Ses Kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ses Kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2023 Perşembe

Demek ki

demek ki her gün yoruluyoruz
her gün tükeniyoruz
demek ki hepimizin şikayeti var
yorgun olmaktan

yollara çıkmış olmaktan
otobüslerden
metrodan şikayetimiz var
kalabalıklardan
sıkış sıkış dolmuşlardan
boş geçen taksilerden
yola atlayan yayalardan
alt geçitlerden
üst geçitlerden
yürümeyen merdivenlerden
çalışmayan asansörlerden

demek ki her sabah yorgun uyanıyoruz
yorgun girdiğimiz yorganların altından
hava bulutlu
yorgunluğumuzun sebebi
yağmur yağmış sabaha doğru
hah işte yorgunuz bugün de
uykulardan kalktık yorgun
yorgun uykulu bir müezzin sabah ezanı okuyor
rüyalar yormuş 
merdivenlerini tırmanırken eski bir apartmanın

dinlenmek bile yoruyor bizi
dinlenmek
dinmek 
arkası kesilmek yani veya sona ermek
durmak nasıl derseniz
bitmek 
geçmek olabilir
demek ki yaşamak yorulmakmış
yorgun olmak doğuştan yeteneğimiz 
sonra onu konuşma huyumuz

kupaların rengi değil
kahvenin kendisi
yürümek değil
durmanın kendisi
yatmak değil 
uyumanın kendisi
anlatmak değil
kelimelerin kendisi
yorulmak hiç değil
yorgunluğun hissi
demek ki her gün yorulmamızın sebebi

aklımızdan  geçirdiklerimiz
kafamıza taktığımız her şey
demek ki yorgunluk her gün bir şey
tükenmek
bitmek
bitkin düşmek
tekrar ayağa kalkmak
tekrar uyanmak
tekrar yorulmak her gün 

demek ki yorulmak her gün kaderimiz

21 Ekim 2023 Cumartesi

Cumartesi

cumartesi

bir yere yetişme telaşım yok
kahve presliyorum iki bardaklık
birazı soğumalık birazı içilmemelik
                    - bekleyecek unutulacak

10 Eylül 2023 Pazar

İlk cinayetim

ilk cinayetim o halde sen olacaksın
ay doğacak önce
ilkin ışıklarını tutsak edeceğim karanlıklarla
ayıracağım kemendin ilmeklerini renklerinden
sonra siyahlara boyayacağım sesleri
ıpıssız limanlarda sallanan yelkenlilerin
nöbetlerinde yakamozları yakacağım tek tek

artık cinayet saati gelmiştir
yalnızlıklarını serpeceğim ayaklarının dibine çiğneyeceksin
sisler dağılıverecek
ışıyacak çelikte ayın parlaklığı
zor olmayacak 
kapatma gözlerini

dümdüz bir çizgi olacak alnından kanayan ay
ümitleri tükenecek verilemeyen nefeslerin
niye öldürecektim seni
yavaşça unutacağım
açılırken avuçların ölümün yalınlığına
niye öldürecektim seni
ılgınlar gibi savrulacak dere kıyılarının yelinde ruhun


nihayet ilk cinayetimsin

Kapattım gözlerimi

Sokakların cızırdayan bir akşamında
Yakıyor çöllerimi susuz bakışların
Esirliğime kapanıyor yollar
Yıllarından ayrılmış bir mağara adam
İnsan dediğin kimdir nedir ölüm
Karlı dağların son limanlarında
Köhne bir gemiye demirlenmiş: tenim

Gecelerin ve hayaletlerin med cezirindeyim
Su dağlarının altında bir granit heykel gibi
Ölümleri hazırlayan mevsimler
Zamana sarılmış yollarıma geçit vermiyorlar
Sabaha daha çok var kapattım gözlerimi
Hücrelerinde sana sığındım
Hayata kaçarken öldü: bedenim

hepsen

gizli saklı sevişmelerdi kuytularda

hepsensiz seslerden devşirilen

evlerin boşluklarını dolduran

vurgundu ölümüm

vasat saatlerim

çıldırdı kaçışlarımdan

hepsensizlikle örtülmüş cesettim
yağmurlar zamansız düşmüş
insan eskisi bedenime
lime lime hırkanın siyah dokunuşu
hepsensizlikleri giyiniyordum

aylak bir gece
karanlık kollarını açıyordu
hepsensiz dökülüşlerine
şişelerce zehrin sızıntısı
hepsensizliklerimi fısıldıyordu

yorgunum

ışıklarımı da söndürdüm

hepsenle

hepsensiz kalırken

bildiğim bir şey yok

bildiğim bir şey yok
hep tekrarlardayım
bilinemezlerin kıyısında

bildiğim bir şey yok
hep aynı yollardayım
şu karlı dağ mıydı
son geçtiğim

bildiğim bir şey yok
hep kapıların eşiğindeyim
dalgalar bir türlü bitmedi
neredeyim

bildiğim bir şey yok
hep görüntülerin önündeyim
izleri silinmiş acıyor
ökse yerlerim

bildiğim bir şey yok
hep öfkelerin fısıltısındayım
sözler ateşlere yıkılmış
ruhların gömülerindeyim

bildiğim bir şey yok
öylesineyim
öyleyim

9 Eylül 2023 Cumartesi

kaldırıp ... kendimi

- Attila İlhan'ın öldüğü gece ...
kaldırıp fırlattım kendimi
uçurumlar mıydı
boşlukları mıydı yüreklerin
kaldırıp fırlattım kendimi

akşam bir şairi susturmuşuz
sabah bir türkü dindirmiş yalnızlıklarımızı
resimlerin değiş tokuşunda
karışmış parmaklarımız
senin avuçların mıydı
kaldırıp attım kendimi

çiğnenmiş topraklar mıydı
düşlerimiz
işgal edilmiş yurtların
bitkin karacaları
nadası hala bitmemiş
bir beklemenin yorgunluğunda böcekler
senin saçların mıydı
kaldırıp astım kendimi

yoruldun mu yorulmak olmaz yollara
yığıldın mı yığılmak olmaz ateşlere
sağıldın mı sağılmak olmaz bulutlara
senin gözlerin miydi
kaldırıp yaktım kendimi

korkuyorum korkuyorum kelimesinden
sisler inince kurtlar çıkıyor inlerinden
yoklukların talanında gecelerimizden
sana sığınmalarım mıydı
kaldırıp yıktım kendimi

camların karanlıklarında
canların sırı sıvanmış
ökse miydi uzaklıkların sana takılmış
senin yokluğun muydu tetiğim
kaldırıp vurdum kendimi

değil

burnumda çiçeklerin kokususun
kokarsın gül gül değil
bela çiçeğim
pusulamın kutbusun
kundaklatırsın baharı atom barutuna
kardelenin ateşi ateş değil
kışı kış dağı toros değil

bir bahar ki bahar
iklimi kan küstüren bir kargaşa
geçişi yel koşuşu yel saçı yel
kırlangıcı kırlangıç fırtınası fırtına
kilim gibi dokurum günlerini ilmekler boyu
kılavuzun eşya
göğe vuran kanadı turnanın
selam değil kelam değil

mumu biter gecenin
sabahla buğulanır cam ayna
yüreği aşındırır zaman
parçalanır koza
çatlak dudak sırça değil kadeh değil
aynaya uzatsan elini ey saki
senin suretin soğuk sana
sen sen değil ağırlığın ağırlık
cam can değil

döndükçe gün mevsim dökülür yardan
anıların toplandığı yer göl değil
uçurumun sur değil
ey sevgilinin gönül meyhanesi ey han
kapıların kapanıp kesildi mi suların
sev demekle sevmek kolay değil
öl demekle ölmek kolay değil

ay'la

uzun bir uykunun bölünmüş soğukluğu ısınmaz ay’la
kuşatılmış bulanık bakışlı gözlerin örülmüş hıncıyla hiç

nice zamandır nazarlara kapalı
gizlenmiş kuytulara
çamurlarda bataklık çiçeğinin kokusu
bir gecede durulmaz ay’la
ilmeğin boğduğu solukların talanıyla hiç

limanları lanetlenmiş korsanlar
çürümüş solukları
sağırlara ıslık çaldırmaz ay’la
nedenlerin kafeslerine
kıstırılmamak hüneri bir hiç

yorgunluklarını yüklenmiş dallar
tohumlarını patlatan kış sıcağına aldanmışlar
güneşten beslenen ay’la
paçavralaşmış boranların önünde
terlere bulanmış şarkılar bir hiç

hangi zamanların yağmurlarısınız
özlüyorlar kapanışlarını
avuçlara doldurulan ay’la
birikintilerde seken serçenin
yaprağa hasreti bir hiç

hangi zamanların rüzgarlarısınız
gümüş iplikçiklere sarınmış
bulutları süründürüyorsunuz
esiri oluyorsunuz engebelerin
üflüyoruz kurtuluşunuzu
bedenlerinize ay’la
sönüyor mum alevinde bir hiç

kovuklarımıza dönüyoruz
acele ve acil sokaklarımızdan
pencerelerimiz kapalı rüzgara
perdelerimiz zincirlenmiş ay’la
intiharımıza çektiğimiz tetik bir hiç

hangi zamanların yıldız aşığısınız
ışıklarınız kaç ışık yılı yolda yaşlandı
da gözlerimizdesiniz
öldüğünü bilmeyen
yıldız ölüsünden gelen huzme
nefesin kefenime döndü
söndü aynaların aksinde titreyen ay’la
keşmekeş şehrin yangını bir hiç

berfin bahar aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır.

uyanırdım

beklediğimiz kendimizdi gece nöbetlerinde
sabahları çıldırtan falezlerin uğultularında dalgalanırdık
ayakta salınırdık ama terketmezdik düşleri
uykuyu yaşardık görüntüler silinirken
bulanıklaşıp giderken

denizlerin oyduğu kayalardı çöktüğümüz dehlizler
kelimeler saplanırdı kadınların dudaklarından dökülen
boşluklarım kanardı usulca öperken yaralarımı bir dudak
bir dilin ıslaklığında ürperirdi sırtım uykuları çağırırken
yatışırdı kınsız kinlerim bakışım donardı soluğum kesilirdi
anlam kaybolurdu ses kalırdı nerede diye ararken ellerimi gözlerim

rüyalar sökün eder gelirdi gündüz mü gece mi uyanık mıyım uykuda mıyım
bilinmez kasabalarda açardım gözlerimi ama bu köşe şuradaydı bu yol buradaydı
her iz bırakmış anının mekanları kurulurdu sisler arasında
her yer tanıdık her yer yeni her yer uzak

ikindiler kırklanırdı kırk günlük bir çocuğun kırklandığı gibi
dört yöne havada gösterilirdi dört yol ağzında kurulan yeni düş şehirlerim
konakların hayatlarına bırakılırdı sonra gelecek duaları
ve siyahı delik deşik örtüler çekilirdi
kat yerlerinde derin yaralar açan
bir hançerin gülümsemesi yayılırdı eğri ağızlı
çeliği nereden hangi su verilmiş
hangi çekiçle hangi örste yassıltılmış bilinmeyen

rüyalarımda boğazım kesilirdi
bir hırıltı ve boşanan kan başım yaşar ölürdü bedenim
tanığı olurdum ölümün acının ve yığılışın
dışarıdan bakardım uyanmayı beklerken
o düş şehirlerime kırkikindi yağmurlarına fırtınalara
falezlerde uğuldayan seslere öpüşlere öpen dudaklara
sırtımı yalayan soğuk nefeslere ihanet ederdim

o hayata ve bir daha kurulamayacak olana
uyanırdım

kapı

kapı gümüş sırtlı keskin bir bıçaktı
oynaşıyordu bir açılıp bir kapanıp
kestiği yer kan akan düştü
göllenmiş kara bir kan ayın ışığını tutan
sızacaktı taşların arasından toprağa
neden kan neden toprağa neden sızdığı
bilinmeyecek bilinmeyecekti

kapının içeriye bıraktığı
gümüş ayna kırık tarak ağzı kör bir makastı
oynaşıyordu aksinde bir öldürüp bir dirilttiği
aşklarından kestiği saçlar
ki
-unutulmuş eski aşklarından kalan
toprağa düşüyordu perçem perçem
neden saç neden toprağa neden düştüğü
unutulacak unutulacaktı

kapı hafızasız "hazır ol"an bir balıktı
kim açarsa kim kaparsa kim çarparsa
kolu kırık pervazı çarpık tahtası kara demiri paslı
geleni sormayan gidene bakmayan
menteşeleri çıkmış eşiksiz odalar gibi
neden kapı neden orada neden var
sorulmayacak sorulmayacaktı

unutmak yok

günlerin kalıcı izleri yok
saatlerin damlalar gibi akarken
açtığı derin hendekler
arkana bakmadan giderken
el sallayan çocuğun havayı okşayan parmakları yok

bir otobüs seferinin saatlerinde
boşluğa yayılan karmakarışık sesler
suskunluk oluyor
geri dönüşün çakıl taşları
patikalarda belirsizleşen izlerde
günlerin adı yok

her seferde her suskun saat yeni
her suskun saat başka kefenlerde
her suskun saat silinirken zamandan
her takvim yaprağının intiharı yeni
şimdi dün eski çok uzak damgalı
yarının damgası yok
yarını kesen bıçak yok
yarının kanayan yarası yok
bir yarın nasıl damgalanır
seferlerine henüz çıkılmamış
saatlerin çetelesi tutulmamış
yarını damgalamak yok

düne simdiye sığınakların boşluğuna
dönüp baktığımda ihanetimizi görüyorum
bir gün öncemize
bir yıl öncemize
bütün öncelerimize
yüzyıllar önce başlamış ve süren göçlerimize
uyanmak gözlerimizin bulanıklığında
zihinlerimize kelepçelediğimiz anılarımıza ...
kelepçeler ki
ince soğuk ayırıyor bizden
terkettiğimiz günleri
buz tutmuş parmaklarımızın soğukluğu yok
bir bardak çaya hasret titremelerimiz yok
bir nefes duman çekişimizin heyecanı yok
ensemizi öpen dudakların ıslak dokunuşları yok
ellerimizin kavuştuğu yağmurların serinliği yok
bir susam tanesini bölüştüğümüz serçenin sesi yok
dudaklarımızla dindirdiğimiz
başka dudaklardaki acılar
zehre teslim olmuş dilimiz
dönmeyen kelimeler yok
nelerden vazgeçmişiz
nelere dönmüş sırtımız
her gün yeni bir uyanmak
yeni bir anı tutsaklığı
ayrılmış bölünmüş bir parçalanma
kelimeler yaşarken hisler gömülmüş
her yeni gün yeni bir ihanet
kendimize itirafımız yok

aşklarımın ölüm saatleri geldi tik tak tik tak
bir yelkovan yalnızlığına akrep sokması
sığınaklarım boş
boşlukları kendimle doldurmaya gidiyorum
rüyalarımdan uyanıp kelepçelediğim görüntüler
içimde bir ses fısıldıyor:
kelepçelerin içinde yaşayanları
unutmak yok

7 Eylül 2023 Perşembe

kayıtlarımı düşün hayatınızdan

kayıtlarımı düşün hayatınızdan
defterlerden
kütüklerden
listelerden
silin tüm bilgilerimi
adımı
soyadımı
doğduğum yeri
tarihimi
çıkarın hayatınızdan
anılarımı
size dair olan nem varsa
bilgilerinizi alın sizin olsun

biriktirdiklerim
üst üste koyduklarım
sevda zehirleriniz
düşlerimin kelepçeleri
ruh kapanlarınız
aşk masallarınız
okul sıralarınız
sırlarınız
sınırlarınız
hesaplarınız kitaplarınız
nutuklarınız
idealleriniz
sistemleriniz
öğretileriniz

siz yapmazsanız ben yapacağım
yırtacağım afişlerinizi
yasa kapaklarınızı parçalayacağım
dosyalarınızı engizisyon ateşlerine atacağım
marşlarınızı çiğneyeceğim
bayraklarınızı indireceğim
gökyüzünün maviliklerini kirleten
yol tabelalarınızı kaldıracağım yollarımdan
etiketlerinizi yapıştıracağım ağızlarınıza

geleceğimi kaldırın planlarınızdan
umutlarım benim umutlarım
beklentilerim benim
yelkenlerim benim
vapur düdüklerim
tren çığlıklarım
menzilsiz otobüslerim
bisikletim
motosikletim benim
ayaklarım benim

yürüyeceğim yollardaki
denizlerimi bölmeyin
durdurun sularımdaki kanamayı
dağlarımı sınır yapmayın
göçerlerim
gezginlerim
yolcularım
bir yurttan bir yurda göçsünler
bir sınırdan bir sınıra biçmesinler kimliklerini
gökyüzümü parçalamayın metal kanatlarınızla
delik deşik etmeyin ömrümü bombalarınızla
bugünümü esirleştirmeyin saatlerinize

takvimi yırtacağım bakın sözüm olsun
saatlerin yelkovanına akrebi sokturacağım
felç edeceğim saniyeleri
asırlara çevireceğim
yalnızca gündüzler olacak
yalnızca geceler olacak
gecenin bitimine sabah denecek
gündüzün geceye kavuşmasına akşam
en tepedeyken güneş öğlen olacak
başka bölmeye gerek yok günlerimi
bana yeter

biriktiricisi değilim hayatımın
kitaplarımı dağıtırım dostlarıma
sözlerimi
ezgilerimi
plaklarım alın sizin olsun
beni anın dinlerken
o da gelirse içinizden
ben kafamdaki seslerdeyim
ben kafamdaki sözlerdeyim
yollardayım
beni bağlayan hiçbir şey olmamalı hiçbir yer

çocuklar büyüdünüz hepiniz
kendi kanatlarınızdasınız
kendi yollarınızda
kendi yarınlarınızda
kendi çığlıklarnızdasınız hayatınızın
ister bir tamirci
ister atomu parçalayan
ister bir sevgili gibi sararsınız hayatınızı
ister bir düşmanmışçasına nefret edersiniz benden

saçlarım takılmalı yalnızca dallara
güneşin kızgınlığı yakmalı tabanlarımı
yürüyüşündeyim hayatımın
çanlar
çalıyor kulaklarımda
ziller
nabız atışları tik tak tik tak
titremeler alıyor bedenimi
gömün tüm kılavuzları
pusulaları
haritaları
kilometre taşlarını
yüklerinizi gömün
baltalarınızı  
silahlarınızı gömün
öfkelerinizi
hınçlarınızı
hırslarınızı
öldürmek oralarda işte hayatı
yok etmek oralarda işte hayatı
bir gergedan yalnızlığına çekilin benim gibi
bir fil seferine katılın yüzyıllar sürecek
bir kaplumbağa yavaşlığına getirin soluklarınızı
okşayın yüreğinizi kaburganız üstünden
attığını dinletin avuçlarınıza
bir çocuğun göğsüne dayayın başınızı
süt kokusunu çekin içinize
ve onun
biraz sonra
öleceğini düşünün
ölenler gibi
hareketsiz bedenini düşünün
kıpırtısızlığını
sertleşmesini
soğumasını düşünün
nefesleriniz insin
karnınız çöksün
gömdüklerinize bakın
barışınızın
bir günebakan gibi size döndüğünü görün
güneşine döndüğünü
güneşin siz olduğunu görün

resimlerimi yırtın
profilden
gülümseyen
kravatlı
ceketli
ciddi
vesikalık

yalnızca öylesine
bir mitingde yürüyen
bir bardak biranın tokuşturulduğu masaların
otobüslerde cam kenarlarından
senden habersizce seni taşıdıkları
resimler kalsın

gökyüzü
gökyüzü
mavi
beyaz
bulutlu
sisli
gökyüzü
sana bakarım
gündüz güneşim aydınlatır seni
gece ayım
yıldızlarım
hiç yoksa bir çakımlık kibritim aydınlatır seni
yüksekliğin başımı döndürüyor
altında yürümek
sonsuza dek
dağlara tırmanmak
denizleri kıyılarınca adımlamak

nehirleri kaynaklarına dek keşfetmek geliyor içimden
bir ağacın altında ekmeğimi bölüşmek
suyumu çiçeğinle paylaşmak
sigara dumanımı savurmak göğsüne
bir bardak çayını
terminallerin bekleme salonlarında ayakta
duvara dayanmış içmek
otların kokusunda uyumak
sineklerin okşayışlarında uyanmak yollara

yüksekliğin başımı döndürüyor
kuşlara baktıkça yükseliyorum
ağaçların tepelerindeki meyveleri kıskanıyorum
senin göğsüne dayamış başlarını da salınıyorlar rüzgarla

esirgeyen
bağışlayan
kucaklayan
gökyüzü
mavi
beyaz
bulutlu
sisli
gökyüzü
yüzüm sana dönük
arınmak istiyorum
kimliklerimden
yoksunluklarımdan
kinlerimden
kucakla ben
savur küllerimi
denizlere
dağlara
ovalara
tarlalara
ormanlara
göllere
ırmaklara

bir kuru gülümseme yeter bana
bir kuru ekmek gibi
ufalandıkça kırıntıları çoğalan
çoğaldıkça ufalanan üreyen bir tebessüm yeter bana

bir merhaba yeter bana
bir iyi geceler öpücüğü yeter bana
ensemdeki bir soluk ürpertisi yeter bana

cüzdanlarınız
banka hesaplarınız
kartlarınız
itibarlarınız
sözleşmeleriniz alın sizin olsun

sözlerim
seslerim yeter bana
onu duyacak bir çift kulak
onu okuyacak bir çift göz
onu dillendirecek bir ağız
onu savuracak bir nefes yeter bana

biçimleriniz
formlarınız
formalarınız
kapaklarınız
uzak dursun benden

kirazları yeryüzünün
erikleri
vişneleri
kayısıları
elmaları yeryüzünün
doyuracak beni

kaynakların acı sularını kana kana içeceğim
çam kozalaklarıyla oynayacağım
çakımla kamışları soyacağım
şehirlere gireceğim ve şehirlerden çıkacağım
kasabalara köylere gireceğim ve çıkacağım
belki bilmem köpeklerle dost olacağım
beni tanıyacaklar ve başlarını çevirip gidecekler
adım yok
sildim ya
kimliğim yok
kütüklerden düştüm ya
evim gökyüzünün altı ya
kendilerinden sanacaklar beni

haydi
kayıtlarımı düşün hayatınızdan
silin tüm bilgilerimi
çıkarın hayatınızdan beni
geleceğimi kaldırın planlarınızdan
denizlerimi bölmeyin
durdurun sularımdaki kanamayı
dağlarımı sınır yapmayın
bugünümü esirleştirmeyin saatlerinize
biriktiricisi değilim hayatımın

resimlerimi yırtın
bir kuru gülümseme yeter bana
bir kuru ekmek gibi
ufalandıkça kırıntıları çoğalan
çoğaldıkça ufalanan üreyen bir tebessüm yeter bana
bir merhaba yeter
bir iyi geceler öpücüğü
ensemdeki bir soluk ürpertisi yeter bana

sözlerim
seslerim yeter bana
onu duyacak bir çift kulak
onu okuyacak bir çift göz
onu dillendirecek bir ağız
onu savuracak bir nefes yeter bana

30 Haziran 2023 Cuma

gecelerden gelen

anlat parmaklarının suskunluğunu
seninle şarkılar koyulaşıyor
düğümlenirken su
genişlet kendini.

anlat dışa dök yaprağını
kapat gözlerini
durdur şarkıları
ses istiyorsan
anlamadığın kelimeleri doldur odana

bir ucundan tut yanında yatan gecelerin
sonrasını paylaşırız
iç konuşmalarımız susar
o vakit gücümüz budur der
dünyalarımızı durdururuz

dünya sen olmuştur nasıl algılıyorsan
ne istiyorsan ne görüyorsan
dünyandır bir anlıktır
yüzyıllar sürecek gibi gelir
sonra kaybetmekten
tekrar yaşayamamaktan korkarsın
dünya konuşuyordur seninle
şarkılarını dinlerken

sıkışan bir şey yok
yutkunmamızı engelleyen bir yumruk yok
ışığa tutunuyorsun
uçmaya başlıyorsun
başka dünyalara doğru
ta uzaklardan
uçurumlarına
kıpırtılarına
pırıltılarına
seslerine
pür dikkat kesilmiş çırpınan kanatların

susuyorsun
cırcır böceklerinin sesleri doluyor içine
sen bir cırcır böceğisin
sıyrılmışsın iç seslerinin
bunaltan tekrarlarından
başını yerden kaldırıp
bulutlarla örtülü
dağların saçlarını tarıyorsun bir uçtan uca

mesela pencere kenarındaki koltukta oturuyorsun
gözlerini kısmış
camdan dışarıya
taşan ışıkların peşi sıra
dolaşmaya çıkıyorsun
klakson sesleri
otobüs homurtuları
sarhoş naraları
açılan kapılar
asansör gürültüleri
arkadaşların

dünya uzaklarda
yüreğinde ezgiler
sevinçler
kederler
dolaşıyorsun geceleri
dünyanın adım adım
gecelerinden gelensin
kelimelere

temmuz 2007 - şubat 2008


28 Mart 2022 Pazartesi

olan bu

olan bu
yalnızca olan var
kimse yok şimdi
haftalar yok
ben yok oldum 
bitmeyen gecelerden
bir şeyler beklemem nafile
kapıların önünden geçmem
parklarda dolaşmam nafile
günahkarım yakarmam nafile

haftalardır yakınmadan
kendimi boşluğun kamçısı ile kırbaçladım
bir çocuk ağlıyor
oyuncağını kaybetmiş
bir adam kelepçeli elleri
vurulmuş
bir yokluktan bir boşluğa dönüştüm
her şey arapsaçı çözülür
kitaplar biter yenisi çıkar
arkamızı döner gideriz
ellerim ceplerimde
arkamda tanıdık olmayan gözler
beni ben izlenmekteyim
akşam
kanepeye kıvrılırım
sızarım uyurum
uyanırım tavana takılır gözlerim
ne yaptığımı düşünürüm
ama bilemem
yalnızca olanlara bak der bir hikaye
hiç sonu yoktur hikayenin
olanlar vardır

ben terkettim kendimi 
itiraf ediyorum
satırlar yazıyorum
aryalar dinliyorum
yıkandım ve arındım 
günler sonra
dışarı çıkacağım
kalabalıklara karışacağım
her yüzde geleceğe dair aradığım
-çizgiler, kilometre taşları
siliniverecek zihnimden

tertemiz tenim
gözbebeklerim
birdenbire ve aniden
unuttum
çekip çıkarmak gelmiyor içimden
yıllar sonra yanmış çıraları
-yakıcı alevlerden isli uçlara
kumda söndürülmüş
düzlenmiş çöl kıvrımları
kum tepelerinden 
kum tepelerine sıçrayışlarım
kahkahaları arkama almışım 
dönüp gittim 
mezarlardan mezarlıklardan
ilk günün yıkıntılarını onardım 
kalan taşları kaldırırken

tekrar duysam kahkahaları 
mahşerimde karşımda
biz buradayız deseler sesler
ben sizi gömdüm diyeceğim
bir kılım dahi kıpırdamayacak
bir hücrem bile
olan bu

25 Eylül 2020 Cuma

zırh

zırhımın altıdır 

düş ırmakları 

ne sıkı perhizlerle pekiştirilmiş

-usul usul dokunarak açılıyor çocukluğum


yassıtılmış

dövülmüş hınçlarım 

nerelerden geldiniz

nerelerde beklendim


köpekler havlıyor 

türküsü çalınıyor şu ovada 

tezenesine sesler konmuş abdalın

denizlerin rüzgarı esiyor


sokaklar sanki terkedilmiş kasabalardan geçiyor 

savrulan gazete sayfaları 

mazota bulanmış bezler 

ter kokularını savuruyor 


tabelalar gıcırdıyor 

karanlık evler 

ışıkları kesilmiş odalar 

gölgesi büyük kendilerinden

seslerden ses 

hayaleti uzun soluklu cümleler

anlamlarından ayıklanmış 


çıkıyorum hayatlardan 

yollardan yazacağım

yüreklerin serinliğini

içimde büyüyecek 

ses genişleyecek

çoğalacak kök salacak

nilüfer çiçekleri

ekeceğim gülümsemelerle

öpeceğim 

dua edermişçesine çocuk avuçlarını 

kalkarken göklere 

dağılacağım odalara 

hava alınan zerrelere

yükleyeceğim kendimi

nefeslerde çözülecek zırhım


mendiller  -sallanan 

yazmalar  -başa bağlanan

kuşaklar - bele dolanan

türküler şarkılar -söylenecek

ve ölümün bekleme salonlarında 

-unutulanlar

paslı tetanoz bir ömür 

-zamanın bıçakladığı

kanlı derimden

geriye kalan

kimseler olmayacak 

yüz

bir bahar yorgunluğunda 
odama şarkılar dökülüyor radyodan 
kimseler yok odamda 
şarkılar kulaksız kalmış 
çerçevelerinde resimler ağırlıksız yalnızlıklarından

iş olsun diye kapatıp gözlerimi 

bir yüz çiziyorum yattığım yerden 
önce bir oval yuvarlak çenesini şekillendiriyorum 
köşeli ve güçlü bir çene 
hafif bir gamze yerleştiriyorum dudaklar kalın ve dolgun 
alt dudağa biraz hüzün kıvrımı 
burunla üst dudak arası geniş 
dudakların iki yanına uzun birer çizgi atıyorum 
bir taraf gülmenin oynaklığına sahip 
diğeri kaskatı donmuş acıdan 
yanaklara belli belirsiz oyuklar  uçuk izleri 
çıkmış elmacık kemikleri üstlerindeki derileri sarkık yapıyorum 
burun kemikli ve uzun yay gibi kıvrık değil 
kemer kısmı geniş ve düz 
gözlerle birleşen yerlerde derin oyuklar var 
gözyaşlarının biçimlendirdiği 
kısılmış bir çift göz karası neredeyse beyazını kaplamış 
kirpikler gölgeleştiriyor göz bebeklerinin parlaklıklarını 
altları akşamdan kalmanın torbaları 
yükleri yorgunluk ve uykusuzluk 
kaşlar yolunmuş uçları kıvrılmış 
kaşlar arası açık bir tek tüy yok 
üç derin çizgi taçlandırmış o boşluğu 
geniş bir alın çiziyorum 
şakaklardaki saçlar dökülmüş 
damarların seğirmesi görülüyor 
alında derin çizgiler okunacak 
bir yazı yazmıyorum 
saçlar aklaşmış yer yer kuzgun siyahı 
kulaklar kafaya yapışık meme uçları büyük

bir yüz çiziyorum yattığım yerden 
sonra boyuyorum yüzü 
kanı çekilmiş bir sarı sürüyorum geniş alanlara 
beyazlaşmış dudakları pembeyle işliyorum 
burnun gölgesini koyulaştırıyorum 
karanlıkla yüze hareket vermem gerekiyor 
döndürüyorum profilden birkaç rötuş 
arkasına geçiyorum biraz saç döküyorum 
enselere serpiyorum çıkıntılara 
saç kıran olmuş yara yerlerini örtüyorum 
döndürüyorum 
diğer tarafa ufak bir kesiğe dikişler atıyorum 
kanamayı kesiyorum 
mavileşiyor dikiş yerleri 
demiryolları traversler döşüyorum iplik iplik 
başını bir o yana yaslıyorum bir bu yana 
arkaya doğru kaldırıyorum başı 
bir adem elması yerleştiriyorum büyükçe gırtlağa 
çenenin altına bir apse şişliği ekliyorum 
baş parmak boğumu kadar bademcikler belli oluyor

açıp gözlerimi kör edici bir ışık sürüyorum 
güneşten alıp gözlere 
sonra tekrar yumuyorum gözlerimi 
“dur dünya ondadır” diyen bir şarkı 
yaban dillerden noktayı koyuyor yüze 
sönüyor nefret 
dönüyor hasret ertesi güne

bir bahar yorgunluğumda odama 
akşam dökülüyor pencereden 
kimseler yok odamda 
giysiler bedensiz kalmış 
duvarlarda gölgeler ağırlıksız gün ışıklarından

sonra yüzü soyuyorum yavaş yavaş 
önce derileri yüzüyorum yanık bronz boyalı sarkık gergin 
beyaz kanlı dokular damarlar 
ahtapotun kolları gibi sarmış 
tüm yüzeyleri 
dudakları kaldırıyorum 
eti çekilmiş dişler dökülüyor 
elmacık kemiklerinden boşluklar oluşuyor 
sallanıyor çene 
gözler içeri kaçıyor 
sonra buharlaşıp uçuyor kovuklarından 
alnın kemiği apaçık parlıyor 
burun boşluğundan fırtınaların homurtusu 
bir kafatası kalıyor elimde 
o öpülesi yüz yok artık 
arınmış süslerinden bir maske duruyor ortada 
kumulların süpürüp aşındırdığı bir çorak yamaç 
gözlerimde gerçeği görüyorum 
insan derisiyle kaplanmış yok oluşu

28 Şubat 2008 Perşembe

ey şair


ey şair!

ne idim der Nedim
aşık idim yandım şarkılarla
han idim indirildim tahtlardan
söz cambazı idim kirpiklerden akan yalıma
karanlıklara çerağ köşelerde serap idim
yolculara otağ lambalara fitil
içenlere su idim gönül kandillerine yağ
düşlerim kuş korkularım sicim idi
bostancı başının yağlı urganında boynum
sadabad’ımdan kaçarken yaşadığım korkum
ben yine ben idim
ben şair: Nedim



ey gönül!
ne idim der Galip
hava kabarcığından dünyalar kuran
mumun ak ışığına pervane olandım
meyhanecilerle meydanlarda
darağaçlarında sallanan bir ip gibiydi Galip
şarabın buharında uçuşan
içim bir yitik adaydı
ben vuslatın kayığında gönülsüz
küreksiz idim alabora olmuş yürek idim
kendinden habersiz
ben şeyh: Galip idim

Galibim! gömülürüm şarap kaseme
kaybolurum sadabad’ımda Nedimim!
ben ben oldum mu
gölgeydi akşam garipliğinde evvelim

batar güneş, kızıllaşır ufuklar
tahtasına çivilenmiş Spartaküs yalnızlığında
çarmıh sahiplenir
İsa’ya dar gelir İskender aynası
ölmektir ki tesbih tanelerinden
çekilen saatlere taşınır sabahım
ben ben oldum mu
nesnemin aksinde okunmamış kitabım

şehrin ayakları altında hayatın boşluğuna

kan sızarmış alnımdan

karanlığın düşlerini acıtan ilahilerde

derviş nefesleri

kuş kafeslerinde yankılanırmış

ben ben oldum mu

evvelim pusulanın kutbunda gölgeydi

24 Şubat 2008 Pazar

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle ...