Gölgelerimin Peşinde - Anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gölgelerimin Peşinde - Anlatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2025 Salı

Bulutların uzak

Seni özlüyorum ve arıyorum. Bulamıyorum ama yine de umudumu yitirmiyorum.

Nemli ve sıcak bir gün. Uzun zamandır, ilk kez, iş gününde dinlenmenin keyfini çıkarıyorum bugün.

Ama bunun gelip geçiciliği her aklıma geldikçe onun rahatlığı batıyor.. Asfalt sıcağını aşındırıyor ayaklarım.

Sessiz sedasız kıvrılıp giden yol kimleri kimlere bağlamaktadır?

Yokuşuna çıkmaya başlayan bir ömrün çırpınışları... Düşlerde saplantılarımız, uyku konaklarımız. Otobüs koltuklarında yan yana yaşanan yalnızlıklar. Vadilerin rüzgârla, yağmurla, sıcakla ve soğukla oyulmuş derin kertikleri, mağaraları. Kazınmış ve taşınmış ovalar. Nehirlerin sığınakları dağlar.

Güneşin yakıcılığında patlayan çöl fırtınaları.

Yoksulluklarını bir giysi gibi taşıyıp onu gerektiğinde soyunmasını bilenlere gıpta ile bakıyorum.

Gündüz yaşadıkları gibi akşamlarını soyunmak yataklarına.

Mavi bir günü taşıdım sırtımda. Sanki seni yüklenmişim gibi. Mavi bir günü sürüklüyorum ömrüme, çekiştiriyorum yoluma, saklıyorum anılarıma. Seni sevmenin kolaycılığından “seni seviyorum” demenin merdivenine tırmanıyorum.

Bulutların uzak.

Bu işte.

Mavi bir günü yükledim sokaklara. Kaldırımları süpürdüm. Yoğunluklarını yitirmiş ışıkların ortasından geçtim, içimde izdüşümleri mavilerin karaya döndüğü.

Parkları dolaştım, ağaçları arşınladım karışlarımla, suları avuçladım, çimenleri kokladım, sen oldun da doldun bana.

Mavi bir günde sanki sırılsıklam bir sağanakmışçasına olgunlaştın yağmurlarımda. Sen olup akmaya başladım çizgilerimden. Kelimelerimden sızdın. Seni yoğurdu zaman bağrımda, beni azaltırken.

Gözlerim kamaştı, deşildi yaraları ruhumun, irinler aktı oyuklarından. Kirli bir yıkıntıdan ayıklandı düşlerim. Sen yağdın ay gibi üzerime.

Seni seviyorum Gölgem.

Mektup

Uzaklardaydım.

Uzun zamandır elime kalemi alıp mektup yazmayı böylesine içim çekmemişti.

Günler geçip giderken fark ettirmeden insanı da dolduruyor. Bir yokluyorsun kendini söyleyecek ne çok şey birikivermiş. Albenisine kapıldığın duygular, olaylar, insanlar...

Nereden başlayacağını bilemiyorsun. İşte hayatın çok boyutlu ve alıp götürüveren özü bu. Çevrimine kaptırdınız mı kendinizi kurtarmak için büyük çabalar gerekiyor.

Masada yazılmayı bekleyen mektuplar, okunmak için sıralanmış dergiler, kitaplar, kupürler, bildiriler, fotokopi ile çoğaltılmış makaleler... Açılmak ve tartışmak için kısa notlarla belirlenmiş fikirler, nikotinin keskin kokusu sinmiş, yıkansa da temizlenmeyen küllük, çay dolmayı bekleyen bir bardak. Fokurdayan çaydanlık. Gazı kaçmış yarım şişe bira...

Geçmiş günlerin aniden bastırıveren anı sağanağı en küçük bir çağrışımı dahi kaçırmıyor. Kulaklarımın pasını silen ezgiler...

Mektup yazmam gerekiyor. Ciddi, yüreğimden akan, sırça avuçlara dolan mektuplar.

üçük ayrıntılarımı, masamı, dağınıklığımı, boş vermişliğimi, derbederliğimi değil... İşimi, arkadaşlarımı değil... İnsansızlığımı yazmalıyım...


Akşamların güneşe vedasından bahsetmeliyim mektubumda. Ağlamaklı gökyüzünün güneşe vedasını. Sararan ve kızaran ufukları maviye boyayan bulutların düş bozumlarını yazmalıyım. Düş bozumlarının karartmaya duruşunu.

Ellerimden kopup gelen seğrimeler silsilesini. Parmaklarımın titreyişini... Sarhoş gibi; tutulan, parmak arasına sıkıştırılmış bir dal sigaranın duman savurduğu ufukları yazmalıyım.

Bugün Pazar

Bugün Pazar.

Ama bugün de iş var. Düz ovanın ortasında güneşin altında nikelajlı depoların üstünde yansıyan sıcaklık ve aydınlık gözleri kör ediyor.

Binalar yavaştan yükseliyor. Beton mikserleri gidip geliyor.

Kalıplar sökülüyor... Kalıplar çakılıyor.

Sesler ne yazık ki ne ter kokusunu ne çimento, kum, ne de kireç kokusunu taşıyor yanıma... O gece kendi şarkısını söylerken bıraktığım sardunya kokulu öpüşleri olan adını bilmediğim, sormadığım, sormayacağım o hüzün bakışlı kadının kokusunu taşıyamadığı gibi.

Bugün Pazar.

Diğer günlerden ayrımsız. Girişler, çıkışlar, puantajlar, ödemeler, yazılar, raporlar, kamyonlar, araçlar, ecza kutusu, kırtasiye dolabı, daktilo şıkırtıları, çay bardakları, tepeleme izmarit dolu küllük...

Sıradan işler... İşler sıradan bitiyor... Ama onlarsız yürümüyor şantiye...

Ben nasıl yürüyorum oysa.. Yüzleri görmeden, farketmeden, saçları koklamadan, nefesleri ensemde hissetmeden ve fısıldayan sesleri kulağımda duymadan ben, insansız nasıl geçiyorum zamanın çemberinden biliyor musun Gölgem?

Zaman sensiz duruyor benim içimde.

Akıp giden yalnızca koparılan, cildinden, yapışkanından ayrılan, sonra buruşturulup atılan takvim yaprakları.

Sen olmasaydın

Sana şükürler olsun.

Sen olmasaydın, sen olmasaydın, düşlerin olmasaydı, bozkırın ortasında, bozkırın ortasında... Gece üçlerde olmasaydın... Beni ne titretebilirdi ki? Hiç bir şey...

Gözyaşlarım mutluluktan oysa. Oradaki haykırmalarım mutluluk çığlıkları. Anlamadın mı? Anlamıyor musun?

Bir irin değil deşilip çıkan, bir pislik değil üzerine neşter vurulan. Bir hayat. Yaşanmışlığı göze alamamış bir korkaklığın hayatı.

Korkak olan ben, hayat duruyor oralarda... Bekliyor kim gelirse gelsin diyor, ben buradayım diyor. Sen o hayatın tetiğini çektin işte. Sonuna kadar yaşanası bir hayatın naftalinlenmiş sandıktan çıkarılışı yaptığın.

Sana bağırdım. Suç bastıran çocuklar gibi, hem suçlusun hem de güçlüsün denilenler gibi, bağırdım.

Ama o bağırmada bile sana şükranlar vardı. İçin acımasın. Benim hiç acım yok. Anla.

Sen olmasaydın o dalgalar çarpmaya başlamayacaktı beynimde tekrar. O yosun kokusu gelip oturmayacaktı içime, uğultular dindirmeyecekti hasretlerimi.

Şimdi dışarıda hışırdayan ağaç bir deniz esintisini taşıyor bana. Şimdi çıkacağım sokağa gidip nargile içeceğim. Onca yılın ardından ilk defa denizi taşıyacağım nefeslerimde.

Hayat devam ediyor.

Denizler bekleyecek beni, seni. Merak etme o hiç bir yere gitmez. O sabrın ebedi tanığıdır. Bekler yaramaz çocuklarını. Yeter ki sen onu zorlama.

Onunla uyumlu ol. O sallanırsa sen de onunla sallan, durursa sen de dur. Rüzgârına karşı durma. Onun rüzgârını arkana al. Sabahında üşümezsin tüm bedenini koyuver kucağına. İşlerini yap. O da işleri yapıyor, yapacak.

Ben işlerimdeyim, hayatların en içinde, şah damarın zonkladığı yerde. Gözlerdeki merak, heyecan senin üzerinde. Ellerin titremesin.

Ben yollara vuracağım tekrar. Artık denizime gitme vakti yaklaştı. Bunu anladım.

Sen olmasaydın ipim çekilecekti.

Deniz bekliyor. Bekledi ve bekleyecek. O mavilikte ruhumuzu serinleteceğiz sonsuza kadar. Onun düzlüğünde ve onun öfkesinde. Uzağı yakın yapacak bu düşlerin... Ne güzel... Hep bu düşlerinle ol.

Beni mutlu ettin ya yeter... Gölgem!

Günaydın

Günaydın.

Yine bir sabah olmuş. Yine radyolar televizyonlar açık. Havada bir uçak, helikopter sesi. Bahçede çalışan fıskiye. Çimenler sulanıyor. Kuş sesleri. Çalınan ziller. Sucuların bağrışları, süt dağıtıcısının klakson sesleri…

Günaydın.

Otobüsler, dolmuşlar geçiyor salkım saçak insan dolu. Yürüyenler, geç kalanlar, yeni uyumaya gelenler, nöbetten çıkanlar… Spor giysileriyle yürüyüşe çıkanlar, koşmaktan dönenler.

Günaydın.

Kediler geçiyor karşıdan karşıya. Çocuklar topa çıkmışlar. Bisikletler. Karşı binada bir kadın çamaşır asıyor balkona, biri bir şeyler silkeliyor. Yaşlı bir adam balkonda çiçeklerini suluyor. Site görevlileri kaldırımlara sarkmış dalları buduyorlar. Sokak köpekleri gecenin yorgunluklarını ve boş karanlık yolların itliklerini bir yerlerde dindiriyorlar. Ta uzaktan atölyelerden demir sesleri, sirenler… Metronun sarsıntıları geliyor gözlerime.

Günaydın.

Yine birileri bugün konuşacak, yine birileri gelip gidecekler. Yollar tutulacak, asansörler çalışacak, klimalar açılacak ve kapanacak ve açılacak ve kapanacak. İmzalar atılacak. Paralar bir o yandan bir bu yana. Bir o hesaptan bir bu hesaba. CNC tezgâhları uğuldayacaklar, tornalar dönecekler, frezeler demirleri delecekler. Delik deşik olacak demir. Ömürler gibi.

Günaydın.

Hastaneler dolacak ve boşalacak. Sıcak bedenler girecek ve soğumuş bedenler çıkacak. Bir çocuğun dişi düşecek, bir çocuk düşecek, bir ayak kesilecek bir ciğer sökülecek, bir göz açılacak, bir kulak duyacak, bir nefes alınacak, bir yürek duracak. Bir kolonya gelecek, bir çiçek gelecek, bir süt gelecek. Ayaklarını sürükleyen bir refakatçi bahçeye çıkacak.

Günaydın.

Bir bomba patlamasında bir sevda doğacak, bir resme bakarken kadın resimdeki adam yolların tetiğine asılacak. Bir nehir kuruyacak gözlerde, bir baraj dolacak çöllerde, kurumuş çatlak bir dudak isimler fısıldayacak, boyalı bir dudak rakamlar sayacak görünmez ufuklara. Bir çocuk afişe aşık olacak, bir kaset kapağına çıldıracak. Mesajlar…

Günaydın.

Yüz yüze gelmenin korkusu birileri için, şimdi yüz yüze gelmemenin sığınağı olacak. Kaçışlar kapanmalara dönecekler. Kafelerde, publarda unutuşun ve bir daha hatırlamamanın, istemelerin ve vermelerin, almaların ve reddetmelerin canhıraş çekişmesinde anlar öldürülecek.

Günaydın…

Bugün ilk kez

Bugün ilk kez içim bir hoş uyudum öğleye kadar. Bugün ilk kez bir yumuşak tebessümle dolandım evin içinde. Hiçbir yere gitmedim. Hiçbir şey yapmadım. Bugün ilk kez kaygılanmadım. Bugün ilk kez içimde bir çiçeğin uç verdiğini duyumsadım. Bugün ilk kez sıcak su ile yıkandım. Sıcak suyun beni gevşetmesine izin verdim. Beni kasıntılarımdan, kaslarımdan çıkardı su. Onun altında dakikalarca durdum. Eridim suyun altında.

Bugün ilk kez dolaplarıma baktım. Ne var ne yok diye. Masamdaki kitapları, defterleri, notları kaldırdım. Yalnızca kafam var. Yalnızca boşluk var odamda. Bugün ilk kez Pink Floyd dinlemedim. Bugün ilk kez başka kanallara çevirdim radyomun ayarlarını. Dünkü, ondan önceki gazeteleri okudum. Sayfaları çevirdim acemice. Nerde kim varmış gibi bakarcasına.

Bugün ilk kez sanki sokağa çıkacakmışçasına hazırlanıyorum. Dışarıda çılgın bir yağmur var. Gökyüzü kapkara ama benim için ilk kez aydınladı yollar, sokaklar, evler, caddeler. Anlamların peşinde olmamak hünermiş. Bunu ilk kez bugün hissettim.

Zehirlerimden arınmış satırlar yazacağım bugün. Güzellikler damıtacağım kelimelerden. Umutlar taşıyacağım yapraktaki çiğden yansıyan ışıklarla. Dağları anlatacağım, haykırdığında cevap veren, dinleyen. Gölleri anlatacağım, denizleri, en parlak ışıklarıyla yüreğin içine giriveren yakamozları anlatacağım.

Hayatın kıvranışını değil coşkusunda oluşu söyleyeceğim. Balıkçıları değil balıklaşan umutları taşıyacağım sofralara. İyot kokularını, parlak yeşil gri sırtları, kuzuların melemelerini, köpeklerin havlamalarını dinleteceğim. Neşeyi nasıl çağırırmış büyücüler, şamanlar, brujolar, onları anlatacağım. Duman işaretlerini, yıldızlardan yol bulmaları, büyük ayıyı küçük ayıyı.

Bu sabah evrendeki ölü yıldızları topladılar. Bu sabah çöpler toplandı yollardaki. Bu sabah uykuların karabasanları çekildiler kendi yurtlarına. Bu sabah ölümün taşıyıcısı Hades terk etti ovaları, dağları denizleri. Bu sabah sıcak kendini kavurdu kendi ateşinde. Yağmurlarımı saldım üstüne. Soğuyor.

Geçiştirmek yok zamanı. İtelemek, ötelemek yok günleri. Gevelemek yok sözleri, sesleri. Kelimelerle oynamak yok. Bu benim hayatı yaşamak istediğime dair ilk çığlığım belki. Hayatı yaşamanın herkesin çığlığı olmasını istiyorum.

Haykırıyorum: Duy beni. Gölgem!

Yağmurcu

Yağmurcu geldi…

Yağmurcu.

Kurak topraklarınıza yağmur yağdırırım. Yüreklerinizin ateşlerini alırım. Ağaçlarınızın köklerine damlaları tattırırım.

Ben yağmurcuyum. Yağmur yağdırırım.

Şimdi şöyle yolun ortasına kırmızı bir çizgi çekeceğim. O çizginin bir ucuna işaret koyacağım, yıldırımları çağırmak için. Diğer ucu karanlık. Şimşekler aydınlatacak.

Yağmurcuyum, yağmurları taşırım.

Dündeydi.

Yapacak bir şey yok. Yetişemez hırçın bir yel... Sakince başlar esmeye... Yetişmek ne mümkün savrulan yapraklara.

“Başa çıkarım”, bir iç ses. Bakar ki başka diyarlarda. Kan kusar. Beyni mıhlanmış. Gücünün yetmeyeceğini düşünürken.


Sert bir kahve kendine getirdi. Bir çırpıda çıktı neredeyse. Biliyordu gideceği adresi. Ertelese olmazdı. Yazdı ve öldü bütün gün. Gelirken yarınki ölümünü arıyordu yollarda. Soğuktan elleri üşümüştü. Bütün gün ölüydü o beyin. İnmişti dün ona. Gelemedi bugüne. Elden gelmez hiçbir şey.

Bıraktım yakasını. Kuralları iptal ettim. Kategorileri akılcı olan herşeyi. Ama önceki hayatlarımın izleri duruyor.

Neden sonra geleceğini öğrenmiş kelimeler.

Dağılmış, parçalanmış kendi içinde cümleler.

Yabancılaşmak isteyen metinler.

Benden çıksın artık... Anlamların içindeyim. Başkalarının önünü kesiyor kelimeler. Kaya gibi. Ağır ve kımıldatılmaz.

Eski defterlere dönüp yeniden harman olmalıyım bugüne. İlk önce rüzgârlığını yap ekin yerlerinin. Kumullar hareket eder… Ama yeterli değil. Sabahlar ve geceler boyu beynimi kemirmeliyim. Bu öyle bir yol.

Geliyor ve saplanıyor kelimeler. O kadar. Sarhoş oluyor anlamlar; ket vurmadan.

Tüylerim diken diken olsun rüzgârdan.

Sesler, sözler, şarkılar.

Ovalar, bozkırlar, güneşin batışı, ayın doğuşu. Ayın kaçışı, güneşin saldırısı. İlk yağmuruydu sonbaharın iki damla gözyaşı.

Aşkı becerememiş bir adam.

Aşkı beceremeyen insanlar aşkı yazarlar. Yalnızlığı, hayatı, hayatın herkesin görmediği yanlarını… Es geçtiği, yok saydığı... İçlerindeki umut aşk olur artık. Hayat aşk olur. Yaşanacak bir şey yoktur ki. Aşk yaşanacak tek gerçektir. Öyle bakarlar. Yüksek sesle. Duvara karşı yazılanlar duvara karşı okunurlar başkaldırır gibi, öfke ve acıyla.

İçinden okunmaz. Haykırış sessiz olmaz. Sessizliğin gücüdür o güç, ama söze yetmez.

Bir hayali, bir resmi, bir sözü, duymadığı bir sesi, dokunmadığı bir eli gözlerine dalmadığı bir kirpiği sever; uzaktaki dudağı, gözyaşının ısladığı yanağı, tuzu dilinde, akan ve çoğalan gözyaşlarının.


Bulutlar bitinceye dek yağsınlar. Yağmuru getireceğim. Alın benim yağmurlarımı. Yağmur istemiyor muydunuz alın yağmurlarımı. Başka hangi yağmur ferahlatır ki sizleri? Hangi yağmur?

Yağmurcu geldi...

Yağmurcu.

Kurak topraklarınıza yağmur yağdırırım. Yüreklerinizin ateşlerini alırım. Ağaçlarınızın köklerine damlaları tattırırım.

Ben yağmurcuyum. Yağmur yağdırırım.

Şimdi şöyle yolun ortasına kırmızı bir çizgi çekeceğim. O çizginin bir ucuna işaret koyacağım, yıldırımları tutuşturmak için. Diğer ucunu karanlık bırakacağım, şimşekler aydınlatacak.

Yağmurcuyum, yağmurları taşırım sizlere.

Yeni yenilemiyor beni

Gündüzleri yaptıklarımdan hiçbir şey hatırlamıyorum. Geçen hafta ne yapmıştım, geçen ay ne, hatırlamıyorum.

Gündüzleri yaptıklarımın hiç değeri kalmadı gözümde. Bana uzak ve yabancı.

Gündüzlerime yüksek bir yerden, gecenin içinden bakıyorum. Acıma içindeyim unutulup giden saatlere.

Akşamları ara sıra hatırlamadığım bir nedenden ötürü çıkınca dışarıya, sanki başka bir dünyaya gelmiş gibi hissediyorum kendimi.

Gündüz saatleri ölmüş bir bedenin cansız soğumasında. Biraz kendine, dışına kaçabildiğin anlar hariç. Bir gündüz yolculuğunda otobüsler, trenler böyle kaçışlardan ikisi. Bir çocukla oynamak, yağmurda bir bulvarı aşağıdan yukarıya yukarıdan aşağıya yürümek.

Telefonlar yoruyor. Yalnızca sessizde, zil sesi duymak istemiyorum gündüzleri. Yediğim yemek, içtiğim çay, kahve, sigaranın nefesi o anlamsız saatlerin anlamsız tatları. Farkına varmadan bitiyor bardaklar. Şeker atmış mıydım? Karıştırmış mıydım? Hatırlamaya çalıştığımda, ne yaptığımı farkına varıyorum.

Kurulmuş ve bırakılmış bir pilli bebek, sanki ben oyum, kurulanı yaşayan.

Uykularda yaşıyorum. Işıklı saatler kararıyor, karanlık saatler ısıtıyor, kendisine çağırıyor gözlerimi ve tahayyül ettiklerimi görmeye. Gündüzün, ışığın yaraladığı gözlerimle kaçıyorum. Gölgelere veya gecelere sığınıyorum. İşin curcunasından sokağın heyecanına gece yarıları çıkıyorum. Sonra evin, odanın, yatağın kapanışına saklanıyorum.

Yazı. Bir grizu patlaması gibi dağıtıyor beni, geceleri öldürüyor, en çok yaşamak istediğim coğrafyada, ölümümün tanıklığını yapıyorum. Kağıt, kalem, kaçışımın fay kırıkları. Kelimeler, sesler, harfler fışkırıyor.

Onları yalnızca geceleri toplayabiliyorum, karanlık ağlara takılmış olanları. Toplarken bir türkü çığı düşüyor üzerime, soğuk. Bildik, duyduk, alışıldık sözlerin arasına sıkışmış ezgiler yelken açtırıyor kelime seferlerime. Değişmeden, alçalmadan, yükselmeden, dalgalanmadan, tizleşmeden, pesleşmeden, bemollerin tepelere çıkışları, diyezlerin intiharları, öylesine akıveren akordiyon (a)korları düzleştiriyor aykırılıklarımı, çıkıntılarımı. Arınıyor topraklarından, cilalanıyor çıplak ruhum. Kelimeler, sesler güçlenirken, anlamlar zayıflıyor. Yitiyorlar, biçimlerin arasında.

Değişen bir şey yok. Yeni hafta sonları, yeni aylar, yeni yıllar, yeni işler, yeni insanlar, yeni yollar, yeni beklentiler...

Yeni, yenilemiyor beni.

Senin yenine dayanamam. Beni terketme gölgem.

10 Eylül 2023 Pazar

Sana neyi anlatayım Gölgem?

Diz boyu karla cebelleşirken dondu ayak parmaklarım.

Sana neyi anlatayım Gölgem?

Sarı neon ışıkları ile boyanmış cadde. Kavşaklarda ateşlenen kar yığınları. Telaşlı nefesler.

Çakmak gazı doldurucuları, seyyar saat tamircileri, gazete dağıtıcıları, kağıt mendil satıcıları, sakat dilencilerle birlikte uzun otobüs kuyruklarını sırtında taşıyan büyük meydanlar; daha da yüklerinin artmasından yorulmuşlar... Gözleri ağlamaktan şişmiş bir çocuk gibi eriyip giden, çarkların dişlileri arasında sıkışıp kalan kalabalıklar, vitrin alevleri, kaldırımlara sığdırılmaya uğraşılan kaçak gezmeler.

Otobüs kuyruklarında titreyen bacaklar, zıplayan ayaklar, boşalan ve sonra tekrar dolup giden otobüsler ve otobüslerini bekleyen yolcular.

Akşam alacasında gölgelenen göz çukurlarının gizledikleri yorgunluklar, beklentilerin gerçekleşmemesinin yüz kasılmaları.

Sıkış sıkış dolan otobüsler...

Şöyle bir sarsıntıyla içindekileri yerleştiren otobüsün sarsakça kalkışı. Tekerleklerin kardaki patinajı. Motorun boğulması. Sokaklar akşamın solgunluğu içinde kararmışlar.

Yavaş yavaş, durak durak boşalıyor otobüs. Son durakta çil yavrusu gibi dağılan yolcular. Her biri hızla ve neredeyse koşarak ve soğuktan değil insanlardan, işlerinden değil kendilerinden kaçarak evlerine gidiyorlar.

Ama benim gidecek bir evim yok. Beni bekleyen sıcak bir soba, ılık bir oda yok...

Beni bekleyen sen Gölgem, ama ışığın bile yok.

Mezarlık duvarı boyunca ilerledim. Uzun selviler salınıyor ve hışırdıyor.

Üzerindeki donmuş karın kristalleri ayın ve sokağın her gece yorulmadan, bıkmadan ölgünce akan huzmelerini kırıyorlar gözlerimde... Bir, gece fener alayı başladı akşamın alacasında. Yalnızca kendi ayak seslerim eşlik ediyor bana, fenerimin alayına. Her yan beyaz yorganın altında titriyor.

Elimde evin anahtarı. Apartmana girdim. Küf ve yemek kokularının kapladığı merdiven boşluklarından çıktım. İçeri girdim.

Geldiğimde hep kaldığım dip odaya gittim. Evde kimse yoktu. Benim usulca sessizce, kendimi unutabileceğim tek yerdi o dip oda. Ayakkabılarımı çıkardım ve ayaklarıma sığmayan, topuklarımı dışarıda bırakan terlikleri giydim.

Odaya sürüdüm gölgem seni ardımdan.

Bana aldıran kimse yoktu... Kimselerin hayatında değildim, hayatım kimselerin hayatına değmiyordu batarcasına. Hayatım yoktu.

Zamana aldıran yoktu. Zaman yoktu. Donmuş ve karla kaplanmıştı zamanın üstü.

Dumanı tüten çıkıntılar yoktu. Buğulanmış camlar yoktu. Sıcak yoktu. Yalnızca buz vardı, kapının dışında, caddenin üstünde, sokağın köşesinde, duvarın dibinde. Işık, perde, perde aralığından bakan gözler yoktu. Yan tarafta bir yarım yapı, yarımlığı, yalnızlığını bağrına basıyordu. Tuğlalar morarmıştı, onları avutacak, giydirecek, süsleyecek sıvalar yoktu.

Çöktü gece birden ve yutuverdi.

Ateş yoktu. Çeşmeler donmuş, sular yoktu...

Yoklukların en büyüğü, gölgeler yoktu. Gölgelere sığınmış yerler yoktu, her şey havada asılı kalmıştı. Soğuk, kar, ağırlıkları soğurmuş, ağırlıksız kalmıştı evren.

“Ad önemli değil” diyordu bir filme oyuncunun biri, “gülün adını başka koysaydın, o ne çürür ne de kokmaz olurdu.”

Adları ayıkladım. Ama hiçbir ad tutmadı rüyamdan çıkıp geliveren yüzü.

Bana sen serserisin, dediler. Başıbozuk olduğum yüzüme haykırıldı, şahidimsin Gölgem.

Ne mutlu oldum.

Bu sıfatlar bana, bugüne değin yaşadıklarımın, en güzel yorgunluklarımın anlamını hissettirdi. Uykusuz gecelerime değerler katıldı. Onları salıveriyorum karanlıklara, en dingin, en barışık ve kendine en yakın olmalara. En umarsız düşlerin sevgililerine takılan örümcek ağlarını temizliyorum. Arınmış bir ruh sunacağım bana kol açışlarını esirgemeyenlere. Sana bir de Gölgem.

Mutluyum şimdi. Soğukta, o dip odadayım, yayları gıcırdayan somyanın üstünde üst üste battaniyelerin altında, yerdeki elektrik ocağının kızarttığı tavana bakarken, ağzımdan çıkan buharlar havada asılı kalırken.

Gecelerimin yalnızlık yüklü dakikalarında, saniyelerinde bir senleyim Gölgem, bir de kafamın içinde dönüp duran düşüncelerin, hayallerin, kavgaların, korkuların kelimelere dönüşünün ıstırabındaki sancıyla.

Fazla vaktim yok

Fazla vaktim yok.

Nereye gidiyorsam, taşıdığım ne varsa, terk edeceğim dakikalar ne kadarsa, bir selamın alınması ile verilmesinin ağırlığı neyse, duvarda yürüyen karıncanın süründürdüğü menzil ne ise, işte günler boyunca doldum ve günler boyunca boşaldım, bir sıcak akıp geçti sırtımdan sularımı işlerde doldurdum, yalnızlığımdan boşalttım. Zihnim bulandı, kirpiklerim karıştı birbirine, görüntüler, gözlerim karardı. Düşünemez haldeydim.

Yorgunum. Bedenim taşıyamıyor artık gündüzü. Asfalttan fışkıran, yüzümü yalayan ateş, nasıl serinletiyor, hala kararlı ve karanlık yürüyorsun gündüzü. Taksi duraklarına kadar yükümle yürüdüm. Elimde çantalar. El kaldırdım uzaktaki şoföre. Kapı kapandı taksi yaklaştı bana. Yanımda durdu. Koydum ağırlıklarımı arkasına, seni de. Cam açık. Caddeleri aşıyoruz, blokları, köşeleri, yoncaları dönüyoruz, kavşakları arşınlıyoruz. Apartmanlar, evler, tabelalar.

İndim bir sokağın başında. O odalarda bıraktığım sesimden artık çok uzağım. Kimler sahiplenmişse sahiplenmişlerdir sözlerimi. Olsun onların. Bir su satıcısı çocuk, sökün edip geliyor o serin yaz günlerinden. Elinde testi ve bir bardak. Suya sinmiş toprak kokusu. Pet şişeler, öldürmüş çocuğumu. Toprak kokmayan suların arınık yudumları yırtarken boğazımı.

Merdivenleri çıkıyorum. Asansörler, metal kapılar, kırmızı ışıklar. Bir kapı kapanıyor yukarıda, bir zil susuyor. Elimde yüklerim, sen ağırlıksız bir gölge, dinlenirken ayaklarımın dibinde, bir gülümseme yayılıyor, ışıktan ve sıcaktan sığınmışlığın hazzında. Elimde kalan son cümlelere yüklenebilecek anlamların en ağrına vurulan damga o gülüş.

Kelimelerin yalınlığı, art niyetsiz, ilk anlamla doyurulduğunda...

Günlerin ortasında bedenimin ölümüne bağışlanmış adağı. Temkinli saatlerde vasat işler. İhtiyatsız bir harfin yer değiştirmesi. Teslim alan bir otobüs durağının sıcaktan dokunulmaz demir dayanağına çizgilerimle geri çekilmiş.

Nerede biz başlarız? Vurulan bir yaralı atın alnından damlayan kan, hangi sahibin damgasını taşır?

Bil ki, o akan kanda ben varım; sahibim, ölüm, yıkıldığım üzerine gölgem.

Sessizliği duyuyorum

Sessizliği duyuyorum.

Kara, hain bir bela ensemde. Düşünememenin, konuşamamanın sancısı da böyle. Sırtımda başka gölgelerin ağırlıkları. Kapılardan geçerken omzuma  yapışan bir el. Islak bir ses uğultusu. İrkiltiyor beni. Otomobiller, minibüsler, otobüsler, kamyonlar... Motor homurtuları. Hala dinmedi. Kim, kimi, neden bekliyor? Suskunluk... Sessizlik... Hah şimdi gidiyor... Oh. Durakta duran otobüsün iniltisi. Gece yarısını geçmiş saatler, korkularım benimle. Saatler ilerliyor. Ayak sesleri mi? Hayır... İnsan nefesi mi? Hırıltılı... Hayır.

Aniden doğruldum uzanıp kaldığım yerden. Sanki bir el beni dürtmüş gibiydi, bir soluk yalayıp geçti. Dilim kurumuş, ağzım yapış yapış. Korkunun susuzluğu.

Dalmışım uykuya veya çökmüş uyku gırtlağıma.

Güneş ışınları oynaşıyor gözümde. Sabah olmuş.

Sabah.

Ne büyülü ne güzel kelime.

Eskiden sevmezdim sabahları. Şimdi öyle mi? Beni gecenin karabasanlarından çekip çıkarıyor. Işıkla beraber gölgelerine sinmiş tüm canlılar, cansızlar avucumun içi gibi ayan ve beyan, açıktalar. Işık, ışık, ışık. Karanlığı süründüren güç.

Dallardaki kuşların içini görebiliyorum. Karşıki evde, pencere kenarında sabahlara dek ders çalışan kızın gözbebeklerinde yakalıyorum caddelerin ıssızlığını. Ürperiyorum ama sabah olmuş ya. Kediler kapının önünde. İki yavru annelerini emiyorlar. Tek dertleri yaşamak.

Ne burada ne de var sessizlik. Kaf Dağına yolluyorum iç çekişlerimi. Simurg kuşunun ayağına bağladım kelimelerimi ve geceleri sokaklarda gölgelerimle kovalamaca oynama özgürlüğümü. Sakın dağılmasınlar acılarımdan damıttığım sevinçlerim.

Şimdi gergedan yalnızlığımdayım. Koca steplerde tek başına dolaşıyorum.

Saldırırım kimileyin onun gibi. Kimileyin domuzsu bir kinle dolanır dururum.

Hep öldürülmüşüz, öldürülmüşüz. Saldırırsak yaşarmışız gibi geliyor gergedanlara. O kadar azız ki şimdi. Saldırganlıklarımız bile korumamış bizi.

Artık tarihin vitrinine girmeye hazırlanıyoruz, koca kafamız, uysal boynuzumuz, kıraç toprakların rengine dönmüş kalın derimizle. Şurada ne kaldık ki yeryüzünde. Takvimlerimizin son yapraklarındayız. Çevrilecek uzun göç yolları bitti kâğıtlarımızda. Belli belirsiz bir iz kalemden sızan mürekkebin soluk mavisinde. Gözü doymaz, kan emici bir çağ. Kendini tahtırevanlarda taşıtan biriktiricilerin safarileri yalnızlıklarımızın avcıları oldular ve birlikte aynı otları paylaştığımız, aynı suları içtiğimiz, aynı kuraklıklarda kırıldığımız, aynı göğün altında birlikte uyuduğumuz çıplak ayaklı insan kardeşlerimiz attılar mızraklarını ilkin bize, ilk oku onlar sapladılar sırtımıza, ilk tetiği onlar çektiler alnımıza, ilk bıçağı onlar vurdular boynumuza... 

Başımızı, tek boynuzlu yalnızlığımızı onlar sundular elleriyle, temiz kanlılarımıza. Kanlılarımız ise başlarımızı, kelimelerimizi, sözlerimizi içi boşaltılmış anlamları ile evlerinin kütüphanelerinde sergilediler, yemek sofralarının mezesi yaptılar yüreklerimizden söküp yonttuğumuz karmaşalarımızı, haykırışlarımızı. Uzaktan ve baş köşelerinden dinlediler, ölürken sesini yitiren bir şarkıcıyı, kesik elleri gitarın tellerine dokunurken gölgesi, gergedansı onu usulca öpüp terk ederken...

Şimdi gergedan yalnızlığındayım. Otobüslerde, kaldırımlarda, vitrinlere bakarken, yatarken, uykuya sızarken, gergedanım. Onun gibi homurdanıyorum. Kelimesiz yaşıyorum, susuz dayanıyorum, tozu dumana katarak koşuyorum steplerimde, bir parça kağıt kadar...

Sabah.

Radyodan sesler geliyor. Ben zamanla cebelleşiyorum. Hayatların içinden hayatım geçiyor. Kimileyin teğet, kimileyin dokunmadan, kimileyin ta merkezinden çemberin.

Beni aydınlat gölgem

Duyun beni...

Kıskançlık değildir, hayatı yaşayabilme isteği. Yaşayabilmenin erişilmez tadına yönelmektir ki hiç yoktan bir su pınarının fışkırması, toprağın derinliklerinden, doyurur ona esir olanları. benden başkasıyla paylaşılamaz, hayatın her birimizde bıraktığı tatlar.. Aktaramazsın suyun kekre tadını, ıhlamurun kokusunu, çam kozalığından sızan suyunun keskinliğini, anlatmaya çalışılır da kalıverir yarım. İşte öylesine paylaşamam benden başkasıyla, ancak benimdir benliğim, kaçmak ister ama kelepçeden daha sıkı bağlandım ışıkla. Ortaya döksem tüm sırlarımı ancak ben görürüm; gülümsesem bile alayla bir mahkumun kabullendiği gibi kabullenirim tebessümü, göstermeden kimseye.

Yanımda olamaz hani ol desem de... O anda kanat çırpmış karanlık görülmez bulutlarına. Yelken açmış karanlığın apaçık ışıksızlığı denizlere, deniz fenerine, gemici lambasına muhtaç. Kucaklamışsındır karanlığın mezarların yanlarında büyümüş servilerin ayı hapseden yaprakları içinde. 

Uyku denizimin yakamozu. Ninnindir uyku denizimin rüzgarı. Beşiğindir uyku denizimin dalgaları. Yan yana olamalıyız. Birbirini bölen ve bölümleyenler, uzaklaştıran ve sonra çağıranlarız, kaçan ve kurtulan ve birbirine dolanan yumaklar hayat ipliklerimizin üzerinde. Birbirinin ortak paydası ve bölünemeyeni. 

Bunu anlatmak için ah beni görmeli ve tanımalısın kelimelerimden hariç. Nafile bir çığlık.

Yaşayabilmek ah.

Hissettirebilmek ah.

Haykırabilmek ah.

Bir sonun başlangıcında doğduk, doğduğumuzdan habersizdik. 

Sonra oyunlarımda dokundum tabanlarıma, sokaklarda ayak seslerimi duydum, korkularımda kara kedinin gözü. Yitip gitmeyi göze alandım çıktım sokağın köşesinden körleşen bir ışığın beyazlığında, boyadım kendimi. Ekmiştim ölüm tohumunu toprağıma, hayatı bağırırken başka gölgelere. Yok olmaktan kurtardım varlığımı benden, yöneldim mağaraların zamanı dinlendirdiği kuytularına.

Varlığım benim sınırım, sınırladım akmalarıma, kaymalarıma toprağın yaralanmış yüzünde. Sınırız sınırsızca. Bir başına olarak erdemi beraber yaşamanın. Hayatı paylaşabilmenin kusursuzluğu, bir köprü ölümden öteye göçüp gitmişlerin gölgeleriyle oynaşan.

Kelimelerin salıncağı yorgun geceler. Sabahlara, düşlerle dolan anların sığ birikintileri damlalara dua oldu yaşlar... Şarkılara söz, seher rüzgarına nefes. Kırmızı olan her şeyden korktum kraterlerden taştı göller. Özlem, dolunay akşamlarında çatırdayan dallara sarıldığın patikalar.

Savrulan bir Carmen. Eteklerinde siyahlaşmış çimenler var. Bir kamelya, beyazlığın zambak karası. Bir kastanyet ortalıklarda vurulan. Bir dua, ölümler ardından yalnızca içimden ve yalnızca kendime okuduğum ve yalnızca kendime secde ettiğim. şarkılarıma kumlara dalarcasına batmak, yaprak ve çiçeklerin vahası, geçtiğim çöller güneşlerimi kararttıkça.

Akşamların hükmü kalkmış, çünkü ışık teslim olmuş bir gezegenin soğuk yüzüne. Bir yargıç cübbesi gibi sarmış beni, yargıladığı yaralarım, kanayan.

Gecelerimi kelepçeleyen bir gardiyan. Esir alınmış ufuklarım karartılmış. Ellerden fışkıran o ışık huzmesi boyuyor beni, gölün üstünden kayıp giden ayla, sabahlara dek.  Ben oldum, doldurdum çünkü ay fırsatımdı gördüm, ben sendim, sen bendin gölgem.

Beni aydınlat.

Ah

Ah…

Suyun sesini duymaya görsün bir gezgin. Değil miyiz kendimizi bulmaya çıkmış gezginler, ister susuzluğu hatırlasın, ister suların içinde oyunlar oynamayı, yine de ürperir, ürpertisi ile suyun sesine döner de titrer. 

Serinlik hissinin arayışı değildir, ama mutlaka büyük bir su kütlesinin çağrısıdır, bir denizin, okyanusun, gölün veya sızım sızım sızsa da bir nehrin. Küçük bir çeşmenin kükreyen özlemi de olabilir.

Su oturdu şimdi.

Küçük şeyler düşünüyorum. Sade kahve gibi, demli çay gibi, akşam eve araba ile bırakılmak gibi, öğlen kızarmış ekmek yemek gibi, daha az kira ödemek gibi, fazladan bir kitabın armağan edilmesi gibi, annemin süzme yoğurt yollaması gibi, radyomun pilini değiştirmek gibi, 150 mumluk ampul kullanmak gibi..

Mutlu ediyor bu küçük şeyler beni.

Babamın kravatını takmak gibi, annemin genç kızlığında babam için aldığı çorabı çıkarıp bana vermesi gibi, o çorabı giymek gibi, eski sararmış fotoğraflara, her seferinde yeniden ve sanki daha önce hiç görmemişçesine bakmak gibi, o fotoğraflardaki birilerini tekrar tanımak gibi ve o fotoğraftakilerin seslerini hatırlamak gibi, o fotoğraflardakilerin aşina oldukları şarkıları mırıldanmak gibi, şehirlerarası otobüse ilk kez şehrini terk edermişçesine binmek gibi, tren istasyonlarında yanmış kömür kokusunu duymak gibi, bir arkadaşının anlattığı geziyi dinlemek ve sanki onunla oralardaymışçasına o anları yaşamak gibi, uzun yıllardır görmediğin dostunun sesini telefonda duymak gibi.

Küçük şeyler hüzünlendiriyor beni.

Musluğun altına avucumu dayayıp kana kana su içmek gibi, aradığın bir kitabı sahafta bulmak gibi, ders notlarını gözden geçirirken, o anda dinlediğin şarkıları duymak veya o anda yaşadığım sıkıntıların sökün edip gelişini ve yüreğime çöreklenişini yaşar gibi, aynı yollardan geçmiş hissine kapılmak gibi.

Aynı boğan veya titreten havaları solurken, düşünmedim, arzularımın peşinde gitmedim, kucaklamadım, kucaklanmadım. Şarkılara eşlik ediyordum ama mırıltılarım duyulmuyordu, bir insandan hazzı sağıyordum ve ona hazzımı yüklüyordum, ama kucaklamak isteği duymadan kavruluyordum..

Yoluma gideyim.

İlk mektup

Sana bu ilk mektubum. Seninle hiç yüz yüze gelmedik. Ne zaman karşılaşsak hep karanlık boyutsuz yüzün karşımda. Henüz gözlerimizle tanışmadık. Ama karanlığın kaç yıllardır, kendimi bildim bileli veya yanımda yürürken, bir kısalan bir uzayan boyuna basmaya çalışırken oyunlarla tanıdığım zamanlardır aklımdaydın.

Sana yazmak isteği uyandı. Adlar düşündüm sana dair ilkin. Benim dışımda ama benimle olmalıydın. İşte “o”, şimdi sensin.

Saçların uzun mu kısa mı bilmiyorum. Siyah mısın, beyaz mı, sarı mı? Bilmiyorum. Gözlerinin rengini kirpiklerinin kıvrıklığını, ellerinin tombulluğunu, parmaklarının kemikliliğini bilmiyorum. Hep bir karanlık, bir belirsizlik, sırtını kendine dönmüşlük.

Sana gönderdiklerimi anladığını kabul ediyorum, edeceğim. Belki gözlüklüsün, belki yalnız veya değil... Benimle tartışsan yeter. Kelimeler yolla bana, çağrıştır yürürken, bir şeyleri hatırlat ışıklarla oynarken beni kullanarak. İşaretler göster bana içinden geldiğince, kuralsız, dümdüz.

Beni tanı biraz kelimelerimle.

Divane olduğum kelimelerdir zaman, sesler, yollar, geceler, yalnızlıklar, karanlık, dehlizler, bataklıklar, ay, rüzgâr, deniz ve fırtına... Bütün metaforlarım bu kelimeler etrafında şekillenirler.

Kendim olmak, kendi olma kavgası. Göze almak, kararlılık ve sorumluluklar. Zincirlendiğim, kıramadığım duraklarımdır. Bir ölü kedi kadar umarsızca ölmeyi istemek ama o ölü kedinin umarsızlığını yaşamayı göze alamamak örneğin.

Tek ve sürekli kavgam, terk edişlerim, kaçışlarım olmuştur ama en dibe inmenin ilmini uzak tutmuşum günlerimden.

Bir şeyler göstermeni beklemiyorum. Bir ışık, bir kibrit çakamazsın da. Bilirim, başka bir ışık kaynağı var etmektedir seni benim peşim sıra. Zamanın benim senin. Dinginlik içinde coşkular devşirmektir heyecanım. Büyük dünyalar değil içimdeki, dünyaların kendisidir eksenim. Yabancılaşmak, yabanlaşma korkusu.

Gece yatağına yatarsın gölgesiz, gölgeni ezmektesindir ışık varsa odanda. Işığı engellersin de gölgen senin dışında soyunmuş kalır senden. Yalnızsındır. Derin bir uyku, saat ikidir veya bilemedin üç, irkilerek uyanıvermiş kendinle baş başasındır. Ölüm fikri sökün eder gelir. Yine karanlıkla ve kendinlesindir. Dışarıdasın hala. Omzumu öperim. Sıcaklığım bana güç vermektedir. Hesap defterlerini açmışımdır. Benim dehlizlerime işte o zamanlarda girilir. Bana sarınarak senle birlikte.

Korkular.

Korkmak.

Soluksuz kalmak gibidir korkulardan arınmış düşler. Gelecek belki bir düştür.

Korkularım eşlik ediyor düşlerime. Ölmek... Korkumun tek kelimesi oldu, senin de, tek korkacağın kelime bu olmalı, ölümüm. Cesetsem sen de benimle bir cesetsin. Ölüm kelimesini duyarsan benim korktuğumu ama ölesiye korktuğumu anla.

Ah…

Ayrılmaz karanlığım, ışığın çözümsüzlüğü. Seninle bir yerlerde, çıkmaz sokaklarda, caddelerde, parklarda, birbirimize sarılmış, belki kamaşmadan körleşmiş gözlerim dokunmadan senin boyutsuzluğuna, senin içinden geçerim, gök kuşağını geçen cüceler gibi. O gün gelmeden bunca yıldır peşine düştüğün, oyunlarına eşlik ettiğin beni tanımış ol biraz kelimelerimle, bedenimin yansısı senin, ışığın yanılsaması olan karanlığın zaten şeklimin hazzında, şekilsizleştirirken.

Selamlar...

Susuyorum

Her akşam iş çıkışı tasarlanamayan umutlar vardır; düşünülemeyenler. Yaşanmak istenenler vardır. Okuduğun satır aralarına sıkıştırılanlar, günlerden damıtılanlar. Köşedeki tezgahtan alınan simidin susam taneleri kaçar dişlerinin arasına da çıkarmaya çalışırsın dilinle, olmadı bir kibrit çöpüyle, o sırada dünyanın en önemli işi oluvermiştir o susam tanesi, batmaktadır diş etine. Simidi ısırmışken bir çarpar koluna da elinden düşer simidin. Alırsın bir kenara koyarsın ama o tadı kaybetmişsindir artık. Geriye dönmeyi de göze almazsın. İleride görürsen başka bir tezgâh alırsın. Yoksa eve veya gideceğin neresiyse oraya dek aklında çakılır o düşen simit parçasının tadı aklında. Güya sen o anda başka işleri düşünüyorsundur, başka dertleri görüyorsundur. Yalan. Biliyorsun ki, yalan, o sırada hala o simit veya hala o simidin susamı.

İşte o anların aralarında gezen bir hayalete benzersin sen. Çekip gitmeyen, dolaşan her bir şeye dokunan sürtünüp geçen. Senin bedenine hazzı şırınga edebilsem kurtulacağım senden ama o haz senin için ben değil miyim? Beynine soru işaretleri gömebilsem ama o soru işaretlerini nereye nasıl koyacağını ben bile bilemiyorsam? Sana eğretilemeler dayatmalıyım. Ama kendi mecazında ben kaybolmuşsam? Paylaşılmayan umut bayat ekmek gibidir; bin kırıntıya bölünür bir dokunuşta, senin beni kırıntıladığın gibi.

Akşamların öksesine takılan yusufçuklara derdini anlatamıyorsan susmaktan başka umarın kalmamıştır.

Kalmadı.

Susuyorum.

Sana sözlerim, bir yaprak dökümü mevsimidir yüreğimin. Genliği daralan periyotların kısırlığından tek kurtuluşumdu oysa kelimeler. Açılmak, savrulmak yalnızca bir boşluğa eşlik etti.

Her akşam yollarda yeşeren topraklara ve beyaza kesen ağaçlara selamım sessizce ulaşıyor, gölgemden gölgelerle. Yürüyorum ya benim gölgem bir ağacın gölgesine değiyor, gölgemin selamı ağacın gölgesine selam oluyor, ben ağaca selam oluyorum sonra. Sonra ağacın selamı gölgesinden benim gölgeme selam oluyor, ağaç bana selam oluyor sonra. Zorlanan sınırlar yok. Yalnızca gölgelerden gölgelere geçişler var bir selam kolaylığında. Paramparça olan yok, parçalanan zihinlerimiz Gölgem, yalnızca marazi insan zihni. Ne ağaç ne güneş ne yollar.

Parçalanan neyin kendini parçaladığını biliyor ama itirafı eksik: Gölgem.

Tarihler çığ gibi birikir

Gölgem,

Sana sabah sabah yazıyorum. Uyandım ve yazmaya başladım. Bugün de iş görüşmesine gideceğim. Bir tedirginlik. İşsizliğin verdiği güvensizliğin kimlikmişçesine, korkuymuşçasına, sinmişlikmişçesine üzerime yığılan bir tedirginliği. Neredeyse altı aydır işsizim. Geçici işler, siyasi kampanyalar. Akşam yalnızca yatacak bir yerim oluyordu ve karnım doyuyordu. Otobüs biletim veya beni bir yerden alıp bir yere götürecek araçlar bulunuyordu. Çoğunlukla kaldığım yerleri hep yürüme mesafesi içinde seçiyordum.

Bayramlarda, yılbaşlarında kartpostal tezgâhı açan arkadaşlara yardım ettim. Kitap fuarlarında standlarda çalıştım. Zarflamalar yaptım, etiketler yazdım, tanıtım broşürleri dağıttım. Ne gelirse elimden, günü birlik, birkaç günlük veya birkaç haftalık. Sonra geceleri sığındığım, yüzlerden saklandığım bu odaya gelip yazılar, mektuplar, günlükler yazdım. Büyük hayaller kurdum. Kitaplarımın düşlerine daldım. Kapaklarına, arka kapağına, resmime, okuyanların eleştirilerine daldım.

Dün dediler ki, “gel görüşelim bize bir adam lazım.” Ama nasıl bir adam bilmiyorum. Ne yapılacak bilmiyorum. Ona gideceğim işte. Seninle paylaşmak istedim bunu Gölgem, beni nerelere sürüklüyorsun diye dertlenme.

Paylaşacak başka kimim var ki?

Güneş yükseliyor. Gölgeler kısalıyor. Sen de kısalacaksın dışarıya çıktığımızda. Karşıki evin çatısını aşmış bir donuk şubat güneşi. Sarı top. Kendisini ısıtmaktan aciz. Hava tam istediğim gibi. Soğuk. Sıcağın vıcığı yok. Bir güvercin çatının oyuğuna sığınmış. Uyuyor. Başı kanadının altında.

Çaydanlığı küçük tüpe oydum. Radyoyu açtım. Sonra konuşmaya başladım kendimle, yüksek sesle. Kimseler yok. Karşımdaki beni yataktan kaldırdım güya.

“Günaydın,”

"Günaydın.”

“Nasıl rahat uyudun mu? Hava çok soğuktu.”

“Sen hiç örtünmedin.”

“Ben örtünmem. Üşümem. Üşüdüğümde zaten sana sokuldum”.

“Çay birazdan hazır olacak. Biraz da dünkü ekmeği kızartırım tavada.

“Ne güzel.”

“Bugün görüşmeye gideceğim. Olursa ne iyi olacak. Hüseyin’in evini de işgal ettik. Okul tatil olmasaydı zor kalırdık burada.”

“Evet.”

Konuştum, konuştum.

Hani o intihar eden İtalyan vardı ya, “Yaşama Uğraşı’nı yazan, Pavese, Cesar. “Biri çok mu konuşuyor, bil ki yalnızdır,” demiş.

Konuştum, konuştum.

Yatağı topladım. Sigara küllüğünü çöp poşetine silkeledim. Çayı demledim. En temiz görünen gömleğimi aradım sandıkta. En temiz pantolonu, çorabı. Giydim. Ayakkabıların üzerindeki çamuru suyla temizledim. Bezle parlattım.

İki gündür yazamadım. Ya ben yorgundum ya da zaman.

Zamanın yorgunluğu benim yorgunluğuma pek benzemiyor.

Zaman, her gün kendini yenilerken yaşlanmıyor. Ama benden saniye saniye, dakika dekika, saat saat, gün gün, hafta hafta, ay ay, yıl yıl alıp uzaklaştırıyor doğduğum gününün tazeliğinden, zaman. Beni an be an yok ediyor kendi tazelenmesi adına.

Nedir zaman Gölgem, nedir tarih?

Zaman yalnızca bir uzam gibi geliyor.

O her şeyin içinden geçip gidiyor bir boyut olarak. Tekrarsız, biteviye, tekdüze... Hesabı yok, kitabı yok, sorumluluğu yok, kararı yok. Bir geçiş içimizden.

Tarih, insanın zamana dip not düşmesi.

Olaylara, insanlara, kurumlara, günlere, akşamlara, doğumlara, ölümlere, aylıklara, devrimleri, yenilgilere, zaferlere dip not düşmesi.

Tarihler çığ gibi birikir de birikir.

Onun tarihi, bunun tarihi, kişisel tarih, siyasal tarih, doğa tarihi, edebiyat tarihi, sinema tarihi...

Özelleşir de özelleşir tarih. Yorumlanır da yorumlanır. Parçalanır da parçalanır.

Zamanı tarih adına ölçekleyen bir de takvim var. Binlerce yıl sürmüş uğraşların, denemelerin ardından zaman – tarih – takvim çıkmış karşımıza.

Artık kimileyin tarihi zamanın yerine kullanıyoruz, kimileyin takvimi tarihin yerine. Devam etmekte maceramız oysa. Nasıl adlandırılırsa adlandırılsın nasıl ölçeklenirse ölçeklensin.

Ölünce zamanım bitecek, tarih olacağım. O kadar. Ölüm günümüz takvime işlenecek birilerince. O kadar.

Ama Gölgem sensiz sarınmayacağım toprağa. Ne sen benim yokluğuma yanacaksın ne ben seni bırakıp gitmenin acısını duyacağım. Toprağın içinde kimsenin adını sayıklamayacağım. Toprakı toprak olmaktan çıkacak. Şarkılar söyleyeceğim.

Gülen bir çalı.

Işıklar esir

Sık ağaçlar vardı gölün kıyısında. Kekikler içinde, rüzgârla eğilip büküldükçe, ama kırılmayan, bir dirençle tekrar eski haline dönen otlar burnumu gıdıklarken, sırtüstü yatıyorum.

Güneşin utangaç kaçışlarını seyrediyorum dallar arasında. Yavaşça uyku sokuluyor gözlerime. Kekik kokuları, başımın altında ellerim... Hayatımda yalnızca ezebildiğim otlar.

Gözlerim hafif aralık. Güneş ılık ve kırmızı oyunlar oynuyor göz kapaklarımda. Kirpiklerim çatılmış. Çalılaşmış ışığa, ılıklığa ve kırmızıya.

Aniden sıkıveriyorum gözlerimi. Mavi, mor, pembe halkalar yayılıyor suya atılan taşın yaydığı halkalar gibi, beynimde, göz diplerimde git gide büyüyen.

Gevşetiyorum sonra ağırdan aralanıyor kapaklarım. Şarkı söyleyen, belli belirsiz insan sesleri kaçıyor kulaklarıma. İnce, nemli, taranmış bir adanmışlıkla ıslak dudaklardan dökülen ezgiler. Kelimelerin anlamları buğulanmış. Pupa yelken giden bir teknenin köpük izleri rayihalandırıyor sesleri, sanki yol aldığım adaların arasındaki denizlerdeyim.

Kar renginden bozulma ceset tramvayları, parçalanmış, dağılmış ve akmış gözlerin bebeklerinde donuklaşan, acı çektirmenin ve yürek işkencecilerinin şehvetli savruluşlarını ve kendilerinden geçişlerini hazdan; taşıyor dipsiz karanlıklara.

Gözlerim ışıkların kum havuzu olmuş. Oynaşıyorlar. Bir çocuk kirpiğinin kırpılışında, kırılmış yanağa düşmüş bir kirpiğin dokunuşunda, iç içe dolanan yakılmış oklar kapaklarım açıldığında, hapsetmek üzere emiyor tüm görüntüleri, unutmayı bilmeyi ve unutmadan...

Tek umudum belki içlerinde görüntülerin.

Gölgemin içinde.

Düşlerimi yitirdim

Balıklama daldım anılara uykularda.

Boşlukta salınan yüzlerden sıyrılamadım, tekrar yaşadım.

Kar yağıyordu. Soğuktu. Çamurdu. Bilmediğim bir İstanbul'daydım. Arkeoloji bölümünde, Beyazıt'taydım. Soğukta arıyordum, karda ve çamurda, kuru ağaçlar arasında dostumu. Bulamamıştım. Sabah olmuştu.

Şimdi de sabah. Kar yağıyor. Çamur ve soğuk. Kuru dallar çarpıyor pencerenin ardından gözlerime. Kanarya ötmekte.

İş mi arıyordum? İstanbul'daydım. Küçük bir barakada, kuru soğan çuvalları arasında yaşayan bir kadının yanında yaşayacaktım. Köprünün hemen bitiminde. Kabul etmemişti beni. "Git buralardan," demişti. İş de yoktu hani. "Git buralardan" demişti bana. "Hadi git."

Gitmiştim. Olmamıştı.

Döndüm yatakta.

Nilüfer çiçeği girdi uykumun arasına. Ama gitmiştim ben.

Sabah. Radyo açık. Az sonra televizyon açılacak. Ufaklık gazete almaya gidecek. Sobayı tutuşturuyor biri. Ihlamur kaynıyor. Odalar dağınık.Seyrettiğim bir televizyon filmi. Geceden sabaha kalmış tortusu. Tanıdık ve aşina bir yüz. Kanatlarının arasına alıp götürüyor gidilemeyecek tek ülkeye... Anılara. Hep oradayım veya buradayım. Ama gözlerimde çıplak dağların, sürülmüş toprakların izinden başka şey kalmamıştı.

Bir kızın minik elleri vardı elimde. Sımsıkı sarılmış yürüyorduk. Nereden bulmuştuk birbirimizi? Sıcaklık vardı. İçin için yanan bir kor. Elleri sıcaktı. Yüzünü gömdüm uykumun içine. Uyanınca yüreğim çarpıyordu. Yoktu. Neyin izdüşümüydü bilmiyordum. Sarılmamış kanayışın kesintisiz akıntısı.

Ufak tefekti. Saçları kısa kesilmişti. Kızıl kahveydi. Saçları sıcaktı.

Sonra yoktu. Varolan, birleşen göz kapaklarımın kopuşuydu birbirinden. Bir o yana bir bu yana dönmek almıştı düşümün yerini. Uyumak ve o yüzü unutulmayacak şekilde yeniden yakalama çabasındaydım. Yakalayamadım o yüzü.

Durgundum. Kurşun giysilerine sarınmış ahtapot kollarından şemsiyeydi gündüz. Gecelerdeydim. Gece ve uzun. Sabaha çok vardı. Anılar, düşlere sıkışmışlardı, zamanın kıyımıyla at başı.

Düşler kaçıyorlar benden. Derinlere uykularım uzandı. Düşler geri kaldılar. Benim kaçışım onlara yaklaşmaktı. Onların kaçışı ben oldum.

Düşlerimi yitirdim. Yok oluşuma kapanmalıyım.

9 Eylül 2023 Cumartesi

Kavuşmalıyım

Nereden başlayacağımı bilemedim mektubuma.

Ellerim boş kelimeler karaladı, sonra kâğıtları yırtıp attı. Cam kenarlarına çıktım ve belki seni kuytu köşelerde yakalayabilirim dedim, yakalayamadım. Gözbebeklerim kelepçelenmiş karanlığa.

Sonra yüzünün hayalini kurayım dedim. Sana bir yüz çizeyim dedim. Saçının teline renk vuramadım. Işıklar yakalanmış nesnelerin karanlık yüzlerinde.

Nereden başlayacağımı bilemiyorum, ama sana adamakıllı yazma ihtiyacındayım. Uğultuları dindirmeliyim boş tepelerdeki. Uçurumların girdabına sesleri salmalıyım ve yutuluşunu duymalıyım.

Yüreklere kök salmış boyun eğmelerle yüklü duruşlardan vazgeçişin şarkısı başlamalı. Kendi içinde kendini yaşamaya yönelmeli yollar, iklimlerden geçip giden zamanın yok edici sıcağında. Dursuz, duraksız, umarsız, canhıraş bağrışlarla coşan kan akmalı. Zorlamalı damarları.

“Sonsuzluk sessizce büyür”.

Ölümle sınırlı soluklanmalar sesleriyle boğmalı sonsuzluğu. Sessizliğin sesi bile olsa. Vazgeçilemez tek gerçekse de ölüm, vazgeçilebilir ya da olunamaz denen gerçeklerle ulaşılmalı ona.

Ölüme...

Gölgeme kavuşmalıyım.

Farkına varan ...

Yanımda olduğunu da, yanında olduğumu da biliyorum ama bilmezlikten geliyorum.

Ben dokunuyordum, ellerimi uzatıyordum ve en büyük adımları atıyordum. Onlar duruyorlardı. Yalnızca istiyorlardı ve yalnızca bekliyorlardı. Onları sarıyordum kollarımla, onların kolları yana sallanmış bekliyorlardı.

Duyun beni diyordum. Seslerime ve sözlerime kulak kabartmıyorlardı. Sunduklarıma aşinaydılar. Vermelerde değildiler. Tüketiyorlardı beni çoğalmalarımda değildiler. Aldıklarını dahi koymuyorlardı yerine.

Sallanıyor ve saldırıyordum. Talan ediyordum hayatın öz suyunu. Onlar için birleştiriyordum, hazmediyor ve dönüştürüyordum. Yalnızca alıyorlardı yüzlerinde öylesine bir tebessüm bile eksikti.

Mahkûmu idim onların. Yüreğim çırpınıyordu oltadaki bir balık gibi. Yakalanıveriyordum bir sıcaklığa. Ama nerden bileyim ki sahte sıcaklıklarmış onlar, kibritle tutuşturulmuş. Bekliyordum. Çok sonra farkına varıyordum sarıldığım buz dağlarıymış.

Ne güzelmiş atılan adımların olması. Ne güzelmiş uzatılan ellerin olması. Ne güzelmiş seslerden heyecan duyulması. Ne güzelmiş alınırken vermeler, verirken almalar, azalırken çoğalmalar, çoğalırken yoğunlaşmalar.

İstemekte idiler beni. Ben ise arzu ediyordum. Farkında değildiler arzu etmekle istemenin ne olduğunun. Heyecan duyuyorlardı. Ben ise tutkulardaydım. Farkında değildiler, heyecan tutkuyla bir değildi.

Sonra dondum.

Durdurdum tüm arayışlarımı. Durdurdum yüreğimi. Durdurdum yürümelerimi. Ne isterseniz alın dedim, açtım talanlarına bedenimi ve beynimi. Sanki sonsuza dek sürmüştü talan.

Lime lime oldum. Mutluydum. Onların istediği ben yok oluyordum. Kendime sakladığım bense korunuyordum. Dokunamıyorlardı bana. Dokunduklarını sanıyorlardı. Yok edemiyorlardı beni. Yok ettiklerini sanıyorlardı.

Geldiler ve gittiler. Kaldılar ve terk ettiler. Aldılar ve tükettiler. Tertemiz yaptılar beni.

Onların temizlediklerinin ardından yenilendim ve yeniden doğdum. Onlara şükran duydum. İstesem de yok edemezdim kendimi bu kadar güzel. İstesem de yaşar ve hayata sarılı bırakamazdım kendimi. Onlar yaşadılar benimle. Karşılığında mutlu oldular ve başka avlara ve leşlere kanat çırptılar. Her leş yok edilince temizlenir arınır dünya. Kendilerinden birinin leşi; o işte eski ben; başka dünyaların ayağa kalkmış adamıyım şimdi.

Gözlerine görünenle, dokundukları adam; ben bir değilim artık. Tersine akıyor zaman. Ben geç kalmışlığın gençliğine çağıldıyorum. Genç duyguları yüreğimin en kökünde hissediyorum, hissetmediğim kadar. Değerine değer katıyorum aklaşan saçlarımla ve yüz çizgilerimle; doğumuma, çocukluğuma, çocuksuluğuma. Gençliğime büyüyorum.

Artık çiçekler derlemiyorum topraklardan, çiçekler koparmıyorum dallardan. Ellerim çiçekleşiyor, avuçlarım büyüyor tomurcuklarında. Taze sürgünler oluyor kavuşturduğum parmaklar.

Ben oluyorum. Farkına varan yalnız... Gölgem

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle ...