15 Temmuz 2026 Çarşamba

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle tarif eder:

"Bir fıçı burbonda bekletildikten sonra beş ay tütsülenmiş, ardından da bir arabanın altında ezilmiş gibi."

Daha iyi bir tanım bulmak zor. Sıra dışı bir sanatçı. Şarkıcı. Besteci. Oyuncu. Aynı zamanda, Lee Marvin'e benzeyenlerin oluşturduğu meşhur gayriresmî kulübün üyelerinden biri. Jim Jarmusch, John Lurie, Robert Bone ve diğerleriyle birlikte.

Bugün için öneri: Downtown Train. Dinleyin. Şarkı size tanıdık gelirse şaşırmayın. Muhtemelen onu ilk kez Tom Waits'ten değil, Rod Stewart'ın yorumundan hatırlıyorsunuzdur.

Tom Waits ile Jim Jarmusch'un yolu yalnızca dostluk olarak kesişmedi. Jarmusch'un filmlerinde oyuncu olarak yer aldı; bazı filmlerinin müziklerine imzasını attı. Benim için ikilinin en güzel buluşmalarından biri Dünya'da Gece (Night on Earth). Filmin en unutulmaz tınılarında Tom Waits vardır. Defalarca izlediğim, her seferinde aynı tadı aldığım ender filmlerden biri.

The Sons of Lee Marvin, Jim Jarmusch'un yıllardır yarı şaka yarı ciddi biçimde sürdürdüğü gayriresmî ve "gizli" bir kulüptür. Temel kural son derece basittir: "Lee Marvin'in oğlu olabilecek kadar ona benziyor olmalısın."

Jarmusch, kulübün ayrıntıları hakkında hiçbir zaman fazla konuşmaz; bu da efsanesini büyütmüştür.

Jim Jarmusch (kurucu), Tom Waits, John Lurie, Richard Boes, Nick Cave (sonradan kabul edildi), John Boorman (onursal üye)

Kulübün en hoş ayrıntılarından biri de şu: Arada bir toplanıp Lee Marvin filmleri izlediklerini söylemeleri. Elbette bunun ne kadarının gerçek, ne kadarının Jarmusch mizahı olduğu hiçbir zaman tam olarak bilinmiyor.

Tom Waits'in bu kulüpte olması da tesadüf değil. Yüz hatları, kırışıklıkları, sert bakışları ve "eskitilmiş" görüntüsü gerçekten Lee Marvin'i andırıyor. Hatta Coffee and Cigarettes filmindeki Tom Waits–Iggy Pop sahnesi de bu kulübe ince bir gönderme içerir.

Tom Waits hakkında, biyografik özetlerden ziyade onu "Tom Waits yapan" birkaç ayrıntı yazayım:

Sesi aslında doğal değil Tom Waits'in ilk albümlerindeki sesi bugünkü kadar pürüzlü değildi. 1970'lerde daha caz ve folk etkisindeki kayıtlarında nispeten temiz söylüyordu. Zamanla sesini bilinçli olarak dönüştürdü; blues, vodvil, beat kuşağı şiiri ve sokak karakterlerini tek bir vokalde birleştirdi. Kendisi bunu "şarkı söylemekten çok karakter oynamak" gibi görüyordu.

Karısı Kathleen Brennan, ikinci Tom Waits'tir.

1980'de tanıştığı Kathleen Brennan, Waits'in kariyerini kökten değiştiren kişidir. Birçok şarkının ortak yazarıdır. Sword fish trombones ile başlayan deneysel dönemin arkasındaki en önemli yaratıcı ortaklardan biri odur. Waits'in diskografisini ikiye ayırmak mümkündür:

Kathleen Brennan öncesi: caz barlarında piyano çalan gece anlatıcısı.

Kathleen Brennan sonrası: hurda metalden ritim çıkaran, masal, blues ve kabusu aynı şarkıda buluşturan sanatçı.

Mükemmellikten özellikle kaçınır. Tom Waits kayıt sırasında "kusur" arar. Ayak sesleri, gıcırdayan kapılar, zincirler, teneke kutular, fren kampanaları, tahta sandalyeler, eski megafonlar...

Bunlar onun için enstrümandır. Bir stüdyo yerine eski bir tamirhanede kayıt yapılmış hissi vermek ister.

Beat kuşağının müzisyeni

Jack Kerouac, Charles Bukowski ve Allen Ginsberg'in dünyası onun şarkılarında yaşar. Barlar, kamyon şoförleri, kaybedenler, gece çalışan insanlar, yağmur altındaki eski tren istasyonları ve dahası.

Tom Waits'in şarkılarında kahramanlar değil, kenarda kalmış insanlar konuşur.

Sinemada aynı karakter

Jim Jarmusch, Francis Ford Coppola, Robert Altman, Terry Gilliam ve Paul Thomas Anderson gibi yönetmenlerle çalıştı.

İlginç olan şu: Filmde Tom Waits'i izlediğinizde çoğu zaman "rol yapan bir oyuncu" görmezsiniz; sanki zaten o dünyanın içinden çıkmış bir karakterdir.

Orphans: Brawlers, Bawlers & Bastards

Üç CD'lik kutu set, Kasım 2006'da yayımlandı (o zamanlar limeware / eMule(*) P2P üzerinden indirmiştim); 2007 boyunca en çok dinlediğim çalışmalardan biri oldu. Waits buna "best of" demeyi reddetti. Şöyle diyordu:

"Bunlar yemek yaparken ocağın arkasına düşen şarkılar."

Yani yıllarca filmler için yazılmış, sahnelerde kalmış, yayımlanmamış veya unutulmuş parçaların yeni bir yuvasıydı.

Üç disk aslında Tom Waits'in üç ayrı kişiliğini temsil eder:

Brawlers: Gürültülü blues, rock, gospel; yumruk atan Tom Waits.

Bawlers: Kırık kalpli baladlar, piyano ve hüzün; fısıldayan Tom Waits.

Bastards: Şiirler, spoken word, deneysel sesler, absürt hikâyeler; sınır tanımayan Tom Waits.

Yaklaşık 56 parçadan oluşan bu koleksiyonun önemli bir bölümü o dönem için tamamen yeniydi; geri kalanlar ise film müziklerinden, tribute albümlerinden ve yıllarca gün yüzüne çıkmamış kayıtlardan seçilmişti. Bu nedenle birçok hayran için Orphans, yalnızca bir derleme değil, "yeni bir Tom Waits albümü" olarak kabul edilir.

Tom Waits'i tek cümlede anlatmak gerekirse o, şarkı söyleyen biri değildir. Sanki gecenin bir vakti, kapanmak üzere olan bir barda, hayatı boyunca biriktirdiği hikâyeleri size anlatan son müşteridir. Sesi de o hikâyelerin taşıdığı yorgunluk kadar gerçektir.

Birebir olmasa da 2026 Oscar Kısa film ödülünü kazanan "Singers" filminde sanki Tom Waits'i hissedersiniz.

Bir barda bir araya gelen ve doğaçlama bir şarkı yarışmasına katılan kişilerin hikayesi anlatılır. Turgenyev'in bir hikayesinden esinlenen filmde yer alan şarkıcılar ve müzisyenlere selam verelim:

Mike Young: Filmde barmeni canlandıran eski bir America's Got Talent yarışmacısı.

Judah Kelly: The Voice Australia yarışmasının kazananı.

Chris Smither: Efsanevi folk-blues müzisyeni.

Will Harrington: New Orleanslı sokak müzisyeni ve piyanist.

Matthew Corcoran: Oklahoma merkezli operatik tenor ve ses koçu.


(*) EMule

eMule, merkezi olmayan bir eşler arası (P2P - Peer-to-Peer) dosya paylaşım ağıdır.

Dosyaları tek bir sunucudan indirmek yerine, o dosyaya sahip olan diğer kullanıcıların (istemcilerin) bilgisayarlarından küçük parçalar halinde toplar ve aynı anda sizin bilgisayarınızdaki parçaları da diğer kullanıcılarla paylaşır.

eMule'un kullandığı temel teknoloji ve çalışma mantığı şu şekildedir:

Ağ Mimarisi eMule, temelde iki farklı ağ protokolünü bir arada kullanır.

eDonkey Ağları: Kullanıcıların merkezi bir sunucuya bağlanarak ağdaki diğer kişileri ve dosyaları bulmasını sağlar. Sunucular sadece kullanıcıların neleri paylaştığını (indeks) tutar; dosyaların kendisi sunucularda barınmaz.

Kademlia (KAD) Ağı: Sunucusuz (merkeziyetsiz) bir teknolojidir. Sunucular çöktüğünde veya kapandığında bile kullanıcıların doğrudan birbiriyle iletişim kurmasına ve dosya aramasına olanak tanır.

Hash (Özet) Algoritmaları ve Benzersiz Kimlik: eMule, dosyaları isimlerine göre değil, içeriklerine göre tanır.

Dosyaları matematiksel algoritmalar kullanarak tarar ve her dosya için benzersiz bir Hash (eD2k linki) oluşturur. Bu sayede dosyanın adı değiştirilse bile, içeriği aynı olduğu sürece doğru dosya indirilir ve sahte (fake) dosyaların önüne geçilir.

Akıllı Parçalama (Chunk - bugün yapay zekanın kullandığı teknoloji) Sistemi: İndirilmek istenen büyük dosyalar küçük parçalara bölünür. Ağdaki bir kullanıcıdan bu parçalardan biri indirildiğinde, eMule hemen o parçayı ağdaki diğer kullanıcılara yüklemeye (upload) başlar.

Kredi Sistemi (Adil Kullanım): eMule'un en önemli özelliklerinden biri kuyruk sistemidir. Program, ne kadar çok veri yüklerseniz (upload) size o kadar çok "kredi" puanı verir. Puanınız arttıkça, popüler dosyaları indirmek için girdiğiniz kuyruklarda daha hızlı sıra atlarsınız. Bu, "al-ver" dengesini korumak için tasarlanmış bir algoritmadır.

Emule ile Roger Waters - Ça Ira, David Gilmour - On the islands, Maria Callas, Coltraine, Chet Baker albümlerini haftalar içinde indirmiştim.

Kastrato

Kastrato; soprano, mezzo-soprano ya da kontralto seslerine küçük yaşta sahip olan yoksul ve yetenekli erkek çocukların, bu seslerini kaybetmemeleri için kendilerinin ve ailelerinin rızası alınarak ergenlik çağına gelmeden hadım edilmeleri sonucu tiz ve çocuksu sese sahip olan erkek soprano.

16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar süregelen dönemde Roma Katolik Kiliseleri bu çocuklara iyi bir müzik eğitimi verirdi. Ne var ki, bu işlem çocukların %5'inden az bir kısmında başarılı oluyordu.
Kiliselerin kutsal saydığı ve bu nedenle ailelerin büyük oranda kabul ettiği bu işlem, 1902-1904 yıllarında çıkarılan bir yasayla yasaklandı. Bu yüzden bu sese sahip sanatçılar zaman içerisinde yok olsa da günümüzde kastratoların repertuvarını seslendirebilecek sanatçılar ender olarak çıkmaktadır.

Bu yeteneklere "Doğal kastrato" denmektedir. Doğal kastrato olarak Philippe Jaourssky (1978 - ) örnek verilebilir.

En ünlü kastratoların listesi şu şekildedir:
  • Farinelli (Carlo Maria Broschi): Tüm zamanların en ünlü ve başarılı kastratosu olarak kabul edilir. Olağanüstü ses genişliği ve nefes kontrolüyle dönemin en büyük bestecilerini bile büyülemiştir.
  • Senesino (Francesco Bernardi): 18. yüzyılın bir diğer efsanevi kastratosudur. Ünlü besteci George Frideric Handel'in birçok eserinde başrol oynamış ve Londra opera sahnelerinde fırtınalar koparmıştır.
  • Caffarelli (Gaetano Majorano): Farinelli'nin en büyük rakiplerinden biri olarak bilinir. Teknik kusursuzluğu ve etkileyici tiz sesleriyle döneminin en çok kazanan ve aranan şarkıcılarından biri olmuştur.
  • Alessandro Moreschi: 1858-1922 yılları arasında yaşamış olan Moreschi, sesleri plak teknolojisine kaydedilebilen tek kastratodur. 1902 yılında yaptığı kayıtlar, bu acı verici ve eşsiz geleneğin günümüze ulaşan tek gerçek ses kanıtıdır.

25 Haziran 2026 Perşembe

WITTGENSTEIN ÇEVIRILERINDE KAYBOLAN MANTIKSAL BAĞLAM

GIRIŞ

Ludwig Wittgenstein'ın Tractatus Logico-Philosophicus'u, 20. yüzyıl felsefesinin en yoğun ve en çok yorumlanmış metinlerinden biridir. Metnin felsefi derinliği kadar, taşıdığı terminolojik yük de onu anlamayı güçleştirir. Almanca yazılmış bu eser, yalnızca felsefi bir tez değil, aynı zamanda Frege ve Russell'ın mantık kuramlarının dil felsefesine uygulanmasıdır. Bu nedenle Tractatus'ta kullanılan her kavram, gündelik dildeki karşılığından farklı, teknik bir anlam taşır.

İşte bu kavramlardan biri de Satz'tır. Türkçe çevirilerde büyük ölçüde "tümce" olarak karşılanan bu terim, özellikle matematiksel mantık geleneğinden gelen okuyucular açısından önemli kavramsal sorunlara yol açmaktadır. Bu yazı, "Satz" kavramının Türkçe çevirisinin yol açtığı sorunları mercek altına almakta; yalnızca sözcük düzeyinde değil, kavramsal düzeyde de bir çeviri eleştirisi sunmayı amaçlamaktadır.

Metin, Runik Kitap tarafından yayınlanmış olan “Ray Monk – Wittgenstein’i Nasıl Okumalıyız? (Çeviren: Barış Şannan) Kitabının 6. Bölümünün (Mantıksal Biçimin Dağılışı) başlığının ilk paragrafı okunurken yazılmıştır.

“Her tümce bir içeriğe ve bir biçime sahiptir. Saf biçimin tasarımına, tek tek sözcüklerin ya da sembollerin (bağımsız anlamları oldukları ölçüde) anlamını soyutladığımızda, yani tümcenin sabitlerini değişkenlerle ikame ettiğimizde ulaşırız. Sözdiziminin sabitler için geçerli olan kuralları, değişkenler için de geçerli olmalıdır. Sözdizimi derken, genel anlamıyla, bir sözcüğün hangi bağlantılar içinde anlam kazanacağını bize söyleyen, dolayısıyla da saçma yapıları dışarıda bırakan kuralları kastediyorum. Gündelik dilin sözdizimi, gayet iyi bilindiği gibi, bu amaca pek uygun değildir (gündelik dilin sözdizimi, örneğin, “Kırmızı yeşilden daha yüksektir,” ya da “Gerçek olan, kendinde şey olsa da aynı zamanda kendi için bir şey hâline gelebilmelidir,” gibi sözde-tümcelerin kuruluşunu kesinlikle engellemez).”

Oruç Aruoba çevirisinden alıntılan bölümlerde “tümce” kullanılmıştır. Oruç Aruoba Tractatus Logico-Philosophicus çevirisinde, İngilizcedeki proposition (Alm. Satz) karşılığında sistematik olarak “tümce” sözcüğü kullanılır.  Özellikle “tümce” geçen ve en çok atıf yapılan ifadelerden bazıları şunlardır:

“Doğru tümcelerin toplamı, toplam doğa bilimidir (ya da doğa bilimlerinin toplamı).” (4.11)

“Felsefenin sonucu, ‘felsefe tümceleri’ değil, tümcelerin açık hâle gelmesidir.” (4.112)

“Bir düşüncenin duyulur imidir tümce.” (3.1)

“Yalnızca tümcenin bir anlamı vardır.” (3.3)

“Temel tümce, adlardan oluşur. Adların bir bağlantısı, bir zinciridir.” (4.22)

“Tümce, olgusal durumların varlığını ve yokluğunu gösterir.” (4.1 ve devamındaki açıklamalar bağlamı)

“Tümce, gerçekliğin bir resmidir.” (4.01)

“Tümce, gerçekliğin bir modelidir; onu düşündüğümüz gibi.” (4.01’in devamı)

“Tümce, mantıksal uzay içinde bir durumu belirler.” (4.023)

“Temel tümceler birbirlerinden mantıksal olarak bağımsızdır.” (5.134)

Aruoba, “önerme” yerine “tümce” kullanarak Wittgenstein’ın Satz kavramını gündelik dil cümlesinden ve matematiksel mantıktaki “önerme” teriminden ayırmayı amaçlamıştır. Bu terminoloji, çevirmenin notlarında ve daha sonraki Wittgenstein literatüründe de tartışılmıştır.  

Matematikte, matematiksel mantıkta “önerme”nin doğruluk değeri taşıyan mantıksal bir nesne oluşu ile doğal dildeki “cümle/tümce” ayrımı yeniden tartışılmalıdır.   

Aruoba’nın terminolojisi Wittgenstein terminolojisi birebir örtüşmez.

1. MATEMATIKSEL MANTIKTA "TÜMCE / CÜMLE" VE "ÖNERME" AYRIMI

Sorunun kaynağını anlamak için önce matematiksel mantıktaki temel bir ayrımı netleştirmek gerekir.

Matematikte her cümle bir önerme değildir. "Kapıyı kapat!", "Saat kaç?" ve "Keşke yağmur yağsa" ifadeleri dilbilgisel bakımdan cümledir; ancak bunların doğruluk değerleri yoktur. Oysa "17 asal sayıdır", "π irrasyoneldir" ve "Her sonlu grup çözülebilirdir" ifadeleri birer önermedir, çünkü doğru veya yanlış olabilirler.

Matematikte önerme tanımı: Doğru veya yanlış bir hüküm içeren her cümle, önermedir. Her önermenin bir doğruluk değeri vardır. (p ==> q) ise bir teoremdir. 

Matematikte ispat edilen önermelerdir. İki önerme arasındaki "ise" ile kurulan ilişki de "teorem" olarak tanımlanır. Bir cümle ispat edilmez; bir önerme ise ispat edilerek doğruluğu veya yanlışlığına karar verilir. Bu ayrım, Hilbert'ten bu yana matematiğin temelinde yer alır. 

Önerme, doğruluk koşullarına sahip mantıksal bir ifadedir; cümle ise yalnızca dilbilgisel bir yapıdır.

Wittgenstein'ın Tractatus'ta kullandığı Satz kavramı, işte bu teknik "önerme" anlamına çok daha yakındır. Nitekim 4. önermede şöyle denir: "Ein Satz ist ein Bild der Wirklichkeit." (Bir önerme, gerçekliğin bir tasviridir.) Ardından gelen 4.024'te ise: "Einen Satz verstehen heißt wissen, was der Fall ist, wenn er wahr ist." (Bir önermeyi anlamak, onun doğru olması durumunda dünyanın nasıl olacağını bilmektir.)

Bu ifadelerde Satz'ın bir doğruluk değeri taşıdığı açıkça görülür. Oysa "tümce" olarak çevrildiğinde, doğruluk değeri çağrışımı büyük ölçüde kaybolur.

2. İNGILIZCE ÇEVIRI GELENEĞI: "PROPOSITION" TERCIHI

Tractatus İngilizce çevirilerine bakıldığında ilginç bir tutarlılık görülür. Ogden-Ramsey, Anscombe ve Pears-McGuinness çevirisi — üçü de Satz'ı "proposition" olarak karşılar. Bu tercih rastlantısal değildir.
İngilizce analitik felsefe geleneğinde "sentence" doğal dili çağrıştırırken, "proposition" mantıksal incelemenin nesnesini ifade eden yerleşik bir teknik terimdir. Çevirmenler, Wittgenstein'ın teorik bağlamını korumak için bilinçli bir tercih yapmışlardır.

Örneğin Tractatus 4.031'de geçen: Im Satz ist ein Sachverhalt gleichsam probeweise zusammengesetzt.

Ogden-Ramsey çevirisi: In the proposition a state of affairs is, as it were, put together for trial.

Pears-McGuinness çevirisi: In a proposition a state of affairs is, as it were, put together for trial.

Her iki çeviri de "proposition" terimini kullanır. "Sentence" tercih edilmez. Bu, Wittgenstein'ın kastettiği şeyin dilbilgisel bir yapı değil, doğruluk değeri taşıyan mantıksal bir ifade olduğunun göstergesidir.

3. TÜRKÇE ÇEVIRILERDE "TÜMCE / CÜMLE" TERCIHININ DOĞURDUĞU SORUNLAR

Türkçede ise durum farklıdır. Yaygın çeviri pratiği, Satz'ı "tümce / cümle" olarak karşılamak yönündedir. Sözlük düzeyinde bu yanlış değildir; ancak kavramsal düzeyde önemli bir kaymaya yol açar.

"Tümce / cümle" sözcüğü Türkçede kaçınılmaz olarak dilbilgisi alanını çağrıştırır. Oysa Wittgenstein'ın ilgilendiği şey doğal dilin dilbilgisi değil, mantıksal tasvir kuramıdır. Satz'ın "tümce" olarak çevrilmesi, okuyucunun zihninde yanlış bir kategorik çerçeve oluşturur: Wittgenstein sanki dilbilgisi üzerine konuşuyormuş gibi görünür. Oysa Tractatus boyunca yapılan analiz dilbilgisel değil, mantıksaldır.
Bu sorun, özellikle matematiksel mantık eğitimi almış okuyucular için daha belirgindir. Matematik geleneğinde "önerme" kavramı net bir teknik anlam taşır ve doğruluk değeri, ispat, model, semantik gibi kavramlarla doğrudan bağlantılıdır. "Tümce / cümle" ise bu çağrışımların hiçbirini taşımaz. Bu nedenle matematik kökenli okuyucu, Tractatus'u okurken sürekli olarak şu soruyu sorar: "Neden önerme denmiyor?"

4. "CONSTANTS OF THE PROPOSİTİON": ÇEVİRİDE KAYBOLAN TEKNİK ANLAM

Sorun yalnızca "Satz" ile sınırlı değildir. Wittgenstein'ın mantıksal biçim anlayışını açıkladığı "On Logical Form" (1931) başlıklı metninde geçen şu cümle, çeviri sorununun çarpıcı bir örneğini sunar:
Every proposition has a content and a form. We get the picture of the pure form if we abstract from the meaning of the single words, or symbols (so far as they have independent meanings). That is to say, if we replace the constants of the proposition by variables. The rules of syntax which apply to the constants must also apply to the variables.

Ray Monk, Wittgenstein üzerine yazdığı giriş kitabında bu pasajı yorumlarken şu ifadeyi kullanır:
The rules of syntax which apply to the constants must also apply to the variables.

Türkçe çevirisi ise şöyledir:

Sözdiziminin sabitler için geçerli olan kuralları, değişkenler için de geçerli olmalıdır. Kelime düzeyinde çeviri doğrudur. Ancak burada önemli bir kavramsal belirsizlik ortaya çıkar. "Constant" sözcüğü, bu bağlamda mantıksal sabit (ve veya değil, her, bazı) anlamına gelmez; belirli bir nesneyi gösteren sabit sembol (Socrates, London, 2, Ahmet vb.) anlamına gelir.

Türkçe okuyucu "sabit" sözcüğünü duyduğunda ister istemez mantıksal sabitleri düşünmeye başlar: "ve", "veya", "değil"... Oysa burada anlatılan şey, bir sabit sembolün (örneğin "Socrates") yerine bir değişken (örneğin "x") konulduğunda, sözdizimsel kategorinin korunması gerektiğidir. Eğer "Socrates is mortal" gramatik olarak doğruysa, "x is mortal" da aynı sözdizimsel kurallar gereği doğru olmalıdır. Ama "Socrates and Plato"daki "and" yerine "x" koyamazsınız, çünkü "and" farklı bir sözdizimsel kategoriye aittir.

Bu ayrım, Wittgenstein'ın ve Russell'ın mantık anlayışındaki ikame (substitution) ilkesinin temelini oluşturur. Değişken, sabitten farklı bir tür sembol değildir; yalnızca belirli bir nesneyi göstermeyi bırakmış, genelleştirilmiş bir semboldür. Bu nedenle aynı sözdizim kuralları onun için de geçerlidir.

Türkçe çeviride bu teknik ayrımın belirtilmemiş olması, okuyucuyu doğrudan yanlış bir kavramsal kategoriye yöneltmektedir. Tek bir dipnot — "Buradaki 'constant' mantıksal sabit değil, belirli bir nesneyi gösteren sabit semboldür" — sayfalarca sürebilecek bir kafa karışıklığını önleyebilirdi.

5. FREGE'DEN WİTTGENSTEİN'A "SATZ"IN DÖNÜŞÜMÜ

"Satz" kavramının çevirisindeki sorunu daha iyi anlamak için, bu terimin Frege'den Wittgenstein'a geçirdiği dönüşüme kısaca bakmak gerekir.

Frege'de Satz yalnızca gramatik bir yapı değildir. Bir Satz, doğruluk taşıyan mantıksal bir birimdir. Frege'nin doğruluk değerlerini (Das Wahre / Das Falsche) mantığın nesnesi haline getirmesiyle birlikte Satz, artık yalnızca dilsel değil, mantıksal bir kavram haline gelir. Frege'de Satz, modern dilbilimdeki "sentence" kavramıyla tam olarak örtüşmez.

Russell ise Almanca yazmaz; ancak onun kullandığı teknik kavram "proposition"dur. Mantıksal Atomculuk derslerinde sürekli olarak şu ayrım yapılır: proposition, propositional function, propositional variable. Bunların hiçbiri doğal dil cümlesi değildir; hepsi mantığın nesneleridir. Wittgenstein'ın ilk dönemini Russell'dan bağımsız okumak mümkün değildir.

Wittgenstein'da Satz, ilk bakışta Russell'ın izinden gidiyor görünse de önemli bir farklılık ortaya çıkar. Wittgenstein'ın Satz'ı ne yalnızca fiziksel yazıdır (Satzzeichen), ne de yalnızca soyut anlamdır. Bu nedenle Tractatus'ta ayrıca Satzzeichen, Symbol ve Zeichen ayrımları yapılır. İşte bu nedenle Satz'ın yalnızca "sentence" ya da yalnızca "proposition" olduğu söylenemez; o, ikisinin arasında yer alan teknik bir kavramdır.

Ancak bu nüans, "tümce" tercihinin yarattığı sorunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, Wittgenstein'ın kurduğu bu ince kavramsal ağ, "tümce" gibi genel bir karşılıkla görünmez hale gelmektedir. Çeviri, yalnızca Satz'ı değil, onun Satzzeichen, Symbol ve Zeichen ile olan ilişkisini de yansıtmalıdır.

6. BİR ÇEVİRİ ÖNERİSİ

Bu yazının amacı "Satz yalnızca önerme olarak çevrilmelidir" iddiasını savunmak değildir. Böylesi bir iddia, Wittgenstein'ın kavramının taşıdığı nüansları da göz ardı etmek olur. Ancak aşağıdaki ilkelerin, Türkçe Wittgenstein okumalarında kavramsal berraklığı artıracağı kanaatindeyim:

--------------------------------------------------------------------Almanca          İngilizce          Türkçe (öneri)
--------------------------------------------------------------------
Satz          proposition        önerme (tercihen)
--------------------------------------------------------------------
Satz          sentence        tümce (dipnotla açıklanmalı)
--------------------------------------------------------------------Satzzeichen      propositional sign önerme işareti
--------------------------------------------------------------------Symbol          symbol            simge
--------------------------------------------------------------------Zeichen          sign               işaret
--------------------------------------------------------------------Name          name               ad
--------------------------------------------------------------------Gegenstand      object               nesne
--------------------------------------------------------------------Sachverhalt      State of affairs   olgu durumu
--------------------------------------------------------------------Tatsache      fact                olgu
--------------------------------------------------------------------

Özellikle "sabit" (constant) teriminin kullanıldığı bağlamlarda, çevirmenin ya "sabit sembol" ifadesini tercih etmesi ya da bir dipnotla buradaki "constant"ın mantıksal sabit değil, adlandırıcı sabit olduğunu belirtmesi gerekir. Bu tek açıklama, Wittgenstein'ın mantıksal biçim analizine ilişkin sayfalarca sürebilecek bir kafa karışıklığını önleyecektir.

SONUÇ

Analitik felsefede çeviri, yalnızca sözcüklerin aktarımı değildir. Kavramların taşıdığı teorik yükün de korunması gerekir. "Satz" kavramının "tümce" olarak çevrilmesi, sözlük bakımından savunulabilir olsa da matematiksel mantık açısından yetişmiş okuyucuda önemli kavramsal belirsizlikler doğurmaktadır.
Bu belirsizlik, Wittgenstein'ın düşüncesinden değil, terminolojik tercihten kaynaklanır. Nitekim aynı cümle üzerinde durup İngilizce mantığını açınca, neyin kastedildiği belirginleşmektedir. Bu da sorunun en azından kısmen çeviri tercihinden kaynaklandığını gösterir.

Gelecekte yapılacak Türkçe çevirilerde, "Satz" kavramının teknik bağlamı daha görünür hale getirilmeli; gerekirse dipnotlar, açıklamalar ve terminolojik tablolarla desteklenmelidir. Belki de Türkçede ilk kez yapılması gereken şey, Tractatus'ın yalnızca çevrilmesi değil, aynı zamanda terminolojik olarak yeniden inşa edilmesidir. Böylece okuyucu, Wittgenstein'ın asıl tartışmasının dilbilgisi değil, mantıksal tasvir kuramı olduğunu çok daha erken bir aşamada fark edebilecektir.

KAYNAKÇA

• Wittgenstein, L. (1922). Tractatus Logico-Philosophicus. Çev. Oruç Aruoba
• Wittgenstein, L. (1931). "On Logical Form." Proceedings of the Aristotelian Society, 31: 162–171.
• Monk, R. Wittgenstein'i Nasıl Okumalıyız? İstanbul Runik Kitap. 
• Soyut Matematik Ders Notları. Okay Çelebi - Öner Çakar
 

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Yapay Zekâ Miti, Algoritmik Akıl ve Açık Uçlu Düşünme

Giriş

Yapay zekâ tartışmaları son yıllarda yalnızca teknik bir alan olmaktan çıkmış, aynı zamanda felsefi, epistemolojik ve ontolojik bir tartışma alanına dönüşmüştür. Özellikle büyük dil modelleri, üretici yapay zekâ sistemleri ve otonom karar sistemleri üzerine yürütülen tartışmalarda “zeka”, “anlama”, “düşünme”, “yaratıcılık” ve “bilinç” gibi kavramlar sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak bu kavramların çoğu zaman yeterince çözümlemeden, sanki ortak ve kesin anlamlara sahipmiş gibi kullanıldığı görülmektedir.

Buradaki temel problem teknik olmaktan çok kavramsaldır. Çünkü “yapay zekâ insan gibi düşünebilir mi?” sorusundan önce şu soruların açıklığa kavuşturulması gerekir:

  • Zekâ nedir?
  • Düşünme ne demektir?
  • Anlamak ne demektir?
  • İnsan düşünmesi yalnızca algoritmik bir süreç midir?
  • Matematik ve mantık tamamlanmış kapalı sistemler olarak mı düşünülmelidir?

Bu çalışma, yapay zekâ tartışmalarını özellikle Wittgenstein, Brouwer, Gödel, Peirce ve pragmatist gelenek bağlamında ele almayı amaçlamaktadır. Amaç, teknolojik gelişmeleri küçümsemek değil; yapay zekâya ilişkin bazı metafizik ve determinist varsayımları kavramsal açıdan incelemektir.

Zekâ Kavramının Problemi

Yapay zekâ tartışmalarındaki ilk problem, “zeka” kavramının kendisinin sabit bir tanıma sahip olmamasıdır. Farklı disiplinler ve düşünce gelenekleri zekâyı farklı biçimlerde tanımlamaktadır.

Wikipedia’daki yaygın tanımlardan bazıları şöyledir:

  • öğrenme yeteneği,
  • öğrenilenden yararlanabilme,
  • yeni durumlara uyum sağlama,
  • problem çözme,
  • soyut düşünme,
  • mantıklı davranma,
  • çevreyle etkili ilişki kurma.

Binet, Terman, Thorndike ve Wechsler gibi isimler farklı zeka tanımları geliştirmiştir. Bu durum tek bir “zeka özü” bulunmadığını göstermektedir.

Burada Wittgenstein’ın aile benzerliği yaklaşımı önem kazanır. Wittgenstein’a göre birçok kavram tek bir öz üzerinden değil, farklı kullanım biçimleri arasındaki benzerlikler üzerinden anlaşılır. “Oyun” kavramı bunun klasik örneğidir. Satranç, futbol ve çocuk oyunları arasında ortak tek bir öz yoktur; fakat kullanım ağları vardır.

Benzer şekilde “zeka” da tek ve kesin bir özden ziyade:

  • problem çözme,
  • uyum sağlama,
  • sembolik işlem,
  • öğrenme,
  • örüntü tanıma,
  • karar verme,
  • bağlamsal davranış

gibi farklı kullanım alanlarına sahip olabilir.

Dolayısıyla “yapay zekâ insan zekâsına ulaştı” türü iddialar çoğu zaman kavramsal olarak yeterince açıklanmış değildir.

Algoritma ve Kapalı Sistem Problemi

Yapay zekâ sistemleri temelde algoritmik yapılardır. Algoritma genel anlamıyla, Bir girdiyi belirli işlemlerden geçirerek bir çıktı üreten sonlu işlemsel yapı olarak düşünülebilir. Bugünkü yapay zekâ sistemleri:

  • veri alır,
  • örüntüleri işler,
  • olasılıksal ilişkiler kurar,
  • çıktı üretir.

Örneğin bir çeviri sistemi:

  • girdiyi alır,
  • modeli uygular,
  • hedef dilde bir çıktı üretir.

Bu anlamda algoritmik yapı açıktır. Ancak burada temel soru şudur: İnsan düşünmesi tamamen kapalı biçimde algoritmik olarak modellenebilir mi?

Bu noktada Hilbert programı ve Gödel’in eksiklik teoremleri önem kazanır. Hilbert’in amacı matematiği:

  • tam,
  • tutarlı,
  • kapalı,
  • aksiyomatik

bir sistem halinde temellendirmekti.

Fakat Gödel, belirli yeterlilikteki formal sistemlerin:

  • kendi içlerinde tamamlanamayacağını,
  • sistem içinde kanıtlanamayan doğrular barındıracağını

gösterdi.

Bu durum doğrudan “yapay zekâ imkânsızdır” sonucunu vermez. Ancak şu düşünceyi problemli hale getirir: “İnsan düşünmesi tamamen kapanmış formal sistem olarak temsil edilebilir.”

Gödel’in gösterdiği şey, formal sistemlerin sınırları olduğudur. Bu nedenle insan düşünmesini tam kapanmış mekanik yapı olarak modelleme girişimleri felsefi açıdan tartışmalıdır.

Peirce ve Geri Çıkarım Problemi

Charles Sanders Peirce modern mantık ve pragmatizm açısından önemli bir figürdür. Peirce yalnızca tümdengelim ve tümevarım ile ilgilenmez; üçüncü bir çıkarım biçimi tanımlar: Geri çıkarım (abduction).

Geri çıkarım:

  • şaşırtıcı bir olguyla karşılaşılması,
  • bunu açıklayabilecek hipotezin kurulması

sürecidir.

Bilimsel düşünmenin önemli bölümü bu şekilde çalışır. Bu nedenle insan düşünmesi yalnızca, kurallı tümdengelim, veri biriktiren tümevarım olarak anlaşılamaz. İnsan düşünmesi:

  • hipotez kurar,
  • bağlam değiştirir,
  • yeni ilişkiler üretir,
  • daha önce düşünülmemiş olanı kurabilir.

Burada önemli nokta şudur: Düşünme yalnızca doğruluk koruyan mekanik çıkarım değildir.

Peirce’ın yaklaşımı özellikle modern yapay zekâ tartışmalarında yeniden önem kazanmıştır. Çünkü büyük dil modelleri ve üretici sistemler çoğu zaman saf tümdengelimden çok:

  • örüntü tamamlama,
  • olasılıksal tahmin,
  • bağlamsal üretim

şeklinde çalışmaktadır.

Wittgenstein ve Kural Takibi Problemi

Wittgenstein’ın özellikle geç dönem düşüncesi yapay zekâ tartışmaları açısından önemlidir. Wittgenstein için anlam, kullanım içindedir. Bir sözcüğün, sembolün veya matematiksel yapının anlamı, onu kullandığımız yaşam biçimleri içinde ortaya çıkar. Bu nedenle matematik de yalnızca “orada duran nesneler sistemi” değildir. Matematik aynı zamanda:

  • bir teknik,
  • bir uygulama,
  • kuralla yönetilen / yönlendirilen bir pratik

olarak anlaşılmalıdır. Örneğin;

1,2,3,4… ifadesindeki üç nokta, Wittgenstein açısından tamamlanmış sonsuz nesne deposuna işaret etmek zorunda değildir. Bu daha çok, “Devam et,”  anlamı taşıyan bir kural uygulamasıdır. Burada matematik:

  • tamamlanmış metafizik nesne olmaktan,
  • devam ettirilebilir teknik etkinliğe

kaymaktadır.

Bu yaklaşım Brouwer’ın sezgiciliğiyle belirli ölçüde kesişir.

Brouwer ve Potansiyel Sonsuzluk

Brouwer’ın sezgiciliği matematiği tamamlanmış nesneler toplamı olarak değil, zihinsel inşa süreci olarak düşünür. Brouwer açısından doğal sayılar:

  • hazır verilmiş tamamlanmış küme değil,
  • devam ettirilebilir yapım sürecidir.

Bu nedenle:  “Tamamlanmış sonsuzluk” şüpheli görülürken, potansiyel sonsuzluk kabul edilir. Burada sayı, bitmiş nesne değil, bir üretim kuralıdır.

Bu düşünce Aristoteles’in potansiyel sonsuzluk anlayışıyla da belirli ölçüde ilişkilidir.

Bu yaklaşımlar yapay zekâ tartışmaları açısından önemlidir: Çünkü insan düşünmesini yalnızca kapalı girdi-çıktı sistemi olarak modelleyen yaklaşımlar, düşünmenin açık uçlu, bağlamsal ve devam ettirilebilir karakterini gözden kaçırabilir. 

Eğer matematiğin kendisi bile tamamlanmış nesneler toplamı yerine kural takibi ve üretim süreci olarak anlaşılabiliyorsa, insan düşünmesini bütünüyle kapanmış algoritmik yapı olarak ele almak daha da problemli hale gelir.

İnsan düşünmesi “tamamlanmış şey” değil, sürekli devam eden etkinliktir. 

  • Wittgenstein’daki kural takibi,
  • Brouwer’daki potansiyel sonsuzluk,
  • Peirce’daki soruşturma / araştırma süreci,
  • Pragmatist süreç düşüncesi

gibi açık uçlu süreçleri, kapanmış nesne sistemleri gibi modellemek kavramsal problem yaratabilir.

Yapay Zekâ ve Açık Uçluluk Problemi

Bugünkü yapay zekâ sistemleri çok güçlü örüntü işleme mekanizmalarıdır. Ancak insan düşünmesinin yalnızca örüntü işlemeden ibaret olup olmadığı açık değildir.

İnsan düşünmesi:

  • bağlam değiştirir,
  • yaşam biçimleri içinde hareket eder,
  • yeni anlam alanları üretir,
  • kendi kurallarını yeniden yorumlayabilir.

Bu nedenle insan bilişi (cognition) yalnızca girdi -çıktı (input-output) ilişkisi olarak düşünüldüğünde önemli boyutlar kaybolabilir.

Burada Wittgenstein’ın “Kuralı takip et “problemi önem kazanır. Bir kuralı takip etmek yalnızca, sembol işlemek, mekanik tekrar yapmak mıdır? Yoksa, toplumsal kullanım, bağlam, eğitim, yaşam biçimi gibi unsurları mı gerektirir?

Bu soru bugün yapay zekâ tartışmalarının merkezindedir.

Yapay Zekâ Miti

Erik J. Larson’un dikkat çektiği önemli noktalardan biri, yapay zekâ etrafında oluşan kaçınılmazlık mitidir. Bu mite göre:

  • insan düzeyinde yapay zekâ kaçınılmazdır,
  • ardından insanüstü süper zeka gelecektir.

Ancak bu yaklaşım çoğu zaman:

  • zekâ kavramının belirsizliğini,
  • anlam sorununu,
  • açık uçlu biliş sorununu,
  • bilinç sorununu,
  • bağlamsal yaşam biçimlerini

yeterince hesaba katmamaktadır. Bu nedenle problem yalnızca teknik kapasite problemi değildir. Asıl problem şudur: “Düşünme”, “anlama”, “zeka” ve “bilinç” kavramlarını nasıl kullandığımız yeterince açık mı?

Sonuç

Yapay zekâ tartışmalarındaki temel sorun çoğu zaman teknik kapasitenin ötesinde kavramsal çözümleme eksikliğidir. Bu çalışma şu iddiayı savunmamaktadır: Yapay zekâ mantıksal olarak kesin biçimde imkânsızdır. Bunun yerine şu noktaya dikkat çekmektedir:

  • insanın düşünme süreçleri,
  • anlam üretimi,
  • kural takibi,
  • bağlama bağlılık,
  • açık uçlu biliş

tam kapanmış formal sistemler olarak anlaşılamayabilir. Gödel formal sistemlerin sınırlarını göstermiştir. Peirce düşünmenin yalnızca tümdengelim olmadığını ortaya koymuştur. Brouwer matematiği tamamlanmış nesne değil, süreç olarak yorumlamıştır. Wittgenstein ise anlamı kullanım içinde düşünmüştür. 

Bu nedenle yapay zekâ tartışmalarında asıl mesele: Makinelerin ne kadar güçlü olduğu değil,  “zeka”, “düşünme” ve “anlama” kavramlarını nasıl kullandığımızdır. Belki de sorun teknolojik değil, kavramsaldır.

23.07.2024

Not: Bu metin bir karşılıklı yazışmadan çıkmıştır. Yapay Zekanın mutlak olarak insanın yerini alacağı öngörüsüne karşı yazılmıştır. 



4 Mayıs 2026 Pazartesi

Mutlaklık İllüzyonundan Kuş Seslerine: İcat Edilmiş Bir Dünyada Yaşamak

 Bekir Gür tarafından derlenen "Matematik Felsefesi" içinde "Wittgenstein Gödel'in çalışmalarının mahiyetini anlamamış ve kötü kavrayıştan kaynaklanan zayıf eleştirilerde bulunmuştur (Barrow, 2001: 163-7) diye bir alıntı ile karşılaştım.

Alıntının devamında "Wittgenstein ve Gödel arasındaki bu gerilim, aslında iki farklı dünya görüşünün (mantıksal pozitivizm / dil felsefesi vs. platoncu matematik) çarpışmasıdır," denilmektedir.

John Barrow gibi eleştirmenlerin "kötü kavrayış" olarak nitelendirdiği durumun temel nedenlerini şöyle özetleyebiliriz:

"İspatlanamazlık" Kavramına Yaklaşım: Gödel'in Eksiklik Teoremi, bir sistemin içinde doğru olduğu halde o sistemin aksiyomlarıyla ispatlanamayan önermeler olduğunu söyler.

Wittgenstein ise "Matematiğin Temelleri Üzerine Açıklamalar"da buna karşı çıkar. Bir şeyin "doğruluğu", onun sistem içindeki "ispatlanabilirliği" ile aynıdır. Wittgenstein, ispatlanamayan bir şeyin "doğru" olarak adlandırılmasının anlamsız bir dil oyunu olduğunu söyler.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar, yakışıklı erkekler, bir anın içine sıkışmış gülüşler, sigara dumanının özgürlüğü, transparan bir elbisenin altından belli belirsiz görünen kabarıklıklar, bacakların rastgele duruşunda bile kendine güvenen bir ağırlık. Hepsi orada, fakat hiçbiri artık hayatta değil. Görüntüde taşan cinsellikler, utançsız neşeleri, bedenlerin taşıdığı coşku ya da keder… Hepsi o enstantanenin canlılığında parlıyor, ama çoktan çözülmüş bir bedenin hareketleri.

Fahrenheit 451

1. itfaiyeciler birliği. artık itfaiyeciler yangın söndürmemektedirler. sistem kurulmuştur. yangınların mahir savaşçıları artık yangın çıkarıcılardır, kundakçılardır.


2. herşeyin en iyi nasıl yakılacağını onlar bilir.


3. itfaiyeci birliği sürekli yangınlara gitmektedirler. ihbarlar gelmekte, onlar gitmekte ve yakmaktadırlar.


4. ne yakmaktadırlar? kitap yakmaktadırlar. çünkü kitap okumak, kağıda basılı bir şeyi okumak yasaktır.

Ev

1. Hatırlamanın Başladığı Yer

Kendimden başlamalıyım önce.

Benim için ev kendimi ilk hatırlayabildiğim yerden başlıyor. Ankara'daki hayal meyal hatırladığım, yeşil - siyah - kırmızı çizgili halının olduğu ev -hafızamın ilk titreşimi-, Buca'da dedemin yattığı odadan içeri geçilen ve annemle, Mustafa ile koyun koyuna yattığımız oda, Burdur'da Aykon yokuşunun altındaki eski ev ve Şeker İşçi Evlerindeki bu yazıyı yazdığım ev.

Topraklık Sokak

1.

Bugünleri sanki kırk elli öncesinden yaşamışım. Yaşlandığımı hatırlar gibiyim. Mutfaktan çıkarken kendimi kırk yıl önce o kapıdan bugüne geçtiğimi hatırlıyorum, çocuklarım yoktu, ancak çocuklarımla balkonda yemek yediğimi, onlara bir şeyler anlattığımı. Yağmur, soğuk, yastıkların aynı kokusu, yorganın aynı sıcaklığı, bahçedeki kediler değişmemiş. Evlerin köhneliğini görüyordum kırk yıl öncesinden. Boşalmış sokaklar, terk edilmiş bahçelerdi görüntüler. Yediğim yemeğin tadını kırk yıl önceden tatmışım. çorba değişmemiş, makarna aynı makarna. Küçük çaydanlığın kireçlenmesi. Onu bile görmüşüm. geçmişimden bugünü yaşadığımı hissediyorum. Şeker fabrikasının kampanya sesi, dışarıda uğulduyor. Etrafta köpekler yok. Kediler bana sürtünüyor. Annemin yanından ayrılıp salona geçerken biraz önce kahve fincanı ile geçişimi yaşıyorum, aynı sıcaklıkta.

Sınırlar surlar - Pessoa'ya mektuplar

1. 

Sınırları silmek, surları yıkmak isteyenlere sorulacak bir soru var: "O halde niçin bu sınırları çizdin, surları yaptın, çizilmesine, yapılmasına izin verdin, göz yumdun, ses çıkarmadın?"

"Sınırlar, surlar zaten vardı" diye yanıtladıklarında ise "başkalarının silemediğini, yıkamadığını, sildiğini veya yıktığını sandığında bile arkadan tekrar başka bir formda yükseldiğini görürken, nasıl sileceksin, yıkacaksın?" olmalıdır. 

"Gücümle" diye yanıt verdiğinde o gücü sorgulaman gerek. Silmeye, yıkmaya çalışılan sınırlar, surlar en baştan  silineceği, tekrar çizileceği, yıkılacağı ve tekrar yapılacağı  bilinerek  başka bir"güç"ün önderliğinde ve "zor"la kurulmuştur. 

O zaman savaş, güce -ve özellikle zora- tabi olup olmama halidir. 

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle ...