlar, bu acı verici ve eşsiz geleneğin günümüze ulaşan tek gerçek ses kanıtıdır.

4 Mayıs 2026 Pazartesi

Mutlaklık İllüzyonundan Kuş Seslerine: İcat Edilmiş Bir Dünyada Yaşamak

 Bekir Gür tarafından derlenen "Matematik Felsefesi" içinde "Wittgenstein Gödel'in çalışmalarının mahiyetini anlamamış ve kötü kavrayıştan kaynaklanan zayıf eleştirilerde bulunmuştur (Barrow, 2001: 163-7) diye bir alıntı ile karşılaştım.

Alıntının devamında "Wittgenstein ve Gödel arasındaki bu gerilim, aslında iki farklı dünya görüşünün (mantıksal pozitivizm / dil felsefesi vs. platoncu matematik) çarpışmasıdır," denilmektedir.

John Barrow gibi eleştirmenlerin "kötü kavrayış" olarak nitelendirdiği durumun temel nedenlerini şöyle özetleyebiliriz:

"İspatlanamazlık" Kavramına Yaklaşım: Gödel'in Eksiklik Teoremi, bir sistemin içinde doğru olduğu halde o sistemin aksiyomlarıyla ispatlanamayan önermeler olduğunu söyler.

Wittgenstein ise "Matematiğin Temelleri Üzerine Açıklamalar"da buna karşı çıkar. Bir şeyin "doğruluğu", onun sistem içindeki "ispatlanabilirliği" ile aynıdır. Wittgenstein, ispatlanamayan bir şeyin "doğru" olarak adlandırılmasının anlamsız bir dil oyunu olduğunu söyler.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar, yakışıklı erkekler, bir anın içine sıkışmış gülüşler, sigara dumanının özgürlüğü, transparan bir elbisenin altından belli belirsiz görünen kabarıklıklar, bacakların rastgele duruşunda bile kendine güvenen bir ağırlık. Hepsi orada, fakat hiçbiri artık hayatta değil. Görüntüde taşan cinsellikler, utançsız neşeleri, bedenlerin taşıdığı coşku ya da keder… Hepsi o enstantanenin canlılığında parlıyor, ama çoktan çözülmüş bir bedenin hareketleri.

Fahrenheit 451

1. itfaiyeciler birliği. artık itfaiyeciler yangın söndürmemektedirler. sistem kurulmuştur. yangınların mahir savaşçıları artık yangın çıkarıcılardır, kundakçılardır.


2. herşeyin en iyi nasıl yakılacağını onlar bilir.


3. itfaiyeci birliği sürekli yangınlara gitmektedirler. ihbarlar gelmekte, onlar gitmekte ve yakmaktadırlar.


4. ne yakmaktadırlar? kitap yakmaktadırlar. çünkü kitap okumak, kağıda basılı bir şeyi okumak yasaktır.

Ev

1. Hatırlamanın Başladığı Yer

Kendimden başlamalıyım önce.

Benim için ev kendimi ilk hatırlayabildiğim yerden başlıyor. Ankara'daki hayal meyal hatırladığım, yeşil - siyah - kırmızı çizgili halının olduğu ev -hafızamın ilk titreşimi-, Buca'da dedemin yattığı odadan içeri geçilen ve annemle, Mustafa ile koyun koyuna yattığımız oda, Burdur'da Aykon yokuşunun altındaki eski ev ve Şeker İşçi Evlerindeki bu yazıyı yazdığım ev.

Topraklık Sokak

1.

Bugünleri sanki kırk elli öncesinden yaşamışım. Yaşlandığımı hatırlar gibiyim. Mutfaktan çıkarken kendimi kırk yıl önce o kapıdan bugüne geçtiğimi hatırlıyorum, çocuklarım yoktu, ancak çocuklarımla balkonda yemek yediğimi, onlara bir şeyler anlattığımı. Yağmur, soğuk, yastıkların aynı kokusu, yorganın aynı sıcaklığı, bahçedeki kediler değişmemiş. Evlerin köhneliğini görüyordum kırk yıl öncesinden. Boşalmış sokaklar, terk edilmiş bahçelerdi görüntüler. Yediğim yemeğin tadını kırk yıl önceden tatmışım. çorba değişmemiş, makarna aynı makarna. Küçük çaydanlığın kireçlenmesi. Onu bile görmüşüm. geçmişimden bugünü yaşadığımı hissediyorum. Şeker fabrikasının kampanya sesi, dışarıda uğulduyor. Etrafta köpekler yok. Kediler bana sürtünüyor. Annemin yanından ayrılıp salona geçerken biraz önce kahve fincanı ile geçişimi yaşıyorum, aynı sıcaklıkta.

Sınırlar surlar - Pessoa'ya mektuplar

1. 

Sınırları silmek, surları yıkmak isteyenlere sorulacak bir soru var: "O halde niçin bu sınırları çizdin, surları yaptın, çizilmesine, yapılmasına izin verdin, göz yumdun, ses çıkarmadın?"

"Sınırlar, surlar zaten vardı" diye yanıtladıklarında ise "başkalarının silemediğini, yıkamadığını, sildiğini veya yıktığını sandığında bile arkadan tekrar başka bir formda yükseldiğini görürken, nasıl sileceksin, yıkacaksın?" olmalıdır. 

"Gücümle" diye yanıt verdiğinde o gücü sorgulaman gerek. Silmeye, yıkmaya çalışılan sınırlar, surlar en baştan  silineceği, tekrar çizileceği, yıkılacağı ve tekrar yapılacağı  bilinerek  başka bir"güç"ün önderliğinde ve "zor"la kurulmuştur. 

O zaman savaş, güce -ve özellikle zora- tabi olup olmama halidir. 

Yalınlık üzerine...

Einstein’ın o meşhur sözüyle başlayalım:

“Her şey olabildiğince kolay olmalı, ama ‘basit’ değil.”

Bu cümle, yüzeyde bir “kolaylık” çağrısı gibi görünür ama aslında derin bir fark yaratır: Basitlik indirgemektir, oysa yalınlık özle temas etmektir. Yalınlık, bir şeyin “az” hâli değil, “gerçek” hâlidir. Fazlalıklardan arındırılmış, özüyle baş başa bırakılmış bir hakikat.

Mazeret Duvarı

Arkasına sinilen mazeretler, duvarlaştıkça yıkılması imkânsız surlardır: “Beni” ayırır, “öteki” diye. Hakikatten kaçışın yollarından biri mazeretlerdir. Kendimizi güvende hissetmenin yegâne sığınağı, ürettiğimiz mazeretlerin arkasına saklanmaktır. 

Kendime yazmak

Kişisel Önemlilikle Yüzleşme Üzerine

Yazmak, bir başkasına seslenmek değildir. Yazı, kendine dönmek, kendi içinden geçerek kendine ulaşmak içindir. Benim için yazmak, kelimeleri bir yere ulaştırma çabasından çok, düşüncelerin akmasına izin verme eylemidir. Elimle yazdığımda düşüncelerim ağırlaşır, olgunlaşır, şekil bulur. Klavyenin yüzeyinde ise her şey buharlaşır; parmakların hızı, zihnin hızını geçer, düşünceyle kelime arasındaki bağ kopar. Bu yüzden kalem, benim için bir araç değil, bir dosttur — bir aynadır.

Yazdıklarım başkaları için değil; yazı, bana aittir, benim içimden doğar ve bana döner.

Linz Rüyası – Bilgi Çağında Benlik

Beni almaya gelen bir limuzinle başladı rüyam. Sanki bir başkası adına çağrılmıştım; limuzine bindiğimde neden orada bulunduğumu bilmiyordum. Birileri sorular soruyordu, ben yanıtlıyordum ama kelimeler ağzımdan kendiliğinden çıkıyordu. Sonra konuştuklarımı duyuyordum.

Söyleşi ilerledikçe dünya bir fona dönüştü. Limuzinin camından baktığımda, artık Türkiye'de değil, Avusturya’daydım. Yoldaki tabelada  Linz yazıyordu — o şehir, sanki belleğimin unutulmuş bir parçasıydı. 

Etrafımda insanlar, her biri telefonlarına gömülmüş, görünmeyen bir ağda çalışıyordu. Herkes meşguldü, kimse birbirine bakmıyordu. 

Bir kasetin hikayesi

Walkman

Hüseyin’in İtalya’dan getirdiği Sony marka bir walkman, elimde tuttuğumda artık yalnızca bir kaset çalar değildi; heyecanlarıma kapı açan, bana verilmiş, bana ait olanın, hediye edilmişin gerçeklik  hissiydi. Yıl 1983 ya da 84 olmalı. Turuncu süngerli kulaklıkları, incecik ayarlanmayan kafa metal bandı ve pille çalışan küçük gövdesiyle, elimdeki cihaz aynı anda hem kırılgan hem mucizeydi.. Sesin taşınması radyodan sonra başka bir boyuta geçmişti. 


Kırtasiyeden aldığım iki küçük hoparlör, kulaklığı korumak için yapılmış bir tedbirden fazlasıydı. Kulaklıkla dinlemenin yıpranma korkusu bile walkmanın kıymetini gösteriyordu. Akşamları ofiste tek başıma kaldığımda hoparlörleri açar, kaseti yerleştirir, müziği çalışma masasına serperdim. Böylece ses yalnızca kulaklarıma değil, odanın duvarlarına sinerdi. Walkman, dört duvarıma yayılmış görünmez bir arkadaştı.


Daha önce ödünç alınmış, geri verilememiş, kaybolmuş küçük bir kasetçalarlar girmişti hayatıma. Mete’den aldığım kahverengi kasetçalar; yanında Fiddler on the Roof, Doris Day, Beatles kasetleri… Ama bir pazarlamacının ellerinde kaybolup gitmişti. İbrahim’in bozuk kasetçaları büroda birkaç anıma dahil olmuştu. Hep bir eksiklik, bir geçicilik vardı. Ama Hüseyin’in getirdiği walkman farklıydı: kalıcıydı, bana kazınmıştı.


İşte o gün, turuncu kulaklıklarını elime aldığımda anladım: artık müzik başkalarının değil, ayrıca benimdi. Yalnızlığımın eşlikçisi, gecelerimin bekçisi, penceremin dışındaki serçelerle paylaşabildiğim bir dost olmuştu.


Sahiplenilmiş mozaik


İnsanın mozaiği kendi iç parçalanmışlığının renkli izleridir. Her taş, bir eksikliğin yerine konur; her desen, bir yoksunluğun süsüdür.  Mozaikleşme arttıkça, sahip olma arzusu keskin bir açlığa dönüşür. Çünkü sahip olunmak istenen şey, çoğu zaman görülmek istenmeyen kendiliğin karanlık gölgesidir — ama gölge hiçbir zaman renk vermez.


Zorunluluklar, mozaiğin harcıdır. “Sahip olmalıyım” düşüncesiyle karılmış, karıştırılmış bir harç.  Bütünleştirmez; daha karmaşık bir hapishane yaratır. Her yeni zorunluluk, bir başka sınır çeker; yeni zorunlulukların çitlerini. Böylece benlik, biriktirdikçe eksilir; süslenir gibi görünürken silinir.

Oysa mozaiğin güzelliği, sahip olunduğunda değil, onu meydana getiren taşların arasındaki  boşluklarda saklıdır. Çünkü bir mozaiği mozaik yapan, renkli taşların değil, taşlar arasındaki boşlukta, renkler arasındaki hiçliktedir. Hal fark edildiğinde, sahip olmaktan değil, bırakmaktan doğan bir bütünlükle karşılaşılır.

Mozaikte, yalnızca renkler ve desenler değil, zorunlulukların tortusu gizlidir. Her taş, bir arzunun kabuklaşmış izi; her desen, bir niyetin kalıplaşmış halidir. İnsan, mozaik oldukça, kendi içindeki boşluğu taşlarla örter. Birer birer topladığı her taş, kendinden  daha uzaklaştırır onu.

Bir mozaik, tamamlandığında güzelliği değil, kapanışı ilan eder. Sahip olma, bir kapanıştır — akışın, olasılıksızlığın yokluğu. Oysa hayat, eksik kaldığı ölçüde canlıdır. Sahiplenilen şey, artık değişmez; dolayısıyla nefes alamaz.

Zorunluluklar böylece birikir: Sahip olunduğu için korunan, korunduğu için yeniden üretilmeyen bir düzen. Düzenin altından sessiz bir açlık akmaktadır. Çünkü bir mozaik, o ilk taşı yerleştiren arzunun ateşini geri getirecek gücü kaybeder her taş eklendikçe.

Belki insan, mozaikleri tamamlamak için değil, eksik bırakmak içindir. Eksiklik, nefesin alanındadır; sahiplenmek ise durdurmanın. İşte tam bu yüzden, sahip edinilmiş, satın alınmış her mozaikte gizli bir çürüme başlar: taşların arasında değil, onları tutan el çürür.

Bizans mozaikleri gibiyim — müzelerce sahiplenilmiş, sergilenen, ışığın altında parlayan ama artık kimseye ait olmayan. Her taşım bir çağdan kalmanın, iyileştirici duaların, yıkıcı korkuların izini taşır. Ben yaşanmıyorum; sadece seyredilenim. Parça parça kutsanmış, tamir edilmiş, korunmuş — ama yaşama karışamam, yasak. Sahiplenildim, nefessizim çünkü.

Mozaikte neler gizli?

Zorunlulukların birikintisi, inancın dayatılması, itaat, güzel olma, baki kalma ve bunların altında, sessizce köpüren zamansızlaşma. Çünkü ne kadar sahiplenilirse, o kadar eksilir insan. Her koruma, biraz daha cansızlaştırır; her övgü, biraz daha taşlaştırır.

Bir zamanlar bir ibadet mekânının duvarında titreşen o taşların karmaşası, rengarenkliği, şimdi müzede steril bir vitrinde. Gözler üzerinde, ama ruhlar çoktan göçmüş; bir kabuk. İşte ben öyleyim: sahiplenilmiş, dokunulmaz, korunan ama artık kendi akışı olmayan.

Belki sahiplenilmek, ölmenin en parıltılı biçimidir. Dışarıdan bütün, içeriden sessiz.

Sonunda anlıyorum: O mozaikte olmayan, yalnızca renkleri, taşları  birbirine bağlayan ruh değil — bağışlanan bir gülümsemenin yokluğudur.

Okuyana Not

Neredeyse yirmi yıl öncesiydi. Yazmak üzere temalar belirlemiş ve onları aforizma gibi yazmıştım. Yaklaşık otuz civarındaydı. Bir kısmını şiire çevirmiştim. Bir kısmını da numaralandırıp  dosyalamıştım.  Kendimi hazır hissettiğim herhangi bir zaman bazı  temaları metne çevirmiştim. 

İlk söylem aşağıdaki gibiydi:

Sahiplenilmiş mozaikte neler gizli? 
Zorunluluklar birikintisi doyumsuzluklardan başka.

"Sahiplenilmiş mozaik" tam oturmuyordu söylemek istediklerime. Güzeldi ama boştu.  Sonra metni biraz değiştirdim. Küçük bir değişiklik:

Sahip olunmak istenen mozaikte neler gizli? 
Zorunluluklar birikintisi doyumsuzluklardan başka.
Metin yine eksik ve anlamsızdı. bir düzenleme daha yaptım metinde.

Bizans mozaikleri gibiyim müzelerce sahiplenilmiş, müzeleştirilmiş
O mozaikte neler gizli? 
Zorunluluklar birikintisi doyumsuzluklardan başka.
Yukarıdaki metin bir temanın çeşitlemelerinden çıktı.


Logical Song - Supertramp

Modern insanın kırılması yalnızca toplumsal baskıyla değil, Wilhelm Reich’in Geleceğin Çocuğunda anlattığı “zırhlaşma” süreciyle başlar: Çocuğun canlılığının, bedensel akışının, duygusal dürtülerinin bastırılmasıyla bedenin etrafında oluşan karakter zırhı, insanın ruhunu ve bedenini daha konuşmayı öğrenmeden katılaştıran bir hapishane olur. Zırh, spontane varoluşun, sezginin, yaratıcı enerjinin üstüne çöken kasılma ve donuklukla bir kalıp gibi çöker; birey henüz çocukken kendi canlılığını geri çekmeye zorlanır. 

Supertramp’ın The Logical Song’ındaki(*) masumiyet kırılması tam da bu noktada açılır: Zırhla kaplanmış beden, dış güçlerin “mantıklı”, “makul”, “uyumlu” yetişkin tasarımına boyun eğer. Pink Floyd’un Another Brick in ...  zırhın dış yüzeyidir. Çocuk yalnız psikolojik olarak değil, yapısal olarak kuşatılır, iç benliğinin boşaltıldığı bir role doğru içeriden oyulur, bir “form” olmaya zorlanır. Böylece insanın trajedisi derinleşir ve yaşam süresince karanlık / gölgede kalan olarak yaşanır. 

Ayna mahkumudur ışıksızlığın

Not:

Aşağıdaki metin, sesten daha çok sesin yankıdır. “Görülmek” ile “var olmak” arasındaki yarılmayı anlamaya çalışırken, ışığın kendisinin mahkûmiyet olabileceğini söyler.  İmgeler — güneş, kum, ayna — aynı zincirin halkalarıdır: Görmenin sınırları, kimliklerin dağılışı, kendi yansımasına kapılışı. 

Cümlelerin içinde sessizlik kadar çığlık vardır; güneşin altında eriyen bilincin, ayın kumlarında dağılan benliğin ve karanlıkta kendi içine dönen aynanın öyküsüdür çığlık. Belki bir alegori, belki bir itiraf — belki sadece bir yankı.

Metnin okurdan beklediği, anlaması değil; bir anlığına kendi karanlığında parlayan ayna olma hissini fark etmesidir. O, açıklamak için değil, yansıtmak için yazılmıştır.

Vazgeçişlerim terk edişlerim

Sabah her zamanki gibi erken kalkmış, günlüğümü yazmış, kahvemi yapmış, sonra Natsume Soseki'nin "Ardından" kitabını okumaya başlamıştım. Yüz elli sayfadan fazlasını okumuştum kitabın. 

Her gün sabah mutlaka yazdıktan sonra okurum. Son dönem sürekli Japon yazarlarına yöneldim. Yaz başından beri Ozuma Dazai, Tanizaki, Akutagava, Soseki, Ogai Mori, Yamamoto,  Mishima, Kawabata, Oe okuyordum. Haruki Murakami, Kazuo Ishiguro, Ryu Murakami'den sonra farklı bir dünya açıldı karşıma. 

Kierkegaard, Hegel, Oruç Aruoba, Piaget, Gödel

 Soren Kierkegaard günlüğüne yazdığı cümleler dikkatimi çekti:

"Önce Tanrı'nın krallığını arayın. Başka deyişle yapılacak ilk iş, spekülatif bilginin harici tuzaklarını biriktirmek değil de nsanın kendi içsel yaşantısını dönüştürmesidir. Hıristiyanlığın hakikati Alman metafizikçilerine tasavvurları için hammadde sağlamak değildir."

14 Ekim 2023 Cumartesi

İzleyiciler

1.

Yeni bir deftere başladım.

Başta olan ve önceden bir şekilde karalanmış sayfaları yırttıktan sonra temiz bir defter kalır geriye. Yırtılan her sayfa bir unutuş, ama sayfanın yırtılıp parçalanması sonra atılması gibi mutlak bir unutuş değil. Kalan artıkları, çağrışımları ile kısmen unutulanlar geri getirilebilir, gelebilir, tekrar bilincimize çıkabilir, hayal meyal, bölük pörçük hatırlanabilir. Yırtılan sayfalarından sonra saf, temiz bir defter gibi değil unuttuklarımız.

26 Eylül 2023 Salı

Tahta Bir Taht Bir Ah ile Yanmaz

İnternetten araştırıldığında taht için aşağıdakilere benzer tanımlar, açıklamalar görülebilir:

Taht; hükümdarların oturduğu, büyük ve gösterişli koltuk. Geniş manasıyla devletin başını ve yönetim merkezini simgeler. Monarkların yanı sıra, özellikle Hristiyanlıkta en yüksek kademelerdeki din adamları tarafından da kullanılır.

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle ...