kitap1 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap1 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2025 Cuma

telkari

Yaşlı adam elindeki küçük potadan eritilmiş sıvıyı yavaşça içinde kanalları olan bir kalıba döktü. Kızgın gri sıvı aktı. Oluklardan taşan kısımları spatula ile başka bir kaba sıyırdı. Sonra sıvının yoğunlaşması ve sertleşmesini bekledi.

Biraz sonra oluklardaki sıvı tel haline gelmişti.

Oluklardan incecik telleri özenle söktü. Çenesindeki hafif beyaz sakalı titriyordu. Teller yumuşaktı, kırılgan değildi. Her bir teli pense ile alıyor ve şekillendiriyordu. Küçük lehim kalemi ile kimi yerlerini puntoluyor kimi parçaları birbirine tutturuyordu.

Yavaş yavaş figürler oluşmaya başlamıştı. Figürleri yine küçük cımbızıyla tutuyor siyah, mavi veya kırmız bir satenin veya parlak bir kadifenin veya bakır bir levhanın üzerine yerleştiriyordu.

Elleri hızlıydı çevikti. Yaşlı adamın incecik uzun parmakları vardı.

Çerçeveye yerleştirdikten sonra figürleri, pırıl pırıl bir gülümseme ile etrafına bakındı. İçinden bir besmele çekti ve gülen gözleriyle önüne eğdi başını.

“Telkari,” dedi. “Bunun adı telkari. Gümüştür özü. Eritip tel yaptık.” “Telleri büktük, birleştirdik.”

Bir küçük yaratıcıydı sanki. Ama o “yaratıcılık Allah’a mahsus. Biz ancak keşfediyoruz,” der gibiydi. Bir küçük yaratıcıydı yaşlı adam.

Nice farklı bir biriyle kesişmez incecik yolları bir demet yapıyordu. Nice kesişmez sanılan kaderlerin yollarını oyuklarından çıkarıyordu. Onları eğiyor, büküyor ve birbirine bağlıyordu.

Rastlantıları zorunluluklara çeviriyordu. Bir tel. parlak ve beyaz. Bir dal oluyordu. Başka biri yol. Çiçek gül oluyordu. Yaprak yeşilleniyordu. Yolların kendisi gül oluyordu. Ama her yol farklı bir burçtan, farklı bir kaynaktan hız alıyordu.

Kimi hızlı ve gürül gürül akıyordu. Kimi ince bir sızı gibi işliyordu. Birbirine göre birer gül oluyorlardı. Ne dal tek başına bir gül, ne yaprak, ne çiçek ne diken. Hepsi birden gül oluyordu.

Gül olmak yetmiyordu. Diğer yollar kesişerek ve tutunarak birbirine gül bahçeleri, gülizarlar ortaya çıkıyordu. Bir gül tek başına iken, bir bahçede güllerin içinde bir gül oluyordu.

“Telkari” diyordu yaşlı adam. “Gümüşler, altın renginde, dal renginde, lal renginde”.

Teller çekiliyordu. Temizleniyor ve ayıklanıyordu çapaklarından. Tertemiz oluyordu teller. Pırıl pırıl. Küçük adam bir büyük söyleyen oluyordu, anlatan oluyordu.

Nice günler, aylar ve en sonu yıllar boyu nice yolu birbirine ilmek ilmek bağlamıştı, örmüştü. Kesişmeyen kaderleri kesiştirmişti birbirine. Gülizarlar, lalezarlar, karanfil bahçeleri yapmıştı. Simurg kuşunu, şahmaranları yapmıştı. Kerem ile Aslı’yı hikaye etmişti. Üçgenler, yuvarlaklar, kareler, çokgenler yapmıştı.

Şekillerin içlerini kimileyin boş bırakmıştı, kimileyin kendisinin içi ile doldurmuştu. Şarkılar söylemiş, ilahiler mırıldanmıştı. Ama yalnızca bahçeler, hayvanlar şekiller kalmıştı geriye.

Zemin mi şekil olmuştu, şekil mi zeminleşmişti, karışmıştı her şey.

Adam küçük dünyalar yaratmıştı. Bizim dünyalarımızdan büyüktü. Çünkü tellerle oynamıştı. Özlerine dokunmamıştı. Gümüş gümüşlüğünü, saten satenliğini, kadife kadifeliğini kaybetmemişti. Gül kokmuyordu, ama güllüğüne halel getirmemişti adam. Karanfil çatlamıyordu hırsından ama, çatlaklığını kaybetmiyordu karanfil. Testiler doluyordu, çömlekler doluyordu.

Yüzeylerine telkariler işleniyordu. Ama ne telkari kaybediyordu ne zemin kaybediyordu özünü. Bizim dünyalarımızdan, bizim iddialarımızdan büyük dünyalardı o dünyalar.

Adam için için gülüyordu. Yüzünden mutluluk damlıyordu.

“… mutluluğun nedendir diye sordum. Ama cevap vermesini beklemeden
ayrıldım yanından. Biliyordum yanılacaktı. Evde pişen çorbadan, çocuklardan
bahsedecekti. Ama mutluluğunun sırmalı terliklere dönüşmek olduğunu
nereden bilecekti…” (Kale, Anton S. Exuspery)


Yanında bir ince belli bardak çay duruyordu. Biz de o bardaktan demini çekiyorduk çayın. Küçük tüpün gaz kokusunda, cızırdayan gümüşün eriyişinde eriyorduk. Küçük hasır iskemlelere çökmüştük.

Bakırcıların bakırları dövmeleri geliyordu kulağımıza. İnce ince yumuşak çekiçlerle dövülüyordu bakırlar. Dönüp duruyordu bacakların arasında kocaman derin kuyular, çukurlar.

Sanki bize vuruluyordu o darbeler. Düzeliyorduk, rahatlıyorduk, kendimizi bakır sayıyor, adam oluyorduk, insan oluyorduk. Gümüşün teli oluyorduk, altının iplikçiği, halının ipi, kilimin deseni oluyorduk. Ebrunun suyu, dalı, çiçeği oluyorduk. Kağıttık. Batıyorduk sulara; çıktığımızda her yanımız başka ve bir diğerine benzemeyen rengarenk ve “renkahenk” bir evrene dönüşüyorduk.

Mavi sırça camdık. Üflenmiş ve soğumuştuk. Alevlere tutulmuş ve pişirilmiştik.

Aynaydık. Sırlanmıştık. İçimizden boranlar geçmişti. Sertleşmiştik.

Bir dal gül için, bir yanan mum için, boynunu büken bir haşhaş kozalağı için taşıyıcılardı boşluklarımız. Doluyorduk akışlarıyla. Camdık. Üfleniyor ve çevriliyorduk ve soğuyor ve tekrar ısıtılıyorduk. Uzun soluklarla ruhla üfleniyordu içimize ve yeniden yaratılıyorduk. Kırılıyor ve tekrar eritiliyorduk.

Çayın deminde kızarıyorduk ve oluyorduk. Küçük adamın gülen gözleri önüne bakıyordu. Elinde küçük bir çekiç. Sakalı titriyordu. Dudağı kıpırdıyordu. Dualarını yolluyordu telkari tellerin yollarına. Kutsuyordu olukları, döküyordu yolları. Kaderleri çiziliyordu gümüş zerrelerin. Erimiş ve birbirine karışmış. Ruhlanacaklardı az sonra. Birleşecekler ve dağılacaklar, kopacak ve kavuşacaklardı. Bir telin yarısını kesecekti makasıyla. O yerden bir ince sızı yükselecekti. O sızıyı başka bir telin ortasında dindirecekti yaşlı adam. Acılarla, sızılarla, yeniden ve ağız dolusu gülmelerle bütün olacaktı telkari.

Bizim ömrümüz gibi… hayatımız gibi.

Herşeye Karşın - Sayı 3

28 Temmuz 2024 Pazar

Ben Şimdi Ölmedim

- Meçhul bir Ömer'e.

Bir şiirin hikayesi, şiir yazılırken anlatılmaya başlar. Şiirle beraber hikaye yazılır.


Ben şimdi ölmedim. Her istediğim gün ölmek elimden gelirdi. Ölürdüm isteseydim uyandığım her sabah.
Güneş soğuk gelirdi. Işıklarını ben ısıtırdım. Buzu çözülen toprağın yapraklarını ben kuruturdum. Yorganın altında kardeşim ışık olmayana sığınırdı ben ise ışığa dayanırdım gözlerim sımsıkı kapalı. Kurumuş çam kozalağı düşer de toprağa, çarpışını duyardım, her yanım ağır. Annemin kalbine çarpan kurşun, her akşam yastığıma koyduğum başımdan, kulağımdan geçerdi. Kurşundan kurtulamazdım, çılgınca bir rüyaya koşardım, küçük bir avucun içine hapsederdim öfkeli sesleri ki yine de taşardı. Kardeşim uyanmasın, yorganı üşümesin, yastığı itmesin başını dışarıya.
Ben yeni girmedim mezara. Fark etsem de yaşamayı, ölümü hep bildim. Bir ses yitti, yankısı hala titreşirdi. Nereden gelir sesin titreşimi? Kulaklarını kapatırdım kardeşimin, titreşim ona musallat olmasın, esir almasın derken, beraber kelepçelenirdik sese. Odalardan sızan fısıltılar - gizli sesler diyesim gelir- bahçeyi, evi, şehri saran, nereden geldiği belli olmayan; titreşimlerdir.
Çayı severdim. Şeker atardım, bisküvi batırırdım, yumuşayınca yerdim, süte ekmek doğrardım. Gözlerimi diker ellerimin işleyişini hayretle izlerdim. Bir dal parçasını dikenlerinden, yapraklarından temizlerdim, kabuğunu soyardım pürüzü kalmayıncaya kadar.
Yürürken taşlara tekme atardım. Sopam ile vızıldayan sinekleri, arıları kovalardım. Sineğin, arının sesi kurşun sesi gibi gelirdi. Vızıltıları kurşun vızıltısıydı. Çok küçüktüm. Kapalı bir kapı ve kurşun vızıltısı ile ben. Görmedim kurşunu, ete girişi, kemiği kırışının çıtırtısı ve yavaşça sesin sönümlenmesi. Artık kafamın içinde, kurşunun çarptığı duvarlardaki yankısı. Sekişini dinlerim ve yavaşça uzaklaşmasını.
Benim hikayem ölümümle başladı. Bir kadının göğsünden yayılan kanın akışıydı, başkasının ölümündeydi kendi ölümüm.
Ayakkabılarımız vardı, yalnızca bayramlarda giydiğimiz. El öpmelerimiz eksik kalırdı, bayram harçlıklarımız fazla. Baklavalar tabaklardaydı, yiyen ninem değil, çayı getiren annem değil. Bayramlar bir ölü gömme merasimi. Ne bilirdim, ne görürdüm annemin mezar taşını, bazen rüyalarıma gelirdi baş ucundaki sürgünleri kurumuş zeytin ağacı. Zeytin ağacı ile konuşurdum. Bana ondan haber verirdi, köklerinden aldıkları. Bir duamı beklermiş, öyle derdi zeytin, uyanır ona dua yollardım, ellerimi açıp sonra yüzüme sürerdim bir çocuğun özlemiyle.
Ne zaman vardım kendimin farkına? Varabilmiş miydim? O da meçhul. Bir ölü çocuktum ve o kadardım, adımı unutmak isterdim.
Bir şeyler demesinler bana. Kurşun geçerken kalbinden; değil de çıkarken, onu terk ederken kurşun, o zaman öldü. Bir kez mezarının başında yüzünü hatırlamadan yürüdüm, el ele tutuşmuştuk kardeşimle, o "neresi burası" derken. Şaşkındım. Biri eksikti etrafımızda. Arayıp duruyordum ancak neyi aradığımı bilmeden, neyi göreceğimi düşünmeden uzaklarla yakınlarla bir saklambaç oyunun içindeydim; dedemin ıslak gözleri.
Bir büyük boşluk var o mezardan kendi mezarıma. Neler sığmış o aralığa sanki on beş yıl değil de bir çağ. Boyum uzamış, içim boşalmış, kanım çekilmiş ayaklarımı sürümüşüm de derin izler bırakmışım geçmediğim yollara.
Adımı unutmak istiyorum. O ad bana ait değil, birilerinin damgası, birilerinin hatırası. Onların geçmişlerinin izleri benim üzerimde sürdürüyor var oluşlarını. Ben kendim olmaktan çok adı bana verilenin geçmişine dönüşüyorum. Beni ona benzetiyorlar, benden onun gibi olmamı istiyorlar. Biraz saygım bile kalmadı kendime, başkasına olduğu kadar.
Adımı unutmak istiyorum. Adsız kendim olmak istiyorum. Mezar taşıma bir isim yazılmasın istiyorum, ne doğum ne ölüm tarihi ne ruhuma bir Fatiha. Yazarlarsa eğer tek dileğim kardan, rüzgardan, güneş ve yağmurdan; çabuk silsinler harflerimi, kimliğimden arınayım. Ölümüm babamın benden kurtuluşu olsun, anneme yürürken.
Bilerek öldüm, bilerek öldük ikimiz. Öleceğimi biliyordum. selam söyledim benden uzak olanlara, benden uzaklaşmış bütün yakınlarıma. Son kez hatırlattım kendimi onlara. "Ben vardım," dedim, "haberiniz olsun, biriniz bile sarmadınız beni, aramadınız ama olsun, ölümüm hem sizin için en iyisi, artık düşünmezsiniz gerisini."
Yatmak, ağır yorganı tamamen üzerine çekmektir. Yorgansız uyku olmaz, sesleri tutar, içeri almaz, olanı dışarı bırakmaz. Yorgan uyumak demektir.
Kim hatırlayacak beni bundan sonra? Beni gömdüler, yorganmışcasına toprak attılar üzerime. Annemi ben gömdüm, babamsa beni. Bir kaç akraba, bir kaç arkadaş. Onlar da hatırlarsa bir kaç gün, bir kaç hafta.
Son anım silindiğinde birilerinin anılarından; ben de silinmiş olacağım, unutulacağım. Kendim bile olmayacağım. Bir adın sahibi, onun anıları olmaktan çıkacağım.
İsimsiz biri olarak kendimin silinişi anılarımın unutuluşu ile bir.
27.07.2024

9 Eylül 2023 Cumartesi

Yabansılaşma

Gerçekten tüm bunları ben mi yaşadım?

Yatıp gecenin bir yarısı uyandığım bir gün, şimdi artık yaşamayan bir arkadaşım aklıma düştü. Sonra arkası kesilmeksizin unuttuğum ne varsa hepsi sökün edip geliverdiler. Eskiden alıp ödeyemediğim borçlarım, birilerine verdiğim kitaplarım, kaybolan resimlerim, gidip almadığım paltolarım, soğuk kış geceleri, sabahın erken saatlerinde inilen terminaller, babamla yaptığım tartışmalar, onun sözleri, annemin gözyaşları, uzun dağ yürüyüşleri, otostoplar, kamyoncu motelleri, sarhoş bir sürücünün yüz altmış km hızla Bolu Dağı'nı tırmanışı, frenler, sisler, uzun politik toplantılar, sigara dumanları, nikotin sinmiş perdeler, okulun kantini, yemek kuyrukları, satranç turnuvaları, mahkemeler, hacizler, hastane odaları, mezara annemi, babamı indirişlerim, özellikle cenaze namazlarına gitmediğim arkadaşlarım, dostlarım, yakınlarım.

Sökün edip geldiler.

Ben yaşamıştım bunları ve yazamadığım bir çok şey. Ne kadar uzaktılar bana. İçimden bir şeyler kopuyordu, herbirini geçmişin çapalanmamış topraklarına bırakıyordum ve oradan bana dönüp geliyorlardı, değişmeden, nasıl bıraktıysam, içimde söylenmeden kalan kelimelerin, hiçbir şeyi değiştiremeyecek ağırlıklarının izleri ile. Benimle hesaplaşmaya, defterleri tekrar tekrar açmaya, konuşmaya geliyorlardı. Sanki parmaklarımın ucu ile değebileceğini sandığım herşey bir perde ile ayrılmıştı benden o gece.

Sonra artık sık sık yaşamaya başladım o geceleri ve gündüze indi, kışın şehre inen kurtlar gibi, anılar. "Beatiful Mind" filminde matematikçinin yanında yürüyen şizofren dünyasının arkadaşları gibi, her gün bir başkası çalıyordu anı kapımı. Yürürken, sigara içerken, metroda giderken, bir iş yaparken, bakmışım o anıların içinde konuşmaktayım iç sesimle.

Artık onsuz yapamayacağımı söylediğim sevgililerim yoktu yanımda ve bana o sözleri söyleten duygunun nasıl bir duygu olduğunu unuttuğumu, o duygudan uzaklaştığımı ve en sonu aslında öyle bir duygumun kalmadığının farkına vardım hayrete düşerek. Demek ki yürek nasırlaşması buymuş diyordum.

Aslında aşk yok.

Yazdığım mektuplara nasıl güldüklerini hayal ediyordum. İsimlerinden yaptığım kaligrafilerin, çıkardığım şifrelerin, akrostişlerin, yürek sızılarının, uykusuz kıvranışların yalnızca bedensel beklentilerin zihinsel tepkileri olduğunu söylüyordum kendime.

Geçici olanın ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığı bir dünyada, biz, bizim olmayan bir zihinsel tahakkümün altında kaldığımızı görüyordum. İşler geçicidir, insanlar geçicidir, eşya geçicidir, mülk geçicidir, kariyer geçicidir demeye başlamıştım artık. Anılarımızda varlar ve hatırımıza düşmediği diğer tüm zamanlar içinde geçiciliğin sisleri içinde kaybolanların, unutulanların, gizlenenlerin, anlık çıkışları, geliş gidişleri boksörün yediği kontra yumruklar gibi vurmakta olduğunu görüyordum bana.

Karşı yumrukların en acısı sevgi denilen yumruktu. Dilimize pelesenk ettiğimiz, ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamadığım, anlatamadığım, seyrettiklerimden, okuduklarımdan, dinlediklerimden, duyduklarımdan tanımlamaya çalıştığım ama kendi başıma kalıp da nedir diye sorduğumda herhangi bir cevaba ulaşamadığım sevgi en acımasız yumrukları vurandı. Ama neydi sevgi?

Sevgi diye bir şey yok.

Yani ayrılmış, kategorize edilmiş bir "sevgi" kavramı yok. "Sevme" eylemi ile ortaya çıkan bir kelime olarak karşımıza gelen "sevgi" içi boşaltılmış bir kelime. "Sevmek" eylemi de içi boş bir eylem. Kediyi okşamakla biz "kediyi sevdiğimizi" söylüyoruz. Oysa yaptığımız yalnızca bir okşama ve onunla kurduğumuz karşılıklı ilişki. Çocuğumuzla kurduğumuz ilişkinin özetlenmiş bir haline sevgi denildiğini düşünüyorum. Sevgilimizle ulaştığımız bir düzeyin ayrıntılarından arındırılmış ve damgalanmış bir kelime. Proust'u okurken farkına varıyordum veya İskenderiye Dörtlüsü'nü. Hallerin, olayların, anların dibine sızan bir yoğunlaşmanın, herhangi bir anın basit, yalın göstergelerine sinen o küçük kıpırtıların toplamını adlandırmak arzusu ile üretildiğini düşünüyorum "sevgi"nin veya "sevme"nin.

Annemi ne kadar çok sevdiğimi söylemedim ona. Babamı, karımı veya çocuklarımı ne kadar çok sevdiğimi söylemedim onlara. Onlara karşı duyduklarımın bir tercümesi olmayacaktı çünkü bu sözcükler. Karşılamıyordu ve karşılamayacağını biliyordum. Yüzlerine bakmak, ellerini veya saçlarını okşamak, kokularını içime çekmek, soluk alış verişlerini dinlemek, nefessiz kaldıklarında kulağımı ağızlarına yaklaştırmak, uykularını, izlemek, oyun oynarken gülmelerini dinlemek, kızgınlıklarında hırslarını, öfkelerini dolaysızca dışa vurmalarını görmek, bunların ve dile getiremediğim diğerlerinin toplamına bir tanım getirmek ne kadar anlamlı hiç bilmiyorum.

Yabansılaştığımı düşünüyorum. Eskilerin dolaysızlığı, hoyrat ve dobralığı içinde ancak suskun, sessiz, kör karanlıkların sardığı sislerle sarılmış yaşadığımı.

Pencereden dışarı baktığımda gözümü dolaştırdığım tüm nesnelerin, tanıklık ettiğim olayların içinden geçip gittikleri zaman bağlamıyla kurdukları ilişkilerin dolaysızlığına kapıldığımı hissederdim genellikle ve onların üstünden dokungaçlarıyla bir şey alıp sentezleyen zihnimin, hiç umulmadık anlarda karşıma çıkardıklarının şaşkınlığının etkisiyle sabitleşir, derinleşir ve boşluğun kuytusuna dalardım.

Su sıçratan arabalar, kuşların ürkekliği, köpeklerin yılgınlığı, kedilerin acımasızlığı, çocukların bağrışlar bir küçük ok gibi deler geçerdi zihnimi. Küçük bir ok, hani neredeyse çocukken oynadığımız oyuncak ok kadar küçük, çelimsiz ve kırılgan, ancak dokunduğu yeri yakan bir ısırgan otu kıvamında acılı bir ok. Anlatılacak olan nedir ki? Bir hiçlik sarmalı. Neden - sonuç bağlamlarından yıkanmış, oluveren ve ıslatıveren bir çiseleme anı.

Bazen arkadaşların evinde kaldım. Soğuğu özledim. Dışarıda kalamıyorum artık. Eve çekilmek istiyorum her an.

Neden?

Artık dışarısı yoruyor beni. insanların sığlığı, ilkesizliği ciddiliği, oyun oynar halleri… Herhalde tek başına kalmaya artık iyiden iyiye alıştım. Kaçmak, saklanmak değil, umursamazlık hiç değil. Çünkü içten içe sorumluluk dürtüsünü engellemek çok zor, engellemek neredeyse mümkün değil. Umursamazlık işte bu sorumluluk duyma dürtüsünün bastırılması, yok edilmesi ile gerçek olabilir gibi geliyor bana. Kırılmak. Aslında umursamazlığın sonucu kırılganlığın yok olması demek. Kırılganlık varsa umursamazlık yok, demek istediğim şey yalnızca bu.

Farkına varabildiğin anlardan bir an sadece, adlandırılan mutluluk, neşe, arzu ile.

Anı yakala, ki anın farkına varabilesin. Anın farkına vardığında onun değiştirilemezliğine şahit olursun, ki kabullenmelisin. Kabullenirsen olayları, olguları kendini hayatın akışına bırakırsın.

Anı yakala.

Anın farkında ol.

Kabullen.

Kendini akışına bırak içinden akıp giden arzularının.

Ancak yakaladığın anı yaşadığının farkına varırsın. Anı yaşa derken veya anı yaşamak gerek derken, yalnızca kendi heveslerinin, heyecanlarının peşinde olanların dillerine pelesenk ettikleri, alttan alta da "benim ne olduğuma bakma, yalnızca arzularının peşinde -yani açıkça bana takıl, bana bağlan, bende kendini erit, bana teslim ol olarak okunabilecek anlamlar yükleyenlerin beklentileri- koş diyenlerin "anı yaşa" terennümlerinin yansıması değil.

Bir zen hikayesi vardır, kısaca anlatmak gerekirse:

Bir yaşlı adamın bir atı varmış. Bu atın ünü öyle yayılmış ki, bölgenin derebeyinin kulağına kadar varmış. Çıkıp gelmiş yaşlı adamın yanına. "Atını bana ver, ben de sen ne istersen sana vereyim," demiş. Yaşlı kabul etmemiş. Derebey gittikten sonra köyün ileri gelenleri gelip yaşlıyı kınamışlar. Yaşlı adam demiş ki, "fazla abartmayın, atı vermedim ve olan yalnızca bu."

Bir gün yaşlının atı kaybolmuş. Köyün ileri gelenleri yaşlıya varmışlar, onunla alay etmişler. Yaşlı, dün atım vardı, bugün yok. Dün ile bugünü karıştırmayın. Olan bu," demiş.

Bir kaç gün sonra yaşlının atı önde arkasında yirmi yaban atı çıkıp gelmişler köye. Köyün ileri gelenleri yine yaşlının yanına gitmişler. Yaşlı, "önemli bir şey yok," demiş, "dün atım yoktu, bugün yirmi bir atım var, dün ile bugünü karıştırmayın, olan bu," demiş.

Yaşlı adamın oğlu atları tımar ederken günlerden bir gün, bi atın çiftesi ile sakatlanmış. Yine köyün ileri gelenleri yaşlının yanına varmışlar. Yaşlı yine "dün sağlam bir oğlum vardı, bugünse kötürüm bir oğlum var. Olan bu", demiş.

Sonra zaman içinde imparator komuşu ülkeye savaş açmış, köyün tüm delikanlıları askere alınmış. Ancak yaşlı adamın kötürüm oğlu köyde kalmış. Köyün ileri gelenleri yine yaşlıya gitmişler. "Dün sizin oğullarınız vardı, bugün yok, sizin oğullarınız askere gitti, benim oğlum kaldı, olan bu". demiş.

Bu hikaye böyle gider.

Hep "olan bu" der yaşlı adam. dünle bugünün kesin farklılığını ortaya koyar, neden sonuç ilişkilerine dayanmaz.

Bir bilardocu gibi her ıstakanın bir önceki ıstakadan bağımsız olması gibi, insanın da bir önceki anından bir sonraki anını ayırmasını söyler.

İşte o bir önceki andan bir sonraki ana geçerken o geçişi fark edebiliyorsak, o anı yaşıyoruz demektir.

Farkına vararak yabansılaşıyordum. Yabansı bir yabancı. Hani yeni görülen bir yabancıdır da bir kaç zaman sonra bizden olacakmış gibi düşündüğümüz, ama öyle olmayıp ve kayıp giden, unutulan, izsiz ve sözsüz. Sığınılan kelimelerin ne kadar yetersiz kaldığını gören ve gereksizliğini duyan bir yabansı yabancı.

Metroda, otobüste yığılan kalabalıkların artık dokunamaz, etkileyemez kaldığı bir yaban. Konuşmaların sığlığını duymuyorum, şakaların şaka olmaktan çok bir kırma edimi olduğunu hisseden bir benlik olarak kendi kapanışına içini çeviren bir yaban. Karşıdan karşıya koşmadan, sakince geçen, bekleyen, kenara çekilen ve neredeyse her mimiğin, her sözün, muşambadan kayıp yere düşen damlalar gibi hiçbir etki bırakmaksızın kaybolması gibi boşluklarımda yok oluyordu yabansılığım içinde.

Artık ne kadar az sözcük kullanılırsa hayat o kadar basit ve anlaşılır olacakmış gibi geliyordu. Simgeler, göstergeler belirliyordu. Sevmek fiilinin tüm duygusallığını ifade etmek için kullandığımız metaforlar, benzetmeler, dizeler, öyküler, anlatılar, görüntüler, sesler yerine yalnızca bir bakış, bir dokunuş, hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bir çift kelime.

Artık hiç dışarılarda olmak gelmiyordu içimden. Eve gitmeliyim veya eve gitmeliydim. Evde olmalıyım veya evde olmalıydım. Keşke çıkmasaydım, bir daha çıkmamalıyım. Radyoyu açmasaydım, televizyonu seyretmemeliyim, seyretmeyeceğim.

Sonra tekrar dışarılar, tekrar radyolar ve tekrar televizyonlar, tekrar yolculuklar, yeni yüzler, yeni öyküler, yeni şehirler.

Gelip geçiciliğin, olmanın, dokunmanın ve gitmenin, kalmamanın, kalmak istememenin acılı ve derin çağrısı ile dönüp gelinen soğuk ev, soğuk odalar, yatıp uyunacak ve rüyalarla dışarı çıkılacak yatak. Kimsenin nefesi, sesi, hareketi yok. Devinim yok. Özlenen o hareketsizlik, sarıveriyor kapıdan içeri girince. Anlamsız kelime yığınları yok, anlamsız şarkılar yok, boşluğun ciddiliği içinde bir şekilde biriktirdiğim, unutmamak için mimlediğim ve bir çerçi gibi o masanın başına geçip herşeyi dağıttığım anlar.

Birbirinin arasında öğütülen zaman kalmayınca başlıyordu kavgalar, savaşlar. Kişilerin, kişiliklerinin savaşıydı yaşananlar. İddialar, üstün görmeler, hakir görmeler, zıtlaşmalar, kendini dayatma ve kabul ettirmeler. Beklentiler, umulmayanların oluşuyla ters yüz olup surata çarpan dalgalar gibi yıkan, yakan sözler. Bilgiler, bilgeler, bilgiçler, büyük erdemler, ahlaklılık, onur yapıtları, abide şahsiyetler, doğruyu hakettiğini, doğruluğun hakkı olduğunu dayatan heykeller, düşünen egolar.

Tutunduklarımızın aslında ne kadar zayıf payandalar olduğunu belki hiç bilemeden ölüp gidenler. Evet, sen haklısın. Değişen ne, dünya bir gün daha fazla mı geç girecek kıyamete?Evet ben yanlışım. Yanacağım ateş bilmem kaç derece sonra farkedilir mi olacak? Bak bin derece yerine bin beş yüz derecede yanıyorsun, denilen.

Rekabet, direnç, kavga, savaş, irade. Bu kelimelerde abartılı bir kendini beğenmişlik, yaratıcı benlik -demirguos- olduğumuz vehmi ile hep yeni mücadeleleri, yeni serüvenleri arıyoruz insan ormanları içinde.

Rasgele, herhangi bir ortak geçmişi olmayan bir kaç kişi bir araya gelip sabahlara dek yaptığımız bir tartışmada anı yakala - kabullen - kendini akışa bırak diyebileceğimiz bir barış iklimi bulmuştuk. Dönüp bakınca anı yakalama durumunun ne olduğunu pek hissetmemiş de olsam, savaşın kabullenememekten geçtiğini anlamam hiç zor olmamıştı. Düşündüğüm en zor davranışında akışa kendimi bırakabilme gücümün olmadığıydı. Açıkcası güçsüzlüğümün.

Huzur işte bu sacayağının üzerine inşa edilmiş, bunu anlayabiliyorum artık.

Huzur için evdeyim. Odadayım. Seviyorum dediklerim yoklar. Hepsi gitmişler, dağılmışlar. Toprak altlarına saklanmışlar, anılara sığınmışlar, gözden ırakta yaşam çevrimlerinin döngüsünde havadan aldıklarını havaya veriyorlar.

Oyunlar yok, mahzun toplar, öksüz bisikletler, kirli yer çizgileri.

Kim kimden uzaklaşıyor? Hayat mı benden, ben mi hayattan? Sanırım ben hayattan uzaklaşıyorum. Huzur bir çeşit yabansılaşma ve bu huzur bırakıp gitmenin bir yolu belki. Daha az acılı, daha az gözyaşlı, daha bir alışılabilir olan bırakıp gitme.

25.03.2009 - Ankara

Hayatım: Bölünmüş Kareler

Sanki bir senaryonun içindeyim. Hayatım filmlere bölünmüş. Bir şizofren yarılma, parçalanma hali. Romanlara dalmışken, akşam bir televizyon kanalında bir filme veya o an rastgeliveren, beni içine çekiveren herhangi bir diziye takılıp kalıvermişken, gazetelerde bir yaşam öyküsünde sanki kendimi okuyormuş hissiyle yüzleşiverirken.

Artık ne yapıyorsam belli belirsiz, farkında veya değil, zihnimde kendimi bir filmi, romanı, kişiyi yaşıyor buluyorum. Bir şekilde artık bütünleşmiş, kendi mecrasında akan bir yaşamdan, kesikli, sıçramalı, tetikte, gözetlendiğini düşünen, iki saat sonra o imgelerin bitimi ile yaşamı silinecek olan bir benle yaşamaya çalışıyorum.

Kimi zaman bir uzak doğulu keşiş, kimi zaman içine kapanık bir adam, bazen bir matematik problemine dalmış, kendinden geçmiş bir araştırmacı, bazen karşısındakine söz hakkı tanımayan bir hatip, bazen kendisi ile saklambaç oynamaya çıkmış bir çocuk.

Yıllar geçtikçe gündelik hayatın sınırları ile kurgulanmış dünyanın sınırları birbirine karışmaya başlamış. Dışarıdan bakınca olağan, sıradan, sakin ve telaşsız, ama kendi içinde her an patlayan, arayan, aranan, tereddütleri ile kıvranan bir benlik.

Bir Haydn konçertosunu televizyonda seyrediyor ve dinliyorken, o konçertonun viyolenselini çalan saçları uzun ve beyaz, olan adamım. Diğer orkestra elemanları frakları, beyaz papyonları ve siyah ceketleri ile çalarken, o yani ben, üstünde bir ekose gömlek, yakası açık, altında ince fitilli kadife pantolonu ile konçertonun solisti, yani şimdi o benim. Biraz önce başka bir kanaldaki dedektiftim, akşam üstü Durell'in bir romanındaki karakterdim, örneğin Balthazar'dım ve Balthazar olarak, romanı kapattıktan sonra bulduğum bir Kabala kitabının sayfalarını karıştırıyordum. Dün, Marks'ın Kapital'in 1. cildine tekrar başlayan bir araştırmacıydım. Sabahleyin kalktığımda mutlaka akşam bir matematik teoremini ispatlamak üzere kendisine söz vermiş biriydim.

Uyandıktan sonra ne karar vermiş olursam olayım, yine oturup yazmam gereken yazıları, analiz etmem gereken belgeleri okumaya başlıyorum. Her kendime verdiğim sözden sonra onları erteleyerek, onlar için güç toplamaya söz verirken buluyorum kendimi.

Bir zamanlar Mersinaki Kuşçusu'nu okurken bir karakter, yazın çatlak bir şişeden konyak içiyordu, evet yazın o sıcağında konyak içiyordu. Özdeşleşivermiş ve ben de içmiştim bir yazın sıcağında konyağı. Sonra Teo'ya Mektupları'nı okurken Van Gogh'un, o madenci kasabasında buluyordum kendimi. Sardalye Sokağı'nı, Fareler ve İnsanları, İhtiyar Adam ve Balıkçı'yı, Raskolnikov'u aynı şekilde yaşadığımı hatırlıyorum.

Bir insan hayatının yaşandığı süreleri bir kaç saate, bir kaç yüz sayfaya, bir kaç satır dizeye sıkıştıran anlatılar, görüntüler, cümleler bölmeye başlamış beni de. Artık içten içe beni de yaşayacak birilerinin varolduğunu düşünmeye başlıyordum. Sanki hayat dışarıda bir şey olmaya başlıyordu. İçimden geçmeyen, içinde olmadığım, içine girmediğim. Haberler anlamlarını yitiriyordu, ve belki çok uzun bir süre önce yitirmişti. Ne radyo ne televizyon ne gazeteler, haberleriyle beni uyarmıyordu. Gündelik gerçekliğin dışında müzikler, romanlar, şiirler, öyküler, filmler, belgeseller, ölüm ilanları ilgi alanım olmuş çıkmıştı. Bir gazeteye önce arkasından başlıyordum ve ölüm ilanlarının sayfalarını bulup o ilanları okuyordum. Kim hangi ruh haliyle kaleme almışlar, ben olsam nasıl kaleme alırdım diye düşünürken buluyordum kendimi.
 
Uykuya yalnızca o parçalanmışlık duygusunun devamını sağlayan rüyaları görebilmek ümidi ile gidiyordum. Rüya görmek, rüya görmek. Tek arzum buydu. O rüyanın içinden çıkmak istemiyordum, uyanmak istemiyordum. O rüyada kalmak ve o rüyayı yaşamak istiyordum. İnsan hayatlarını bir kaç saate, bir kaç yüz sayfaya indirgeyen anlatılar, görüntüler, uykumda, rüya olarak belki bir kaç saniyeyi geçmiyordu ama bana mutluluk veriyordu. Beni kendinde tutuyor ve bazen gün boyunca o bir kaç saniyenin etkisi ile sarhoşmuşçasına dolaşıyordum.

Şimdiden sabah kalkışının yorgunluğunu duyuyorum.
 
Isıtıcıya su koymalıyım. Suyu ısıtmalıyım. Kahve hazırlamalıyım. Sigara yakmalıyım. Yeni bir film, yeni bir öykü, yeni bir ses bulmalıyım. Yeni yoksa, beni alıp götürüveren önceden okuduğum bir kitaba dönmeliyim, bir VCD'den sakladığım eski bir filmin benim o anıma denk düşen bir sahnesine gitmeliyim; örneğin, Philedelphia'da, Tom Hanks'in elinde serum askısı ile dolaşırken eşlik ettiği, Maria Callas'ın o aryasına, Umberto Giordano'nun "La Mama Morta"sına. Ölen çocuğuna sarılmış bir annenin ağıdına. Sonra masaya oturmalı ve yazmalıyım.

Edebiyat, sinema, müzik, resim, heykel veya fotoğraf, hangi sanat dalı olursa olsun, aslında hepsi, bence böylesi bir şizoid parçalanmışlığın sonuçları. Yazımı, çekimi, çizimi, oyulması yıllar süren her bir ürün, yapıtı ortaya koyanların o kendilerinden vazgeçişin, derinlere dalışın ve oralarda kaybolmayı göze alışların izleriyle nasıl sarıp sarmalıyorsa bizi, işte o gerçek dünya ile kurgulanan dünyanın paradoksunda, çatışmasında, çelişkisinde "güzel"i inşa ediyor. Ne denli belirsizleşiyorsa kurgu ile gerçekliğin arasındaki sınır, o kadar yokedici oluyor tüketici beğeniye karşı. Bu belirsizlik, geçiş hali, yarılma, kırılma, kopuş yoksa hangi teknik beceri, kurgu olanı nasıl gerçekmiş gibi yapar?

Kafka'nın kendisi için geceleri vardı, o dehlizlerini gecelerin içine inşa etmişti. Kendi tereddütü içinde kıvrananın kendisine ait biricik odasıydı, kendisini yaktığı, yıktığı karabasanları beslediği odasıydı, o zifiri karanlık ve ışıksız. Fuzuli'nin Leyla'sı, ışığın olmadığı gecenin en karanlık anındaydı. Sığınaktı.
Solaris'in insan zihninin yansılarından yarattığı bedenlerle kimi için kabusa dönüştüren kimi için de geçmişine demirleyip bırakmak istemediklerine bağlayan bağ, gecelerin imbiğinden geçmeden hayal edilebilmiş midir?

Auster'in New York Üçlemesindeki yazar gibi sabah çıkıp yürüyorum, uzun uzun. Hep kafamda düşünceler, cümleler, kelimeler. Sanki harflerle, kelimelerle, cümlelerle düşünüyorum. Sanki düşünmek yalnızca yazarmış gibi kelimeleri, yan yana getirmek ve cümlelere dönüştürmek, sonra bunları kağıda dökmek. Kant'ın hayat öyküsünü okuduğumda beni çarpan şey de bu herhalde. Her sabah aynı saatte evden tek başına çıkarak ders verdiği yere yürümek tek başına. O yürüyüşlerde ne problemler, ne teoremler, ne kurgular geçmiştir aklından ve belki niceleri kağıda dökülmeden uçup gitmiştir.

Hayatım bir parçalanmışlık duygusu ile kaplı. Filmlerin içindeyim, öykülerin, romanların içinde, dizelerin arasında. Bir film bitiyor ve başka bir filmin içinden çıkıyorum. Kahire'nin Mor Gülü gerçek. Gizli Yüz gerçek, Geceyarısı kovboyundaki hastalıklı adam gerçek, Keurac'ın orman bekçisi gerçek, hem Keurac için hem benim için. Raskolnikov gerçek, Oza gerçek, Forrest Gump gerçek, Kurtlarla Dans gerçek, Livia, Monteville, Dülger Balığı, Balbo gerçek, Calvino'nun Kubilay Han'ı gerçek, onun soruları ve imkansız kentler gerçek. çünkü hepsinde ben varım, hepsinden bende var. O kentlerden ben geçtim, o kemerlerin kavislerindeki tuğlalardan biri benim. Pheadrus benim, Bozkırkurdu, Magister Lugi Knecht, Sidartha. Hiç uzak değiller bana, sanki yanıbaşımdalar veya onlar benim düşlerimi dile getiriyorlar ben de onları her okuyuşumda veya seyredişimde onları, yazanları, çekenleri, söyleyenleri adına tekrar tekrar yaşıyorum, çoğaltıyor ve farklılaştırıyorum.

Filmlerin, romanların, öykülerin sahnelerini, fotoğraflarını çekiyor ve hafızama tembihliyorum. Bazen bir eğlencede dans ederken "Ucuz Roman"daki twisti ben yapıyorum parmak uçlarımda, "Güney"deki gece yarıları Astor Piazzola'nın bandoneonu ve Roberto Goyeneche'nin tangoları ile dans eden o uçuk kızların karşısındaki adam bendim. O gece yarıları sokakları yalayıp geçen dumanlar, inen sisler beni taşıyorlar. Hücrelerde, parmaklıkların ardında başını duvarlara vuran, iki büklüm betona kıvrılmış mahkum benim.
 
Her kare işliyordu içime, her paragraf çelik uçlu taş kalemleri ile yüreğime yazılıyordu, kakma gibi silinmemecesine işleniyordu.
 
Kareler, paragraflar, uçan notalar. Damda keman çalan adamdım, kendi tükenişini icra eden. Her canlı gibi, yok oluşuna yürüyen. Öyle bir ses bulmalıydım ki ebedi asılı kalsındı havada, hiç silinmesindi, titreşimi sönümlenmesindi.

Birazdan uykuya gideceğim. Belki sabah kalkamayacağım belki kalkacağım. Rüyalar göreceğim, uyanacağım. Ama bu yarılmışlık duygusu hep benimle birlikte olacak. Yarın başka bir filmin içinden geçeceğim, başka bir romanda yazar beni yazacak, bir Rize belgeselinde yaylalarda benim yürüyüşümü çekecekler, bir Çerkez düğünündeki akordeonu ben çalacağım, bir cinayeti ben çözeceğim, birisi bana aşık olacak ama ben farkına bile varmayacağım, otobüsten bir çocuğa el sallayacağım, o beni görmeyecek. Akşam seyrettiğim filmdeki bir sahneyi onun da, onların da seyrettiğini varsayacağım ve oradaki o sözün bana dair olduğunu farkedeceğini, farkedeceklerini düşüneceğim. Bu sahneyi unutmamalıyım, bu paragrafı hiç hatırımdan çıkarmamalıyım deyip mimlediklerimin bir kaç saat, bir kaç gün sonra kaybolup gittiğini farkına vardığımda yaşadığım hayal kırıklıkları yerini, birden yıllar sonra hiç olmadık bir çağrışımla çıkıp gelivemesinin şaşkınlığa bırakması. Yaşadıklarım bunlar ve beni avucuna alıp okşuyor bu anlar usulcacık.
 
Bir telefonun geleceğini bileceğim ve sonra susacağım, defteri kapatacağım, kalemi bırakacağım.
Hayatım kurgulara bölünmüş şizofren bir çoğalma. 

Kanserimi yaşıyorum.

Belleksizleşmek istiyorum

Belleksizleşmek İstiyorum. Bu bir beklenti değil, bu bir niyet değil, bu bir geri çekilme veya kaçış değil. Tükenmiş olmanın doğal bir sonucu, eldeki ihtiyatların bitmesinin bir sonucu, yeniden başlamanın, arınmanın ve yıkanmanın başlangıcı, doğuşun, dirilmenin ve irkilmenin yeni biçimi, yüzleşmenin yeni yönü.

Arka arkaya, üst üste, durmadan okumak, seyretmek, o daldan bu dala atlamak o notalardan bu notalara sıçramak. Kaçmak, kovalamak, durmak, beklemek, yaklaşmak, dokunmak, sonra kayboluvermek. İşte çözümsüz bir döngünün sonucu ortaya çıkan tereddütler böyle başlıyor. Sığınmakla yolunu buluyor, sığınakta soluklanıyor. Artık o kitaplar, o karanlık odalar, o diskler, kimler, neler demişler, neleri nasıl görmüşler, nasıl dile getirmişler. Kendim için duymadığım heyecanları o başkalarının algı kapıları için duymaya başlayan bir göçmüş ruhlar sığınağı oluyorum. İnzivalarının iplerini bağladıkları direkler ben oluyorum. Sağlam, sarsılmaz ve imanlı.

Yeni nesi var, yeni ne söylemiş, yeni ne çekmiş, yeni ne yazmış. Benim gündemim, heyecanım, oynaklığım onların heyecanı, gündemi, oynaklığı olmuş. Kopuşum için, asıl bu "onlar" olmaktan kopuşum için istiyorum belleksizleşmeyi.

Yıllarca onlardan gelenlerle doldurduğum, biriktirdiğim herşeyi bir çırpıda silip atıvermek, kesip koparıvermek için istiyorum belleksizleşmeyi.

Yoksa biliyorum: Bir tiryaki iseniz ne zordur bırakmak. Bir müptela iseniz ne zordur koparmak. Yalnızca avutursunuz kendinizi. Bahanelerin, masumane savunuların, ucun ucun için için gönlünüzün kayması ile hırsızlama bakışlarla yaklaşmanın, dokunmanın ve sanki her zaman sizinmiş, sizinleymiş gibi bir parçanız haline getirdiğiniz o membadan yudumladığınız her zerrenin size nasıl bir ilmek geçirdiğinin bilgisine sahip olarak, kandırılmak istersiniz ve göz yumarsınız.

Onları, anıları, kalıntılarını, kırıntılarını süre sıralarından çıkarmak istiyorum. Birbiri üstüne bindirerek karmaşık bir kaleydeskopa çevirmek istiyorum belleğimi. Her çalkalanışta, her yeni paragrafta, her yeni görüntüde kaleydeskop kendisini rasgele yeniden sıralamalı ve yeni öyküler kurmalı. Belleğim bu öykülerin zincirlerini, zapt-ı rapt hallerini elinde tutmamalı.

O zaman artık peşinde gideceğim tarihsel izleklere sahip yol haritalarım olmayacak. Kendimi eksik göreceğim hissedeceğim kapanlarım olmayacak. Herşey yeniden ve her seferinde bir öncekinin en küçük bir yerleşimine, ilişkisel bağlarına sahip olmayan yeni bir biçimde, yeni bir desende yeni ve başka bir benle buluşacağım. Bir göçmenin korkuları, sığlığı ve bir yere ait olmamanın ürkekliği içinde ama yeni bir heyecanla, yeni bir hevesle gözlerimi açtığımda, yeniden kurulmuş başka bir dünya ile karşılaşacağım.

Artık zaman denilen izlek, sürelerin sıralanışında cisimlerin konumlanışıyla, mekansal koordinatlarla tarihsel anların fonksiyonu olmayacak. Zaman yalnızca kolumda taşıdığım beş dakika önce, bir gün sonra, yarın onun yaş günü demek için bana bir şeyleri başka şeylerle karşılaştırma fırsatı veren bir gösterge olacak. Araçların kilometre sayaçları gibi. Yüzbin kilometre yola yapmış. O kadar. Nereye gitmiş kaç kişi gitmiş, kışın mı yazın mı gitmiş, kaza geçirmiş mi, kimler kullanmış, nerede bozulmuş, nerede durmuş. Hangi yol lokantasında mola vermiş, hangi motelin önünde sabahlamış, hiçbirisi yok bu değerde. O değer yalnızca o araç ile o aracın kullanıcısı arasında. Öyle ki o aracın belki tek kullanıcısı da yok. Yani kullanıcıları için birer gizem aracın önceki hayatı ve sonraki hayatı. Düşünsenize sattığınız araç şimdi kimde, kaç el değiştirdi, kaç kaza yaptı, nerelere gitti, hiç merak ediyor musunuz? Hani birlikte sevgilinizle o araçla dolaşmıştınız, karınızı o araçla doğum evine götürmüştünüz, o araçla pikniğe gitmiştiniz, o araçla Artvin yaylalarına çıkmıştınız. Yalnızca o anılar var ama o araç ne oldu hiç düşünmüyorsunuz. Yalnızca yeni bir araçla kıyasladığınızda geliyor aklınıza.

Zaman böyle olmalı. Huzur bu.

Durmadan yeni kitap sayfaları, yeni görüntüler siyah beyaz, renkli, kolajlanmış.

Belleksizleşerek her şeye, eskiye yeniye, bilinene bilinmeyene çocuk şaşkınlığında bakabilmek, her seferinde yeni heyecanlarla, "bu ne" diyen çocuğun merakı içinde dünyayı yeni baştan kurmak isteyebilmek. Bu akşam korkak titrek ışığını yayıp yaymamak konusunda tereddüt içinde olan bir sokak lambası altında indirirken kepengimi, yarın ayağa kalktığım yer bir ağaç altı olmalı ve ben nasıl geldim buraya şaşkınlığı içinde gözlerimin çapaklarını temizleyebilmeliyim.

Gündüz olanla gece olanı karıştırmak. burada olanla ötede olanın sınırlarını eritmek, yok etmek, sınırları belirsizleştirmek, belirsiz sınırlar üzerinden yeni sırlar inşa etmek. Bana dair sırlar, hayatla benim aramda kurulmuş dengelerin oturduğu, dayandığı ve ama kimsenin bilgisine vakıf olmadığı, olamayacağı sırlar.

Nereden yollandığı, ne zaman yollandığı belli olmasın diye üzerine tarih yer zaman bilgisi atılmamış kartpostallar gibi şuraya buraya iliştirilmiş resimlerden damıtmak huzuru.

Hani eski bir berber dükkanının ya da bir tuhafiyecinin kasasının arkasındaki çerçevelere iliştirilmiş kartpostallar olur ya, onlar gibi. O berber dükkanının veya tuhafiyecinin duvarında asılı bir kafesteki kanarya şakımaları içinde o kartpostallara takılır ya bazen gözleriniz. Geçmişinde sararan ve ama hala onu göndereni unutmamak, onunla olan duygusal iletişimini kesmemek için o kartları saklayan yaşlı berber veya yaşlı tuhafiyeci gibi, kendi belleksiziliği içinde canlı tutmak istediğim anılarla kalmak yalnızca. Gerisi silinip gitsin. Yarılıp, kanayıp, acıyıp gitsin.

Belleksizleşmek istiyorum.

yaşamın boşluklarını ciddiye alıyorum

Yaşamın boşluğunu ciddiye alıyorum. Yaşamı değil de onun içindeki boşlukları. Günlerimizi dolduran dertleri, sıkıntıları. Tasaları değil de boşlukları, otobüste, metroda geçen, durakta beklerken, karşıdan karşıya geçerken, vitrinlere boş boş bakarken yaşadığımız boşlukları. Bir kahvede sigara dumanı altında oyun masalarında geçirilen zamanı ciddiye alıyorum. Aşk sözlerini değil, birini beklerken geçmeyen zamanı, uykuyu değil de uyuyamadan dönüp durulan anları.

Başlayan yeni haftayı, biten ayı, gelecek yılı, telefonları, banka hesaplarını, taksitleri, borçları, alacakları ciddiye almıyorum. Yaşamı bunlarmış gibi gören kimseleri ciddiye almıyorum.

Sabahın olacağını düşünmeden geceleri duvar diplerinde şişelerine sarılmış olanları ciddiye alıyorum.

Aslında yaşadığımızın farkına vardığımız yegane anlar o boşluklar sanki. Eskiden kulaklıklarını takmış bir şeyler dinleyenlere içimden kızardım, dünya ile bağlarını kopardıklarını düşünerek. Belki onlarca yıl önce o ilk çıktığında iptidai walkman kulaklıkları ile sokaklarda ben yürümemişim gibi. Beynimin içinde birbirine geçen seslerle yürümemişim gibi. O kulaklıklarla sarsılan otobüslerin, minibüslerin içinde dünyadan kopuşun, uzaklaşmanın verdiği huzuru unutmuş gibi. Parklarda, yağmur yağarken ıslak yollardan geçen araçların lastik seslerine karışan ritmlerin dünyayı, sokağı, yolu, parkı durdurduğunu yaşamamış gibi.

Hayatın boşluğunu ciddiye aldığım gibi, o boşluğu da seviyorum aynı zamanda. Hayatın mutlaka bir anlamının olmasının zorunlu olmadığını, insanın mutlaka bir amaçla yaşamak zorunda kalmadığını hissettirdiği için. Yaşamın bir amaçlılıktan çok bir süreç olduğunu göstermeye çalıştığı için belki. O boşluklar belki mutlaklıktan çıkarıp izafi olmanın yüzünü gösterdiği için bu kadar çok kendine çekiyor beni.

Hayatın o boşluklarında nefes alıyoruz dünyaya rağmen. O nefesler bizi dirençli kılıyor, olanlara karşı. Ölüme, yıkıma, yokluğa karşı. Duvar dibinde plastik bardağı ile ucuz şarabını içen o, sokağın kirli sakallı, yağlı saçlı yaşlısı, işte sırf o boşluk anlarının sürekliliği ve uzunluğu ile sürdürüyor sabahında ve gecesinde yaşamını. O içtiği şarap, onun boşluklar içinde boşvermişliğinin iksiri oluyor. O iksir onu keskin, açık ve sade yapıyor. Karmaşık uzun cümlelerin altına gizlenerek söylenmek istenen, üstü örtülü duyurulmak istenen korkaklıkları paramparça ediyor. Saklambaç oyununun oyunbozanı oluveriyor o duvar dibindeki plastik bardaklı şarapçı.

Parmakaralarında ucuz sigaranın nikotin sarılığı, nemli kibritin is kokusu.

Oturup bir kahvenin önündeki alçak iskemlelere, çay içenlerin, masa üstüne bıraktıkları sigara paketlerinin, ucuz gazetelerin, üçüncü sayfa güzellerinin, cep telefonları ile oynanan oyunların, atılan mesajların boşluğuna sığınıyor yaşamın kendisi.

Sistemlerin, kuralların, çalışmanın erdemlilik olduğunu va'z eden ahlaklar ile yıkanmış dindarlığın ters yüz olduğu yerler, o boşluklar işte.

Yaşamı bir yük olarak taşırız bilmeden. Sorumluluklar alırız. İşler yaparız. Bedeller öderiz. Umutlar besleriz, ufuklara bakarak. Hayaller kurarız olacakmışçasına heyecanlanarak. Daha bir sarılırız sonra uzatılan dallara, çengellere, umut adını taktığımız bir hırsla.

Karşı çıkılmayan, boyun eğilen, korkulan, çekinilen.

Anlamlı, sistemli, boşluksuz, tekdüze, rutinleşmiş günler, ritüelleşmiş davranışlar, sanki yaşamın ritmiymiş gibi soluksuz kalırcasına koşturmaya başlarız.

Bu yüzden belki, beynimizdeki kurtları temizlemek için yazmaya başlarız. Arınmak, temizlenmenin tek yolu gibi gelir yazmak artık yazan için. Kalemi bırakıp tekrar, yaşamın boşluklarından çıkıp "dolu" denilen bölümlerine geçtiğimiz zaman hafiflemiş hissederiz kendimizi. Sonra yavaş yavaş yeniden dolarız farketmeden. Bir volkan sessizliğine takılmış buluruz kendimizi. Patlamaya hazır. Tekrar patlarız, ses vermeden, karalanmış sayfalarda, suskun ve ölmüş olarak.

Sonra, kalmak mı, kaçmak mı, terketmek mi, ne ad takarsak takalım, gitmenin, uzaklaşmanın erdemlerini saymaya başlarız kendi kendimize. Kaçış yaşamdır, yarılıp giden, kanayan, deşilen bir yaradan.

Fırtına öncesi suskunlukların kuytusu. İşte asıl boşluk burası, ciddiye alınması gereken.

Bir yerlere, kimselerin haberi olmadan bırakıp gidivermek kendimizi.

Büyük acılar sızacak o boşluklara, yine kağıtlar kirlenecek, sözcükler lekelenecek yüklenen anlamlarla. Yine öksüzleşecek içimizin dehlizleri. İğdiş olacağız. Şehvetimizin sızıntısı kara bir mürekkep balığı gibi kıvrılıp boşalacak. Bir dal, sürgün vermeyecek, kuruyup kırılırken bir yaprakcığın ağırlığı altında.

Anaforuna kapılacağız ciddiye almadığımız yaşamın yüklerinin çevriminde: Mallar, eşyalar, mülkler, sözler, sözleşmeler, emeklilik planları derken.

Çalışmak, ölümün diğer adı.

Gömülmenin ve an be an yokolmanın. Ertelemelerin gerekçesi, yoksaymaların kanıtı, unutmaların sığınağı, geri çekilmelerin bahanesi.

Özneyle ilişkisinde yatıyor çelişki. Çelişkimiz "ben"in dünya ile kurmak zorunda kaldığı ilişkide. "Ego"mun toplumla kurmaya çalıştığı ilişki, çelişkimi belirliyor. Amaçlarla birlikte doyumun çelişkisi açığa çıkıyor. Amaçlar boşluklarımızı dinamitliyor, tırmanışlar, inişler ve çöküşlerle.

Yaşama dair deneyimimizin ilk çıkış yeri düşünce olduğu sürece, karmaşamız sürecek, boşluklarımızın karartmasında.

Özgün bir çıkış noktası olmadan, tekrarlara, modellere, örneklere, taklitlere dayalı "düşünmek" dediğimiz eylem, "düşük" olma ihtimali yüksek zayıf bir döllenme gibidir, yaşlanmış, hareketsiz ve ölü.

Boşluklarımız işte burada anlam kazanıyor. Ciddiye alıyorum o boşlukları, yaşamın boşluklarını. Sıradanlığı, kendi özgücüyle aşan, sınırlarını yeniden çizme iradesini gösteren özgür ruh, boşluklardan kökleniyor.

Bu köklenme, öznesiyle, dolayımsızca, içkin bir bağa sahipse çizgidışılığı bağrında taşıyor.

Hayatımın boşluklarını ciddiye alıyorum. Vaazlar vermiyorum. Öğütler, yol göstermeler, açıklamalar, yorumlar yapmıyorum. Yalnızca o boşlukları yaşıyorum.

Sigaramı içiyorum, kahvemi yudumluyorum, nargilemi fokurdatıyorum, biramı dikiyorum, sevişiyorum, yürüyorum, okuyorum, seyrediyorum, dinliyorum, yazıyorum ve susuyorum.

Planlar yapmıyorum, hayaller kurmuyorum. Elimi gözüme siper edip geleceğe -belirsizliklere, karanlıklara, bilinemezliklere, olasılıklara- bakmıyorum.

Arkama dönüp geçmişime uzanıyorum yalnızca. Orası apaçık, herşeyi ile. Ne varsa, yalansız ve dolansız, değiştitilemez ve düzenlenemez olarak.

Boşluklarım işte orada. Ölenler, yitip gidenler, terkettiklerim, beni terkedenler, arkasından ağladıklarım, arkamdan ağlattıklarım, çocuklarım, çocuğu olduklarım, oradalar, boşluklarımdalar ve ben yaşamın o boşluklarını ciddiye alıyorum, yaşamın kendisi için, yani kendim için.

Yaşam, benim.

===============================
www.mevsimsiz.com yayınına gelen tepkiler.
===============================
her kelimesinde, her cümlesinde kendimi buldum sanki... yüreğinize sağlık ne güzel bir anlatı bu... ışığınız hiç eksilmesin.

mevsimsizdus
-----

Yüreğinize sağlık; modern çağ insanının yaşama bakışını yerle bir etmişsiniz...Keşke hepimiz kendi hikayelerimizi gerçekten görebilecek kadar göz biriktirebilseydik içimizde. Keşke kendi hikayelerimize bambaşka gözlerle bakabilseydik...Farkında bile olmadan içinde yaşadığımız yavanlığı, düşünsel eylemsizliği, bambaşka fiyatlarda bambaşka markalı elbiselerin içinde aslında tıpa tıp birbirimize benzeyişimizi, bu yüzden tarih karşısındaki değersizliğimizi bizi birbirimizden ayıran tek şeyin o boşluklar, kendimize dönüşlerimiz olduğunu anlayabilsek de, biraz olsun kendimiz olabilsek...

pasazade
-----

Franz KAFKA'nın , sabah uyandığında devcileyin böceğe dönüşen kahramanı Gregor Samsa'yı hatırlattı bana yazınızdaki "hayatın boşluğunu ciddiye alan" insan. Tedirgin düşlerden uyanan kaç insan hayatı böyle sorgulayabiliyor ki... "Bana ne oldu böyle" diyor herkes, gizemini yakalamışken hayatın. Bu bağlamda yazının içeriği günümüz bunalmışlığından bir kaçışı özetliyor. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.

Osman EJDEROĞLU

5 Şubat 2019 Salı

Yavaşlayalım


Günlük hayatın hızı, okuduğumuz veya seyrettiğimiz maceralar gibi karmaşık, sanki kurgusal durmadan akan bir hal aldı. Çoğumuz bir filmin kahramanı, baş rol oyuncusu gibi dışarıdan izliyoruz kendimizi. Başka birisinin bizi izlediğini, gözlemlediğini ve yaratacağı bir karakter için bizden esinlendiğini kuruyoruz dolaşırken yollarda, metroda, vapur veya trende.

Polisiye veya macera romanları eski tadında değil sanki çünkü o roman bizim hayatımızın bir kesitini anlatıyor okuyucularına. Kendimizle Özdeşleştirdiğimiz karakterler artık hemen yanıbaşımızda. Dün bir pilot motosiklet kazasına kurban gitmiş, belki geçen hafta bindiğim uçaktaki anonsu yapan o pilottu. Bir kaçakçılık şebekesi çökertilmiş izlediğimiz haberde. Çeteyi çökerten timin bir elemanı belki de karımızın teyzesinin torunu. 

Günlük hayat hızla akıyor. Ben geriliyorum, yanımda oturan yaşlı kadın geriliyor. Biraz sonra anonsu duyacağım durakta inmek üzere ayağa kalkıp izin isteyeceğim önümdeki yolculardan. Yürüyen merdivenlerin solundan yürüyüp dışarı çıkacağım. Metronun girişindeki simitçiden simit alacağım. Eve gidinceye kadar bitireceğim ve susamlarını diş aralarından dilimle çıkarıp yutacağım. 

Televizyonun karşısında yemeği yiyeceğiz. Artık masa başında aile bireyleri ile hafta sonunda bir araya geliyoruz. Akşam yemeklerini tek başımıza yiyoruz. Kahvaltıyı belki ilaçlarımızı almak için yapıyoruz evden çıkmadan önce ve ayak üstü, oturmadan, tadına varıp içmeden bir bardak çayı. Kahvaltımızı pastaneden aldığımız pişirilmiş hamurlarla, elimizi yakmasın diye kağıt bardağa geçirdiğimiz koruyucularından tuttuğumuz kahvelerle yapıyoruz. Tek masada oturup yediğimiz yemek öğle yemeği ancak o sırada ne çocuğumuz ne karımız / kocamız, ne ana / babamız yanımızda. İş konuşurken yiyoruz yemeklerimizi. Öğle yemeğindeyiz, iş yemeğindeyiz. işteyiz.

Bir fabrikada veya kalabalık bir iş yerinde isek öğle yemekleri için kuyruklara giriyoruz. Tepsimize aldığımız yemekler, salata reyonundan tabaklarımıza koyduğumuz çeşitli soğuk mezelerle uzun masalara yerleşiyoruz. Yer tutmalar, boş yer aramalar arasında. Yine konuştuğumuz önünde sonunda işe, işimize, yaptıklarımıza, yapacaklarımıza gelip dayanıyor. Maça gideceğimizi konuşurken mesai saatleri araya giriyor, hafta sonu sinema planı yaparken bakım kesintilerini konuşmaya başlayıveriyoruz. Sonra tepsilerimizi bulaşık yıkama bölümüne bırakıp dışarı çıkıyoruz. Yemeğimizin amacı aslında dışarıda sigara ve çay içmenin hazırlığıymış gibi doğrudan kağıt bardaklara doldurulmuş çaya koşuyoruz, sigaramızı yakıyoruz. Belki kendimize baktığımız, kendimizi gördüğümüz tek an o an: Sigara dumanını içimize çektiğimiz ve bir yudum çayı dudaklarımıza değdirip yudumladığımız o an. Her şeye değermiş gibi o anı uzatıyoruz içimizde ve bir duman daha çekiyoruz ve bir yudum çay daha. Sonra tekrar bizim olanın dışındaki gerçek hayata dönüp konuşmalara katılıyoruz. Bu hayat daha sahiciymiş gibi şevkle anlatmaya, itiraz etmeye, düzeltmeye başlıyoruz kendimizce yanlış olanı, kendimizce doğru olan ile.

Günler, haftalar, aylar hızla akıyor. Dün ağustosun ilk günüydü sanki, takvime baktığımda aralık ayına yaklaşmışız. Yaptığımız tatilin kredisi daha tamamlanmamış. Yeni tatil için gün - hafta konuşmaya başlanmış anlık mesajlaşma programları üzerinden.

Bir şekilde yavaşlamak gerekiyor, yavaşlatmak gerekiyor zamanı. Biraz daha farkına varabilmeliyiz yaşadığımız günün. Farkına varabilmenin bir türü de hatırlayabilmek bir kaç gün öncesini. Şöyle söyleniyor artık, övünerek ve ne kadar meşgul olduklarını anlatmak için: “Ben dün yediğim yemeği hatırlamıyorum, o ismi nereden hatırlayayım?” Dün değil beş gün on beş gün önceki yemeği hatırlayamıyorsak yaşadığımız hayatın neresinin farkındayız diye sormadan edemiyorum kendime. 

Sinemaya, tiyatroya veya bir gösteriye gitmek yerine evimizde, bilgisayarımızın başına geçip onları seyretmek yetiyor. Bir spor karşılaşmasını televizyondan seyretmeyi, yerinde izleye tercih ediyoruz. Dışarı çıkmak, bir veya bir kaç araca binmek, trafiğe karışmak, dönüşü düşünmek yormaya başlıyor. Günü o kadar hızlı yaşamışız ki kendimize bizden bir şey kalmamış. Okumak istemiyoruz. Sabahtan akşama kadar kelime işlemcilerin karşısındayız, mobil cihazlarda yöneticilerin iş atamalarını, eklenen görevleri, planlanan randevuları okuyoruz. Kimlerle görüşeceğiz, hangi adreslere gideceğiz, toplantıların gündemleri. Teknik bültenler, duyurular, yönetmelikler, resmi gazete, ihale ilanları, şartnameler veya elektronik postalardaki açıklamalar bizim günlük okuma parçalarımız haline gelmiş. Bir şiiri saflığı ile okuma arzusu çok uzak, bir öykünün şaşırtıcı kurgusunu zaten yaşamıyor muyuz diyoruz kendimize? Klasikler mi? Çok uzun pasajlar, durum veya manzara tasvirleri, kişilik tahlilleri, öyle ahım şahım atlamalı, vurmalı, kırmalı olaylar yok, yazarın izlekleri var. Anlatıcı anlatıp duruyor. Anı kitaplarının yerini seyahat rehberleri almış. Eski dönem gezginlerinin kitaplarını gezi rehberi niyetine kullanıyoruz kaç zamandır. Hissettiklerinden çok gördüklerine, yediklerine, dolaştıkları yerlere odaklanıyoruz. 

Marcel Proust, James Joyce, Fernando Pessoa, Hermann Hesse veya Kazuo Ishiguro okurken hissettiğimiz gibi; yaşamın akışını yavaşlatan, mutlaka bir amacı, hedefi olması gerekmeyen, macera romanlarının hızı gibi bizi sürüklemeyen, yormayan, gerilime boğmayan, kendi yaşadıklarımız içinden çıkmış gibi bizi şaşkına çevirip, yaşadıklarımızı hatırlatarak farkına varmamıza neden olabilecek, sindire sindire okunabilecek kelimeler ve özellikle o kelimelerin ilk anlamlarının uzaklarına götürenler gerekiyor. 

Sahici edebiyatı okumayı, konuşmayı özlüyorum. Biraz daha kendime dönmeyi, kendi içimde kendimle konuşmayı, o sahici olanla benim sahte olanım arasındaki farkı açığa çıkarmanın bana nasıl bir haz vereceğini tahmin etmeye çalışıyorum. Gömdüklerimi gömdüğüm çukurlardan, gizlediklerimi sakladığım kovuklardan çıkarma cesaretine sahip olarak biraz da olsa, bir otobüs koltuğunda, bir uçak seferinde, bir tren durağında, fırsatını bulduğum zaman açıp iki üç paragraf okurken kendimi görmek istiyorum.  

Biraz felsefe konuşmak istiyorum. Ama öyle geniş bir evren ki felsefe evreni, öyle bir filozof yetmiyor. Her biri farklı bir yerden dahil oluyor fikir hayatımıza. Ahlak derken Spinoza sızıyor konuşmalarımıza, mülkiyet konusunda Locke, neden sonuç ilişkilerinin tartışılmasında Hume, siyaset konusunda konuşurken Hobbes, toplumsal mutabakatlarda Rousseau. Rasyonalitenin inşasında Hegel, aklın kategorilerinde Kant, idealin düşünülmesinde Platon, metafizik denilince Aristoteles, Zenon ve Seneca ile birlikte doğaya uygun yaşamak ve aklı egemen kılmak için Stoacılık. 

Bu denli zengin ve geniş bir fikri sermayenin üzerinde oturmamıza ve o kaynaklara bir tık uzakta iken, her an ulaşılabilir iken hayatımızı bir hay huyun cenderesine hapsederek yaşamaya çalışanları gördükçe üzülüyorum. Ellerindeki akıllı cihazların kapasitesinin 1969 yılında aya çıkanların hesaplamalarda kullandığı yazılım / donanım teknolojilerinin kat be kat üzerinde olmasına rağmen yalnızca mesajlaşmak, fotoğraf, video paylaşmak, konuşmak, film / dizi izlemek, müzik dinlemek amacıyla kullanılmasını görüyor olmam hayatımın gerçeklerini değiştirmeme neden olamıyor. O hay huy içinde yuvarlanıyoruz.

Yıllar önce Nusret Hızır’ın "Felsefe Yazıları" kitabını okumuştum. Bilim felsefesinden, varoluşçuluğa, ontolojiden mantığa, etikten estetiğe dek bir çok konuda değerlendirmeler yapmış filozof. O metinleri okuduktan ve akıl yürütme sistematiğine alıştıktan sonra, temel argümanlara sahip olduğumuz andan itibaren her konuda konuşabiliriz, demiştim kendi kendime. Önemli olan konuya kendimizin içinden bakabilmek ve düşüncemizi kendi doğrularımız üzerinden temellendirebilmekti. 

Doğru veya yanlış olmam, haklı veya haksız olmam önemli değildi. Doğru veya haklı olmak yerine nasıl ortaya koyduğum önemliydi. 

Tartışmanın konusu özellikle olgusal ise zaten verileri, kanıtları tamamlanmış olmayabilir veya değişkendir, dinamiktir. Kesin bir hükme ulaşılmayabilir.  O halde iddia düzeyinde bir tartışma yürütülmemelidir. 

Tartışma metafiziksel içeriklere sahip ise baştan itibaren ispat edilemezlik ile sakat olacaktır. 

Ne yapılmalıdır?

Felsefe ile edebiyat arasındaki bağı görmek, onların birbirleriyle olan etkileşimleri farkederek, bir hazinenin içimize verdiği genişleme, rahatlama duygusunu ve içimize çektiğimiz o mutlu nefesi sindire sindire vermenin hazzı için: Yavaşlayalım.












8 Eylül 2009 Salı

Bach'sız Olmuyor...

Artık yaşanılan öyle bir dünya var ki çemberleri belirleyen merkezle; merkezlere göre yerleşen yarıçaplar; yarıçaplarca konumlanan çeperler anlamlarını yitirmişler. Nerede olduğun, nasıl olduğun, yalnızca ne olduğuna dönüşmüş.

Dünya üzerinde milyonlarca noktanın değeri kalmamış. Ona değeri, ona değer veren yükler olmuş. Tam bir merkezsizleşme yayılıyor ve her birimizin doldurduğu nokta, onu anlamlı kılan herkes için merkez olmaya başlıyor.

Mikrokozmozumuz bağlamında artık doldurduğumuz uzaylar ölçeksizleşiyor.



Kaos teorisinde denizle kumsal arasındaki sınır problemi tartışılır. Bir tepeden baktığında bir yanda deniz vardır ve onun geldiği bir sınır çizgi vardır ve ondan sonrası da kıyıdır veya kumsaldır.

Sonra kumsala inersin. Denize yaklaşırsın. Uzaktan sınır olarak gördüğün çizgiye inersin ve elinde bir büyüteçle o sınırı incelersin. Ancak görürsün ki, orada sınır kalmamıştır. Hangi kum tanesinin denize hangi kum tanesinin kumsala ait olduğunu bilemezsin.

Denizle kumsal arasında devingen bir belirsizlik sürekliliği görürsün. Uzaktan sınır olarak gördüğün çizgi içinde bir devinime sahip değişmelerdir. Orada bir boyutsuzluğu tespit edersin. Ölçülemediği için, belirli ve kesinleştirilmediği için bir boyutsuzluk vardır.

İşte bu boyutsuzluk ve belirsizlik duygusuna; bu nedenselliklerin hayatımızdan çıkarıldığı, “ya o ya bu” ikilemi yerine “hem o hem bu” kuantum ilkesine bağlı örgütlenen hayatların nasıl bir oluşu öngördüğünü tanımlamanın mümkün olmaktan çıkması, olgusu eşlik ediyor.

Bu hayatın bugüne dek çıkardığı en büyük depreşim dalgası. Bu tam bir yarılmayı, hayatın şifofren durumunu üretiyor.

Bireysel yaşantımızdaki şizofrenlik artık bir örgütlenme biçimi olarak her yere damgasını vuruyor.

Belki beklediğim devrim buydu benim. Bir zihinde yaşamayı kurabildiğim tüm zihinleri yaşayabilme tutkusu.

Kalıplanmış, dayatılmış hayatlar yerine, başka hücrelerimde başka hayatlarımı yaşayabilme tutkusu. Coşkun bir şarkı eşliğinde akarken uçurumlardan aşağı bir yanda, yılanın zehrinde kıvranırken ateşlerin karabasanlarını damıtabilmek.

Bir yanda bilimin, aklın hükümranlığını en dik inanç zirvelerine dikmek ve onu işgal edebilirken, “bir hülyanın gönlü yakışı”na teslim olabilmek.

Maraziliklerimiz boşanacak belki zincirlerinden ve maraz olmaktan çıkacaklar. Onları maraz yapan tek boyutlu zihniyet ve onun sistemi değil miydi ki? Yıkım buna karşı, balyoz buna karşı.

Ben kendim için bir merkezim, sen kendin için bir merkezsin. O merkez bu merkez. Bir papağan kendisince bir merkez, bir maymun kendisince bir merkez. Destek noktası verebildiğin andan itibaren dünyayı herhangi bir yerden oynatabilirsin. Artık öyle bütün, total, her şeyi kucaklayan ve denetleyen ve yöneten merkezler ortadan kalkıyor.

Bir taş dünyanın merkezi oluveriyor. Uranyum, altın, elmas.

Bir sıvı dünyanın merkezi oluveriyor: Su, petrol…

Benim için; artık olguların, olayların aralarındaki ilişkiler anlamı yitiriyorlar. O ilişkiler hep vardı ve hep olacaklar. Onlar için fazla yormaya gerek yok zihinlerimizi. Bu nedenle ne haber izliyorum, ne gazete okuyorum. Metroda iki kişinin konuşması, gazetenin bir manşeti benim için yeterli oluyor artık. Radyo dinlemiyorum. Yalnızca TRT3’ ayarlanmış bir web sayfasından müzik dinliyorum. Mesajları olan şiirler okumuyorum. Mesajları olan şarkılar dinlemiyorum. Sırf bu nedenle Türkçe bile dinlemiyorum.

Ne o saçma sözlere, ne o peygamberliğe soyunmuş sözlere, ne söylediği gibi yaşamayan şaklabanlara tahammülüm var.

Benim için artık olguların, olayların aralarındaki ilişkiler anlamı yitiriyorlar. Her şey o kadar açık ki. O kadar aşikar ki. Sonuçlara da bakmıyorum. Çünkü hiçbir zaman ne benim veya ne bizim sonuçlarımız olacak onlar.

Kaskatı ve ağır bir granit gibi tüm esnekliğimi yitirdim.

Gündelik hayatın içindeki, genel resim içinde yeri olmayan nüktelere gülüyorum, o genel resmi tiye alanları seviyorum.

Sarhoşlarla dostluklar kuruyorum. Tek başına sinemalara gidiyorum ve hiçbir anlam vermeden veya yorum yapmadan seyrediyorum. Birisi olsa yanında konuşacak. Derdim konuşması. Suskunluğu kendine ilke edinmiş yalnız koltuklar en iyi dost bana.

Gece yarıları sabahlara kadar dünyanın farklı kapılarını açan seslere dadanıyorum.

Biliyorum ki bir yerinden tutmaya kalksam, o yer elimde kalacak. Tutulacak hiçbir yer yok. Yok olmak ve yıkılmaktan başka. Savaş bir arınma. Yangınlar, ateşler, depremler, seller hepsi birer arınma… hepsi çözülüş. Nesneler çözülmeden, parçalanmadan ve karışmadan toprağa, havaya ve suya yeniden birleşemezler. Onları pişirecek ateşin çöplüğü, oralar.

Kendimizi çok önemsiyoruz, çok abartıyoruz, çok büyütüyoruz. Aslında toz zerreleriyiz eninde ve sonunda. Yalnızca biraz bilincimiz var, o kadar.

Kanser hastaları tanıdım. Yakınlarım öldü kanserden. Arkadaşlarım öldü. Kimi askerde eğitim alanında zayi oldu, kimi bakımsız binaların altında başına düşen taşlarla öldü. Kimi kafasına çekti kurşunu beynini dağıttı.

En kolayı saat dörtlerde gelen ölümdü. Sabah gelen ölümdü. Gündüzün güneşin altındaki ölümler ne zorbalıktı bilemezsin.

Baharlarda öldüler, en sıcaklarda, en soğuklarda öldüler. Ilıman, dengeli iklimlerde ölüm yoktu bana, yoldaşlarıma.

İşte doğa.

Öyle inip çıkarıyor ki sınırlarını, direnemeyenleri alıp götürüyor. Temizliyor kendini. Boşuna değil kuraklar, çöller. Kuraklarda ölen büyük hayvanlar, küçük ekosistemin canlanmasına neden oluyor. Büyük ekosistem için zincire yeni bir döngü bağlıyor. Büyük ekosistem o döngüyü tüketiyor ve kendisini küçük ekosistem için döngü haline getiriyor. İşte bu samsaranın, bu nirvananın tetiklediği şey doğa.

Kuraklıklar, seller, depremler…

Yaşadığımız dünyanın da, sosyal dünyanın da böyle arınmasına ihtiyaç var.

Çok kirlendik.

Yolda yürürken bir kurşun gelse beynime mutlu olacağım belki, dünyanın temizlenmesine katkıda bulunuyorum diye; ölümden o denli korkmam bir yana, ondan it gibi kaçmam bir yana.

Benim gibilerin belki tek hazzı kendi dervişliklerine soyunmuş olmaları.

Tuz Gölüne fotoğraf çekmeye giderdik ve ayın altında parlayan tuz kristallerinden yansıyan ışık oyunlarını yakalamaya çalışırdık. Gece yarıları köprüler üzerinde siyah beyaz fotoğraflar çekerdik. Mezarlıklara gider mezar fotoğrafları çekerdik. Gündüz Kara Elmas Treni ile Zonguldak’a gider yolun fotoğraflarını çekerdik. Dalmaya giderlerdi, deniz altını sabitleştirirlerdi arkadaşlar. Sesleri çekerdik içimize. Aşık Veysel’in şiirlerini satır satır okurduk ve ordaki o ipince duyarlılıkları damıtırdık rakımızın yanına… Daha bir vururdu o sözler sonra.

Dervişlikler yalnızca yollarda olmuyor. Kendi içimize yaptığımız yolculuklarda dayandığımız asamız da kalemimiz.

Kalem arkadaşlarımızla buluşurduk satırlarımızda.

Hiç yüzünü görmediğimiz. İçeridekilere açık mektuplar yardık. Astsubay okuluna giden bir arkadaşıma bir kart atmıştım ve şöyle bir dize ile noktalamıştım: “Yarin yanağından gayrı her şeyde hep beraber demek için”.

O zaman lisedeydim ve çocuk okuldan atılmıştı. Ne ben bu sözün bilincindeydim o kadar, daha yeni terlemiş heyecanlarıyla bir çocuktum ve paylaşmayı, birliği ve beraberliği umut ediyordum geleceğimde. Ama birden budayıverdiler bu sözü omzu kalabalıklar.

Bir daha o çocuk benimle konuşmadı, yüzüme bakmadı. Hiç sorun değil benim için. Çünkü biz onunla bu umutları paylaşıyorduk ve onun buna rağmen, evet bu umutlarımız için yaşamaya devam edelim demesi gerekirdi. Ama onun umudunun sözde bir umut olduğunu, yalnız lafta kaldığını gösterdi bana, tutumu.

Artık hiç kimsenin hayatının mecrasında olmamaya karar verdim o zamandan itibaren.

Sırf bu nedenle başkasından istemeyeyim diye çalışacağım her işin tekniğini öğrendim. 30 yaşında programlama öğrendim. Çok geçtir oysa 30 yaş. İşim düştü bir muhasebeci kadar muhasebe öğrendim. Nerede bir açığımı gördüm bana karşı kullanılabilecek onu öğrendim.

Yeter ki, benim odama girmesin hiç kimse. Bana yapacağım işi söyleyen yeri terk ettim.

Ama bu süreç öyle yorucu ki, bazen şantiyedeki gece bekçisinin yerinde olmayı istiyorum.

Elinde fenerin, ağzında düdüğün, yanında köpeğin, uyuz bir köpek, belinden sarkan saat, üfle dur…

Bazen bir kamyon şoförü, bazen bir hızarda odun istifçisi, bazen bir marangoz, odunları, ağaçları rendeleyen, biçimlendiren. Bazen bir bakır dövücüsü. Bazen bir ağaç veya taş oymacısı. Kafama koydum. Durumumu düzelttiğim ilk andan itibaren akerdeon çalmasını öğreneceğim. Sonra İzmir’e, Kaş’a, Datça’ya ne bileyim bir yerlere gideceğim. Akerdeon çalacağım. Yaşayacağım ve öleceğim.

Bunları düşünüyorum ve o kadar da zor gelmiyor hani.

Bach Dinlerken...

Johann Sebastian Bach’ın “Org için Füg”lerini dinliyorum Bir matematik düzen içinde sesler ardı ardına yükseliyor ve bir dalga gibi vurup kıyılara, geri dönüyor.

Nerelerden geldim, nerelere gidiyorum?

Neden yazıyorum, neden çoğaltmıyorum yazdıklarımı?

Bazılarının tek gerçek gördükleri kazanmak duygusu ve özellikle insanlar arasındaki elde etme dürtüsü neden bende yok?

Hepsini sığdırabilecek miyim, bu sayfalara bilmiyorum. Yalnızca deneyeceğim.

Bach içimde akıyor notaların… 400 yıl öncesinden …

Toy zamanlarımda henüz orta okul yıllarında Engels’in “Alman İdeolojisi ve Feurbach Üzerine Tezleri”ni okumuştum. J. Paul Sartre’nin “Varoluşçuluk Nedir?”, Albert Camus’un “Başkaldıran İnsan”ını okumuştum. Ama hiçbir şey anlamıştım. Ama sonuna kadar okumuştum. Kimi sözcükler Türkçeydi. Hepsi Türkçeydi. Dil kurallarına uygundu. Ama hiçbir şey anlamamıştım. Bir sürü kavram vardı, romanlardan, öykülerden, şiirlerden alıntılar vardı. Okumadığım halde adını duyduğum yazarlar vardı. Nietzche, Dostoyevski, Kierkegaard, Hegel, Spinoza…

Sonra Lise. Fen bölümündeydim ama edebiyatta, felsefede, mantıkta ve sosyolojide hocalarla tartışmalarımız hiç eksik olmuyordu.

Yükselen bir siyasi mücadele vardı. Emek cephesi kazanmalıydı ve emek cephesi kazanacaktı.

Raslantılara yer yoktu. Tarihsel materyalizm yönü çizmişti ve tarihte geri dönüş olmazdı. Anti Duhring’de Engels, “Tarihte Zorun Rolü’nü sorguluyordu. Sermaye kaybetmeye mahkumdu. Devrim kaçınılmaz bir utkuydu. 1 Mayıs 1978’de bir milyon kişi Taksim Meydanı’ndaydı.

Bir yandan şiir yazıyordum. Nazım Hikmet gibi, Ahmet Arif gibi. Şiirlerimin yüksek seslerle okunmasını istiyordum meydanlarda.

Devrimin öncüleriydik bizler kendi içimizde ve bir arada.

Nedensellikler belirliyordu her şeyi. Hiçbir şey raslantısal olmazdı. Bizler rastlantıları denetleyebilirdik. O gücü görüyorduk kendimizde. İyi bir tahlille kazalardan kurtulabilir, başkalarının hatalarını en aza indirgeyebilirdik. Bir nevi demirguos’tuk, yarı tanrıydık. İdeolojimiz bizi güçlü kılıyordu. Her derdin, her sorunun üstesinden gelebilirdik. Yalnızca bir konuşma ile insanları bizim yanımıza çevirebilirdik. Çünkü tek doğru ve tek gerçek bizdik. Bizim yolumuzun dışı cehennemdi, mutluluk yoktu o yolda.

Sonra darbeler, yıkımlar, gözaltılar, kayıplar, ölümler…

Ne oluyorduk?

Bu kadar güçlüydük de neden dağılıyorduk?

Eren’in evine gidiyor, gelen son parti duyurularını okuyordum. İstesinler yeter ki dağa çıkabilirdim. Mitka Gribçeva okuyorduk, Julios Fucik, Ann Duk… Bulgaristan’daydık, Vietnam’da, Çekoslavakya’da. Başucu kitabımız Pulitzer’in Felsefe’nin Temel İlkeleri’ydi.

Ama dağılıyorduk. Bir bir. Grupla gelen adamlar Özal’ı övüyorlardı. Arabesk dinlemeye başlamışlardı. Liseli çocuklar gibi saçlarını sakallarını kesiyorlardı. Yabancı sigaralar içiyorlardı ve okulun karşısındaki briç salonlarından çıkmıyorlardı. Tan gazetesi okuyorlardı.

Ne oluyordu?

Bizim irademiz vardı, çelik disiplinimiz vardı, gücümüz vardı. Devrime inancımız vardı. Eğitecektik herkesi. Üretecektik. Köylerde tarımı iyileştirecektik. Fabrikalar durmadan çalışacaktı. Birlikte tatiller yapacaktık, hep bir ağızdan türküler söyleyecektik.

Ama yoktu. Olmuyordu. Eskisi gibi olmuyordu. Gönen anılarımız yoktu diğerleri gibi.

Okuyordum durmadan. Ne bulursam. Dipnotlarda kimler referans gösterilmişse. Sayfalarca notlar…

Çıkan tüm dergiler gazeteler okunuyordu.

Buluyorduk, değiş tokuş yapıyor ve okuyorduk. Yazıyorduk.

Tartışıyorduk. Bizim irademiz vardı. Biz yönetebilirdik süreçleri, çelişkileri. İnsanları ikna edebilirdik. Çünkü biz doğruyduk. Çünkü emek ve üretmek tek hakikatti; emek ve üretmek insanları mutlu edebilirdi yalnızca.

Ama insanlar paradan mutlu oluyordu, evden, arabadan, gösterişten mutlu oluyordu. Çalışmak zor geliyordu. Sürekli sızlanmalar, yakarılar. İnsanları süründürmekten zevk alıyorlardı sanki. İşe yokuşa sürmeler, kaçmalar, yapmamalar. O iş içinse yalvarmalar, araya birilerini sokmalar…

Yavaş yavaş sönüyordu iradeci bakışım. Belirleyici olamıyoruz diyordum. Anneni ikna edemiyorsan, kardeşini safına çekemiyorsan, kimler gelir ki ardından senin. Sevgililerin yoldaşın olmuyorsa başkalarını nasıl yoldaş yapabilirsin ki?

Bir şeyh, bir aşiret reisi işaret ediyordu, cemaat oraya gidiyordu. Bense tek başıma düşüncelerimle kardeşime anlatıyordum, arkadaşıma, babama, anneme, iş arkadaşıma, sıra arkadaşıma. Onlara göstermek için kendimce doğruları durmadan okuyordum, araştırıyordum. Kesiyor, yazıyor, saklıyordum. Ama hep işaret edenler kazanıyordu.

Örgütlenmek lazım diyorduk. Örgütler parçalanıyordu. Emek diyorduk, mezhepler, kabileler, etnisiteler çıkıyordu karşımıza. Emek kaybediyordu, paylaşmak, hep bir ağızdan türküler söylemek kaybediyordu.

Bir perde kalkıyordu gözlerimin önünden. Okulu bırakmıştım. Çalışıyordum ve çalıştığım yerde yatıyordum. Kalacak bir yerim yoktu. Koparmıştım tüm bağlarımı.

Telefon sesleri düşmanım oldu ilkin.

İş… iş…

Bu sefer hayattan başlamalıydım.ama hangi hayattan?

Romanlara düştüm. “Bulantı”, “Karamazov Kardeşler”, “Suç ve Ceza”, Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı…

Hayat sokaklardaydı. Sokaklara çıktım. İradem kendimi arabanın altına kalmaktan kurtaramamıştı. Bana ışık yanmıştı, ama taksi durmamıştı. İki metre fırlamıştım havaya ve sol kaburgamın üstüne çakılmıştım. Çatlamıştı kaburgalarım. Ayağımda doku yırtılması. Hala dizimde o bölge hiç ısınmaz ve serinlemez….

İradelere zincir kelepçe vuramıyormuşsun. Onu anlattı o arabanın vuruşu. Kaç kıza yüreğim sizin olsun, birlikte var mısınız demiştim. Hiç biri gelmemişti. Yüreğim benimle kalmıştı.

Ne oluyordu? Sevgiler bile yol açmıyordu kavgaya.

Çözülmeye başladı buzlarım yavaşça. Hayat ve sokak çözüyordu beni.

Mutlak kutsal dişi yok oluyordu sokakta.

Onu biz uydurmuşuz. Öpüşmek karşı devrim değilmiş. Sevişmek karşı devrimcilik değilmiş. Bir bir öğreniyordum sokaktan hayatı.

Ankara Genelevine gittim bir akşam. Kadınlara baktım. Yüzlerce erkek camların kapıların önüne yığılmışlar. İşçiler... Şantiyelerden gelmişler. Ter kokuyorlardı. Sakallıydılar… Memurlar… Aldıkları haftalıklarını 10 dakikaya bırakıp çıkan çıraklar...

Saatlerce kaldım orada.

Kadınları gözlüyordum. Yüzlerine bakıyordum. Gülüşleri sahte miydi? Küfürleri sahte miydi?

Değildi. Hepsi gerçekti ve içtendi. Düzen nasıl düşürmüştü o zaman onları oraya? Nasıl kabulleniyorlardı satmalarını bedenlerini anlamıyordum. Konuşmak istiyordum ama cesaretim yoktu. Yalnızca gözlüyordum. Belki birisi beni fark eder ve benimle konuşmak ister diyordum. Olmadı. Ben oraların kokusunu hala hatırlarım. Hiç birisi ile konuşmadım. Hiç birisine dokunmadım.

Hayat öğretiyordu.

Neredeydi sorun?

15 Şubat 1985. Çıkarma gemisi tatbikatta batıyordu ve onlarca asker ölüyordu. 

Armutlu’da grizu patlaması ve yüzlerce işçi göçük altında ölüyordu. Erzurum’da deprem ve yüzlerce kişi ölüyordu.

İrade neredeydi? Niçin yönetemiyorduk çelişkileri?

Neredeydik biz?

Yoldaşlar ölüyordu. Kanserden, kazadan, veremden, kalpten. Ben mutlaka devrimi göreceğim diyordum. Ne olursa olsun devrim için yaşıyorum diyordum. O yoldaşlar da öyle düşünüyorlardı ve devrimi yaşamadan ölüyorlardı.

Kaldırabiliyorlar mıydı ölümlerini? Dün birini, geçen yıl onlarcasını gömdük tek tek. Şükrü yoldaşı, Ekmekçi Orhan’ı, Hidayet Ustayı, Terzi Selahattin’i ve nicelerini.

Umutları, amaçları o devrimdi, o değişimdi, yeniden üretebilmekti hayatı ve bambaşka paylaşabilmekti emeğin yarattığı değerleri. Ölüyorlardı.

Komşumuzun oğlu ölüyordu. Nasıl ölüyordu Rahmi? Mutlu muydu ölürken? Neyi başarmıştı, neyi aşmıştı, ne iz bırakmıştı dünyadan giderken? Muhasebemiz ile mi ölüyorduk yoksa? Yoksa defterimiz bile açılmamış mıydı henüz?

Seçimler oluyordu ve hep kaybediyorduk. Daha fazla, daha fazla. Bir şeyh işaret ediyordu on binlerce kişi tek bir kişiymişçesine oy veriyordu. Bir ağa işaret ediyordu, on binler tek kişiymişçesine oy veriyordu. Ben daha kardeşimi, annemi, karımı, babamı ikna edemezken…

Ben bire karşı nasıl on binlerin sırtını yere getirebilirdim ki? Çözülüyordum. Bağlarım kopuyordu.

Okuyordum yine sokaktan eve girdiğimde. Kavgalarım başlamıştı içimde. Savruluyordum bir bayrak gibi bir o yana bir bu yana.

Çözülürken kapanıyordum. Sokaktayken insanlara sırtımı dönüyordum.

Homoseksüelleri aşağılan bu toplum aynı zamanda onları baş tacı ediyordu. Bu ne idi? Anlamakta zorlanıyordum. Hem o insanlarla alay ediyorduk, aşağılıyor ve bir şekilde yok ediyorduk, hayat haklarını ellerinden alıyorduk, ama bir yandan onları baştacı yapıyorduk, “Sanat Güneşi”, “Diva” diyorduk.

Her seçimde yeni bir anlayışı iktidara taşıyorduk. Durmadan fikirlerimiz değişiyordu, liderlerimiz değişiyordu, ama yok oluşumuz değişmiyordu.

Ne kadar kemiksiz bir toplummuşuz diyordum. Amipler gibi her şekle girebiliyormuşuz diyordum, tarihsiz, bilinçsiz, hafızasızmışız diyordum.

Seçimler bir kandırmacaydı, bir oyundu benim için artık. Gittim oyun oynadım ben de. Tak tak tak Yüzbaşı…

İktidar yalnızca meşruiyeti için seçim yapıyordu. İktidar emeğin iktidarı değildi ki?

Çözülüyordum ve arınıyordum.

Her şey başka yerlerde kotarılıyordu.

Halk yoktu zaten.

Sonra birden bitiverdi benim için her şey. Her şey bir gölge oyunuydu. İrade yoktu. Karar yoktu.

Temsiliyet benim için küfür oldu çıktı.

Sildim attım bu oyunu kafamdan. Önemsemek kaale almaktır. Ona anlam yüklemektir. Dini, siyaseti, sildim attım içimden. Yalnızca insanlar kaldı, acı çeken, kıvranan, çabalayan, tırnaklarıyla bir gün sonrasını yaratmaya çalışanlar, direnenler kaldı. İradelerini teslim etmiş olanları, kemiksizleşmiş omurgasızları, kaba göre biçim alan akışkanları önemsemiyorum. Çünkü onlar benim için nesne bile değiller. Nesnenin köşesi vardır en azından diyorum.

Bu rastlantılar evreninde zorunluluk yalnızca olasılık fonksiyonunun özel bir durumu. O kadar.

Bunun açıklaması yalnızca bu ve ben bu kadar ilgiliyim fikirlerle, siyasete ve toplumsallığa ilişkin ne varsa.

Tek çıkışım yazmak. Belki bir gün bir şekilde bir zihne sızıverir kelimelerim arasına sıkışmış düşünce kırıntılarım. Ama çoğaltmak değil. Milyonlarca belgenin dönüp dolaştığı bir malumat uzayında ha olmuşum ha olmamışım hiç önemli değil. “Köpeğin diliyle deniz kirlenmez” (Mevlana).

“Ockham’lının usturası” diye bir ilke vardır felsefede.

Bir şey gereksiz yere çoğaltılmamalıdır.

Bilginin anonimleştiği, kendi üst dilini oluşturduğu bir ortama girmenin bir anlamı yok. Trendler belirlenmiş. Ben bu ortamda şimdi, şu anda hiçbir şey okumadan, izlemeden, yalnızca birkaç kelime ile neyin ne olduğunu kestiriyorum kendimce ve bu bana yetiyor. Çünkü baktığım bir yer var: Akıl ve mantık süzgecinden kavramlarla bakıyorum ve o baktığım yer bana herşeyi apaçık ediveriyor. Bunu öğretti hayat bana, bundan büyük ne servet, ne diploma, ne ödül yok.

Kendini bu anonimliğin içinde meze etmek veya etmemek bir tercih sorunudur ve etmemenin daha iyi olacağını düşünüyorum. Sizin, –birkaç kişinin, bir avuç meraklının- okuması bile benim için yeter ve artar bile.

Yüreklerini bilmediğim insanların kendi çıkarlarına benim bir kelimemi bağlamından koparıp kullanması ve onu bir silaha dönüştürmesini sindiremem içimde.

Öyle olunca sistemle, düzenle en alt düzeyde kurulan bir ilişki biçimi gelişiyor. Bu ilişki biçimini benimsediğin taktirde düzene göre kazanmam mümkün değil. Hırs ile olması mümkün değil. Çünkü kazanmak veya başarmak dediğin şey düzen nezdinde onun kurallarına göre kendinin içselleştirilmesine izin vermek demek, en basitinden göz yummak demek. Bunu yaptığın taktirde ise zaten onun içindesin ve gerekleri yapmalısın. Pislikler pislik olmaktan çıkacaktır. Gereken olacaktır. Kendi doğruların doğru olmayacaktır. Doğrun olmayacaktır. Kurallara uymaktır tek doğrun çünkü.

İşin ilginci, sistem seni beklemiyor açmış kollarını. Sana kollarını açabilmesi için senin yalakalık yapman gerekmekte. Ona sadık olacağını ispat etmelisindir. Kaypaklaşma ve kapılanma düzeyin yüksek olmalıdır ve lütfederse seni deneyecektir düzen, sistem.

Söyledim ya, aslında bir başarısızlık, bir kaybedilmişlik durumu değildir benim durumum. Ben onunla en alt düzeyde tutuyorum ilişkimi. Bir yoğun bakım hastasının entübe edilmiş olarak nefes alma makinesiyle olan ilişkisi gibi. Bir nefes alma hakkım yetsin diyorum ona. Hayat zaten bunu bana veriyor. Bu da yetiyor hani.

3 Mart 2008 Pazartesi

Sıdıka Nine


Hacı Zühtü Akkavak’ın eşi Selimoğulları’ndan Sıdıka Akkavak’ın anısına.

Yaşlı kadın, başında beyaz yemenisi, yemeninin altından dışarı çıkmış kınalı seyrek düz saçları, işaret parmağı ile orta parmağının birbirine dokunan yerleri beyaz, diğer tarafları tutulan sigaranın katranınından sararmış parmakları; hafifçe çıkmış kamburu, ayağında siyah çorapları, üstünde pazardan alınmış yumuşak deriden meshi ve cıslaveti ile yaşlı kadın -cizlavet, cislavet / gislaved denirdi o kara lastiklere, kışın ayağı hiç ısıtmadığı için bazıları soğuk kuyuya benzetirlerdi-;  o bizim Sıdıka Ninemizdi. Rengi açılmış kalın kaşları, kanı çekilmiş, yaşlılıktan yanakları içeri çökmüş beyaz yüzünün buruşuk ve sarkmış derilerini yüz kemikleri neredeyse taşıyamıyordu. Damarlı ve üstleri yaşlılık lekeleri ile dolmuş elleri kibriti yakarken, sigarayı tutarken titrerdi. Uzun bir örgü etek veya babaannemin elle çevirdiği veya bize çevirttiği ayaksız dikiş makinesinden bir iki prova ile koyu renkli çiçekli, yapraklı Nazilli basmasından diktiği, beli büzgülü elbiselerden biri olurdu üstünde. Üşümemek için giydiği bir hırka ile tamamlardı giyimini.

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle ...