Vesaire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vesaire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2026 Perşembe

WITTGENSTEIN ÇEVIRILERINDE KAYBOLAN MANTIKSAL BAĞLAM

GIRIŞ

Ludwig Wittgenstein'ın Tractatus Logico-Philosophicus'u, 20. yüzyıl felsefesinin en yoğun ve en çok yorumlanmış metinlerinden biridir. Metnin felsefi derinliği kadar, taşıdığı terminolojik yük de onu anlamayı güçleştirir. Almanca yazılmış bu eser, yalnızca felsefi bir tez değil, aynı zamanda Frege ve Russell'ın mantık kuramlarının dil felsefesine uygulanmasıdır. Bu nedenle Tractatus'ta kullanılan her kavram, gündelik dildeki karşılığından farklı, teknik bir anlam taşır.

İşte bu kavramlardan biri de Satz'tır. Türkçe çevirilerde büyük ölçüde "tümce" olarak karşılanan bu terim, özellikle matematiksel mantık geleneğinden gelen okuyucular açısından önemli kavramsal sorunlara yol açmaktadır. Bu yazı, "Satz" kavramının Türkçe çevirisinin yol açtığı sorunları mercek altına almakta; yalnızca sözcük düzeyinde değil, kavramsal düzeyde de bir çeviri eleştirisi sunmayı amaçlamaktadır.

Metin, Runik Kitap tarafından yayınlanmış olan “Ray Monk – Wittgenstein’i Nasıl Okumalıyız? (Çeviren: Barış Şannan) Kitabının 6. Bölümünün (Mantıksal Biçimin Dağılışı) başlığının ilk paragrafı okunurken yazılmıştır.

“Her tümce bir içeriğe ve bir biçime sahiptir. Saf biçimin tasarımına, tek tek sözcüklerin ya da sembollerin (bağımsız anlamları oldukları ölçüde) anlamını soyutladığımızda, yani tümcenin sabitlerini değişkenlerle ikame ettiğimizde ulaşırız. Sözdiziminin sabitler için geçerli olan kuralları, değişkenler için de geçerli olmalıdır. Sözdizimi derken, genel anlamıyla, bir sözcüğün hangi bağlantılar içinde anlam kazanacağını bize söyleyen, dolayısıyla da saçma yapıları dışarıda bırakan kuralları kastediyorum. Gündelik dilin sözdizimi, gayet iyi bilindiği gibi, bu amaca pek uygun değildir (gündelik dilin sözdizimi, örneğin, “Kırmızı yeşilden daha yüksektir,” ya da “Gerçek olan, kendinde şey olsa da aynı zamanda kendi için bir şey hâline gelebilmelidir,” gibi sözde-tümcelerin kuruluşunu kesinlikle engellemez).”

Oruç Aruoba çevirisinden alıntılan bölümlerde “tümce” kullanılmıştır. Oruç Aruoba Tractatus Logico-Philosophicus çevirisinde, İngilizcedeki proposition (Alm. Satz) karşılığında sistematik olarak “tümce” sözcüğü kullanılır.  Özellikle “tümce” geçen ve en çok atıf yapılan ifadelerden bazıları şunlardır:

“Doğru tümcelerin toplamı, toplam doğa bilimidir (ya da doğa bilimlerinin toplamı).” (4.11)

“Felsefenin sonucu, ‘felsefe tümceleri’ değil, tümcelerin açık hâle gelmesidir.” (4.112)

“Bir düşüncenin duyulur imidir tümce.” (3.1)

“Yalnızca tümcenin bir anlamı vardır.” (3.3)

“Temel tümce, adlardan oluşur. Adların bir bağlantısı, bir zinciridir.” (4.22)

“Tümce, olgusal durumların varlığını ve yokluğunu gösterir.” (4.1 ve devamındaki açıklamalar bağlamı)

“Tümce, gerçekliğin bir resmidir.” (4.01)

“Tümce, gerçekliğin bir modelidir; onu düşündüğümüz gibi.” (4.01’in devamı)

“Tümce, mantıksal uzay içinde bir durumu belirler.” (4.023)

“Temel tümceler birbirlerinden mantıksal olarak bağımsızdır.” (5.134)

Aruoba, “önerme” yerine “tümce” kullanarak Wittgenstein’ın Satz kavramını gündelik dil cümlesinden ve matematiksel mantıktaki “önerme” teriminden ayırmayı amaçlamıştır. Bu terminoloji, çevirmenin notlarında ve daha sonraki Wittgenstein literatüründe de tartışılmıştır.  

Matematikte, matematiksel mantıkta “önerme”nin doğruluk değeri taşıyan mantıksal bir nesne oluşu ile doğal dildeki “cümle/tümce” ayrımı yeniden tartışılmalıdır.   

Aruoba’nın terminolojisi Wittgenstein terminolojisi birebir örtüşmez.

1. MATEMATIKSEL MANTIKTA "TÜMCE / CÜMLE" VE "ÖNERME" AYRIMI

Sorunun kaynağını anlamak için önce matematiksel mantıktaki temel bir ayrımı netleştirmek gerekir.

Matematikte her cümle bir önerme değildir. "Kapıyı kapat!", "Saat kaç?" ve "Keşke yağmur yağsa" ifadeleri dilbilgisel bakımdan cümledir; ancak bunların doğruluk değerleri yoktur. Oysa "17 asal sayıdır", "π irrasyoneldir" ve "Her sonlu grup çözülebilirdir" ifadeleri birer önermedir, çünkü doğru veya yanlış olabilirler.

Matematikte önerme tanımı: Doğru veya yanlış bir hüküm içeren her cümle, önermedir. Her önermenin bir doğruluk değeri vardır. (p ==> q) ise bir teoremdir. 

Matematikte ispat edilen önermelerdir. İki önerme arasındaki "ise" ile kurulan ilişki de "teorem" olarak tanımlanır. Bir cümle ispat edilmez; bir önerme ise ispat edilerek doğruluğu veya yanlışlığına karar verilir. Bu ayrım, Hilbert'ten bu yana matematiğin temelinde yer alır. 

Önerme, doğruluk koşullarına sahip mantıksal bir ifadedir; cümle ise yalnızca dilbilgisel bir yapıdır.

Wittgenstein'ın Tractatus'ta kullandığı Satz kavramı, işte bu teknik "önerme" anlamına çok daha yakındır. Nitekim 4. önermede şöyle denir: "Ein Satz ist ein Bild der Wirklichkeit." (Bir önerme, gerçekliğin bir tasviridir.) Ardından gelen 4.024'te ise: "Einen Satz verstehen heißt wissen, was der Fall ist, wenn er wahr ist." (Bir önermeyi anlamak, onun doğru olması durumunda dünyanın nasıl olacağını bilmektir.)

Bu ifadelerde Satz'ın bir doğruluk değeri taşıdığı açıkça görülür. Oysa "tümce" olarak çevrildiğinde, doğruluk değeri çağrışımı büyük ölçüde kaybolur.

2. İNGILIZCE ÇEVIRI GELENEĞI: "PROPOSITION" TERCIHI

Tractatus İngilizce çevirilerine bakıldığında ilginç bir tutarlılık görülür. Ogden-Ramsey, Anscombe ve Pears-McGuinness çevirisi — üçü de Satz'ı "proposition" olarak karşılar. Bu tercih rastlantısal değildir.
İngilizce analitik felsefe geleneğinde "sentence" doğal dili çağrıştırırken, "proposition" mantıksal incelemenin nesnesini ifade eden yerleşik bir teknik terimdir. Çevirmenler, Wittgenstein'ın teorik bağlamını korumak için bilinçli bir tercih yapmışlardır.

Örneğin Tractatus 4.031'de geçen: Im Satz ist ein Sachverhalt gleichsam probeweise zusammengesetzt.

Ogden-Ramsey çevirisi: In the proposition a state of affairs is, as it were, put together for trial.

Pears-McGuinness çevirisi: In a proposition a state of affairs is, as it were, put together for trial.

Her iki çeviri de "proposition" terimini kullanır. "Sentence" tercih edilmez. Bu, Wittgenstein'ın kastettiği şeyin dilbilgisel bir yapı değil, doğruluk değeri taşıyan mantıksal bir ifade olduğunun göstergesidir.

3. TÜRKÇE ÇEVIRILERDE "TÜMCE / CÜMLE" TERCIHININ DOĞURDUĞU SORUNLAR

Türkçede ise durum farklıdır. Yaygın çeviri pratiği, Satz'ı "tümce / cümle" olarak karşılamak yönündedir. Sözlük düzeyinde bu yanlış değildir; ancak kavramsal düzeyde önemli bir kaymaya yol açar.

"Tümce / cümle" sözcüğü Türkçede kaçınılmaz olarak dilbilgisi alanını çağrıştırır. Oysa Wittgenstein'ın ilgilendiği şey doğal dilin dilbilgisi değil, mantıksal tasvir kuramıdır. Satz'ın "tümce" olarak çevrilmesi, okuyucunun zihninde yanlış bir kategorik çerçeve oluşturur: Wittgenstein sanki dilbilgisi üzerine konuşuyormuş gibi görünür. Oysa Tractatus boyunca yapılan analiz dilbilgisel değil, mantıksaldır.
Bu sorun, özellikle matematiksel mantık eğitimi almış okuyucular için daha belirgindir. Matematik geleneğinde "önerme" kavramı net bir teknik anlam taşır ve doğruluk değeri, ispat, model, semantik gibi kavramlarla doğrudan bağlantılıdır. "Tümce / cümle" ise bu çağrışımların hiçbirini taşımaz. Bu nedenle matematik kökenli okuyucu, Tractatus'u okurken sürekli olarak şu soruyu sorar: "Neden önerme denmiyor?"

4. "CONSTANTS OF THE PROPOSİTİON": ÇEVİRİDE KAYBOLAN TEKNİK ANLAM

Sorun yalnızca "Satz" ile sınırlı değildir. Wittgenstein'ın mantıksal biçim anlayışını açıkladığı "On Logical Form" (1931) başlıklı metninde geçen şu cümle, çeviri sorununun çarpıcı bir örneğini sunar:
Every proposition has a content and a form. We get the picture of the pure form if we abstract from the meaning of the single words, or symbols (so far as they have independent meanings). That is to say, if we replace the constants of the proposition by variables. The rules of syntax which apply to the constants must also apply to the variables.

Ray Monk, Wittgenstein üzerine yazdığı giriş kitabında bu pasajı yorumlarken şu ifadeyi kullanır:
The rules of syntax which apply to the constants must also apply to the variables.

Türkçe çevirisi ise şöyledir:

Sözdiziminin sabitler için geçerli olan kuralları, değişkenler için de geçerli olmalıdır. Kelime düzeyinde çeviri doğrudur. Ancak burada önemli bir kavramsal belirsizlik ortaya çıkar. "Constant" sözcüğü, bu bağlamda mantıksal sabit (ve veya değil, her, bazı) anlamına gelmez; belirli bir nesneyi gösteren sabit sembol (Socrates, London, 2, Ahmet vb.) anlamına gelir.

Türkçe okuyucu "sabit" sözcüğünü duyduğunda ister istemez mantıksal sabitleri düşünmeye başlar: "ve", "veya", "değil"... Oysa burada anlatılan şey, bir sabit sembolün (örneğin "Socrates") yerine bir değişken (örneğin "x") konulduğunda, sözdizimsel kategorinin korunması gerektiğidir. Eğer "Socrates is mortal" gramatik olarak doğruysa, "x is mortal" da aynı sözdizimsel kurallar gereği doğru olmalıdır. Ama "Socrates and Plato"daki "and" yerine "x" koyamazsınız, çünkü "and" farklı bir sözdizimsel kategoriye aittir.

Bu ayrım, Wittgenstein'ın ve Russell'ın mantık anlayışındaki ikame (substitution) ilkesinin temelini oluşturur. Değişken, sabitten farklı bir tür sembol değildir; yalnızca belirli bir nesneyi göstermeyi bırakmış, genelleştirilmiş bir semboldür. Bu nedenle aynı sözdizim kuralları onun için de geçerlidir.

Türkçe çeviride bu teknik ayrımın belirtilmemiş olması, okuyucuyu doğrudan yanlış bir kavramsal kategoriye yöneltmektedir. Tek bir dipnot — "Buradaki 'constant' mantıksal sabit değil, belirli bir nesneyi gösteren sabit semboldür" — sayfalarca sürebilecek bir kafa karışıklığını önleyebilirdi.

5. FREGE'DEN WİTTGENSTEİN'A "SATZ"IN DÖNÜŞÜMÜ

"Satz" kavramının çevirisindeki sorunu daha iyi anlamak için, bu terimin Frege'den Wittgenstein'a geçirdiği dönüşüme kısaca bakmak gerekir.

Frege'de Satz yalnızca gramatik bir yapı değildir. Bir Satz, doğruluk taşıyan mantıksal bir birimdir. Frege'nin doğruluk değerlerini (Das Wahre / Das Falsche) mantığın nesnesi haline getirmesiyle birlikte Satz, artık yalnızca dilsel değil, mantıksal bir kavram haline gelir. Frege'de Satz, modern dilbilimdeki "sentence" kavramıyla tam olarak örtüşmez.

Russell ise Almanca yazmaz; ancak onun kullandığı teknik kavram "proposition"dur. Mantıksal Atomculuk derslerinde sürekli olarak şu ayrım yapılır: proposition, propositional function, propositional variable. Bunların hiçbiri doğal dil cümlesi değildir; hepsi mantığın nesneleridir. Wittgenstein'ın ilk dönemini Russell'dan bağımsız okumak mümkün değildir.

Wittgenstein'da Satz, ilk bakışta Russell'ın izinden gidiyor görünse de önemli bir farklılık ortaya çıkar. Wittgenstein'ın Satz'ı ne yalnızca fiziksel yazıdır (Satzzeichen), ne de yalnızca soyut anlamdır. Bu nedenle Tractatus'ta ayrıca Satzzeichen, Symbol ve Zeichen ayrımları yapılır. İşte bu nedenle Satz'ın yalnızca "sentence" ya da yalnızca "proposition" olduğu söylenemez; o, ikisinin arasında yer alan teknik bir kavramdır.

Ancak bu nüans, "tümce" tercihinin yarattığı sorunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, Wittgenstein'ın kurduğu bu ince kavramsal ağ, "tümce" gibi genel bir karşılıkla görünmez hale gelmektedir. Çeviri, yalnızca Satz'ı değil, onun Satzzeichen, Symbol ve Zeichen ile olan ilişkisini de yansıtmalıdır.

6. BİR ÇEVİRİ ÖNERİSİ

Bu yazının amacı "Satz yalnızca önerme olarak çevrilmelidir" iddiasını savunmak değildir. Böylesi bir iddia, Wittgenstein'ın kavramının taşıdığı nüansları da göz ardı etmek olur. Ancak aşağıdaki ilkelerin, Türkçe Wittgenstein okumalarında kavramsal berraklığı artıracağı kanaatindeyim:

--------------------------------------------------------------------Almanca          İngilizce          Türkçe (öneri)
--------------------------------------------------------------------
Satz          proposition        önerme (tercihen)
--------------------------------------------------------------------
Satz          sentence        tümce (dipnotla açıklanmalı)
--------------------------------------------------------------------Satzzeichen      propositional sign önerme işareti
--------------------------------------------------------------------Symbol          symbol            simge
--------------------------------------------------------------------Zeichen          sign               işaret
--------------------------------------------------------------------Name          name               ad
--------------------------------------------------------------------Gegenstand      object               nesne
--------------------------------------------------------------------Sachverhalt      State of affairs   olgu durumu
--------------------------------------------------------------------Tatsache      fact                olgu
--------------------------------------------------------------------

Özellikle "sabit" (constant) teriminin kullanıldığı bağlamlarda, çevirmenin ya "sabit sembol" ifadesini tercih etmesi ya da bir dipnotla buradaki "constant"ın mantıksal sabit değil, adlandırıcı sabit olduğunu belirtmesi gerekir. Bu tek açıklama, Wittgenstein'ın mantıksal biçim analizine ilişkin sayfalarca sürebilecek bir kafa karışıklığını önleyecektir.

SONUÇ

Analitik felsefede çeviri, yalnızca sözcüklerin aktarımı değildir. Kavramların taşıdığı teorik yükün de korunması gerekir. "Satz" kavramının "tümce" olarak çevrilmesi, sözlük bakımından savunulabilir olsa da matematiksel mantık açısından yetişmiş okuyucuda önemli kavramsal belirsizlikler doğurmaktadır.
Bu belirsizlik, Wittgenstein'ın düşüncesinden değil, terminolojik tercihten kaynaklanır. Nitekim aynı cümle üzerinde durup İngilizce mantığını açınca, neyin kastedildiği belirginleşmektedir. Bu da sorunun en azından kısmen çeviri tercihinden kaynaklandığını gösterir.

Gelecekte yapılacak Türkçe çevirilerde, "Satz" kavramının teknik bağlamı daha görünür hale getirilmeli; gerekirse dipnotlar, açıklamalar ve terminolojik tablolarla desteklenmelidir. Belki de Türkçede ilk kez yapılması gereken şey, Tractatus'ın yalnızca çevrilmesi değil, aynı zamanda terminolojik olarak yeniden inşa edilmesidir. Böylece okuyucu, Wittgenstein'ın asıl tartışmasının dilbilgisi değil, mantıksal tasvir kuramı olduğunu çok daha erken bir aşamada fark edebilecektir.

KAYNAKÇA

• Wittgenstein, L. (1922). Tractatus Logico-Philosophicus. Çev. Oruç Aruoba
• Wittgenstein, L. (1931). "On Logical Form." Proceedings of the Aristotelian Society, 31: 162–171.
• Monk, R. Wittgenstein'i Nasıl Okumalıyız? İstanbul Runik Kitap. 
• Soyut Matematik Ders Notları. Okay Çelebi - Öner Çakar
 

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Yapay Zekâ Miti, Algoritmik Akıl ve Açık Uçlu Düşünme

Giriş

Yapay zekâ tartışmaları son yıllarda yalnızca teknik bir alan olmaktan çıkmış, aynı zamanda felsefi, epistemolojik ve ontolojik bir tartışma alanına dönüşmüştür. Özellikle büyük dil modelleri, üretici yapay zekâ sistemleri ve otonom karar sistemleri üzerine yürütülen tartışmalarda “zeka”, “anlama”, “düşünme”, “yaratıcılık” ve “bilinç” gibi kavramlar sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak bu kavramların çoğu zaman yeterince çözümlemeden, sanki ortak ve kesin anlamlara sahipmiş gibi kullanıldığı görülmektedir.

Buradaki temel problem teknik olmaktan çok kavramsaldır. Çünkü “yapay zekâ insan gibi düşünebilir mi?” sorusundan önce şu soruların açıklığa kavuşturulması gerekir:

  • Zekâ nedir?
  • Düşünme ne demektir?
  • Anlamak ne demektir?
  • İnsan düşünmesi yalnızca algoritmik bir süreç midir?
  • Matematik ve mantık tamamlanmış kapalı sistemler olarak mı düşünülmelidir?

Bu çalışma, yapay zekâ tartışmalarını özellikle Wittgenstein, Brouwer, Gödel, Peirce ve pragmatist gelenek bağlamında ele almayı amaçlamaktadır. Amaç, teknolojik gelişmeleri küçümsemek değil; yapay zekâya ilişkin bazı metafizik ve determinist varsayımları kavramsal açıdan incelemektir.

Zekâ Kavramının Problemi

Yapay zekâ tartışmalarındaki ilk problem, “zeka” kavramının kendisinin sabit bir tanıma sahip olmamasıdır. Farklı disiplinler ve düşünce gelenekleri zekâyı farklı biçimlerde tanımlamaktadır.

Wikipedia’daki yaygın tanımlardan bazıları şöyledir:

  • öğrenme yeteneği,
  • öğrenilenden yararlanabilme,
  • yeni durumlara uyum sağlama,
  • problem çözme,
  • soyut düşünme,
  • mantıklı davranma,
  • çevreyle etkili ilişki kurma.

Binet, Terman, Thorndike ve Wechsler gibi isimler farklı zeka tanımları geliştirmiştir. Bu durum tek bir “zeka özü” bulunmadığını göstermektedir.

Burada Wittgenstein’ın aile benzerliği yaklaşımı önem kazanır. Wittgenstein’a göre birçok kavram tek bir öz üzerinden değil, farklı kullanım biçimleri arasındaki benzerlikler üzerinden anlaşılır. “Oyun” kavramı bunun klasik örneğidir. Satranç, futbol ve çocuk oyunları arasında ortak tek bir öz yoktur; fakat kullanım ağları vardır.

Benzer şekilde “zeka” da tek ve kesin bir özden ziyade:

  • problem çözme,
  • uyum sağlama,
  • sembolik işlem,
  • öğrenme,
  • örüntü tanıma,
  • karar verme,
  • bağlamsal davranış

gibi farklı kullanım alanlarına sahip olabilir.

Dolayısıyla “yapay zekâ insan zekâsına ulaştı” türü iddialar çoğu zaman kavramsal olarak yeterince açıklanmış değildir.

Algoritma ve Kapalı Sistem Problemi

Yapay zekâ sistemleri temelde algoritmik yapılardır. Algoritma genel anlamıyla, Bir girdiyi belirli işlemlerden geçirerek bir çıktı üreten sonlu işlemsel yapı olarak düşünülebilir. Bugünkü yapay zekâ sistemleri:

  • veri alır,
  • örüntüleri işler,
  • olasılıksal ilişkiler kurar,
  • çıktı üretir.

Örneğin bir çeviri sistemi:

  • girdiyi alır,
  • modeli uygular,
  • hedef dilde bir çıktı üretir.

Bu anlamda algoritmik yapı açıktır. Ancak burada temel soru şudur: İnsan düşünmesi tamamen kapalı biçimde algoritmik olarak modellenebilir mi?

Bu noktada Hilbert programı ve Gödel’in eksiklik teoremleri önem kazanır. Hilbert’in amacı matematiği:

  • tam,
  • tutarlı,
  • kapalı,
  • aksiyomatik

bir sistem halinde temellendirmekti.

Fakat Gödel, belirli yeterlilikteki formal sistemlerin:

  • kendi içlerinde tamamlanamayacağını,
  • sistem içinde kanıtlanamayan doğrular barındıracağını

gösterdi.

Bu durum doğrudan “yapay zekâ imkânsızdır” sonucunu vermez. Ancak şu düşünceyi problemli hale getirir: “İnsan düşünmesi tamamen kapanmış formal sistem olarak temsil edilebilir.”

Gödel’in gösterdiği şey, formal sistemlerin sınırları olduğudur. Bu nedenle insan düşünmesini tam kapanmış mekanik yapı olarak modelleme girişimleri felsefi açıdan tartışmalıdır.

Peirce ve Geri Çıkarım Problemi

Charles Sanders Peirce modern mantık ve pragmatizm açısından önemli bir figürdür. Peirce yalnızca tümdengelim ve tümevarım ile ilgilenmez; üçüncü bir çıkarım biçimi tanımlar: Geri çıkarım (abduction).

Geri çıkarım:

  • şaşırtıcı bir olguyla karşılaşılması,
  • bunu açıklayabilecek hipotezin kurulması

sürecidir.

Bilimsel düşünmenin önemli bölümü bu şekilde çalışır. Bu nedenle insan düşünmesi yalnızca, kurallı tümdengelim, veri biriktiren tümevarım olarak anlaşılamaz. İnsan düşünmesi:

  • hipotez kurar,
  • bağlam değiştirir,
  • yeni ilişkiler üretir,
  • daha önce düşünülmemiş olanı kurabilir.

Burada önemli nokta şudur: Düşünme yalnızca doğruluk koruyan mekanik çıkarım değildir.

Peirce’ın yaklaşımı özellikle modern yapay zekâ tartışmalarında yeniden önem kazanmıştır. Çünkü büyük dil modelleri ve üretici sistemler çoğu zaman saf tümdengelimden çok:

  • örüntü tamamlama,
  • olasılıksal tahmin,
  • bağlamsal üretim

şeklinde çalışmaktadır.

Wittgenstein ve Kural Takibi Problemi

Wittgenstein’ın özellikle geç dönem düşüncesi yapay zekâ tartışmaları açısından önemlidir. Wittgenstein için anlam, kullanım içindedir. Bir sözcüğün, sembolün veya matematiksel yapının anlamı, onu kullandığımız yaşam biçimleri içinde ortaya çıkar. Bu nedenle matematik de yalnızca “orada duran nesneler sistemi” değildir. Matematik aynı zamanda:

  • bir teknik,
  • bir uygulama,
  • kuralla yönetilen / yönlendirilen bir pratik

olarak anlaşılmalıdır. Örneğin;

1,2,3,4… ifadesindeki üç nokta, Wittgenstein açısından tamamlanmış sonsuz nesne deposuna işaret etmek zorunda değildir. Bu daha çok, “Devam et,”  anlamı taşıyan bir kural uygulamasıdır. Burada matematik:

  • tamamlanmış metafizik nesne olmaktan,
  • devam ettirilebilir teknik etkinliğe

kaymaktadır.

Bu yaklaşım Brouwer’ın sezgiciliğiyle belirli ölçüde kesişir.

Brouwer ve Potansiyel Sonsuzluk

Brouwer’ın sezgiciliği matematiği tamamlanmış nesneler toplamı olarak değil, zihinsel inşa süreci olarak düşünür. Brouwer açısından doğal sayılar:

  • hazır verilmiş tamamlanmış küme değil,
  • devam ettirilebilir yapım sürecidir.

Bu nedenle:  “Tamamlanmış sonsuzluk” şüpheli görülürken, potansiyel sonsuzluk kabul edilir. Burada sayı, bitmiş nesne değil, bir üretim kuralıdır.

Bu düşünce Aristoteles’in potansiyel sonsuzluk anlayışıyla da belirli ölçüde ilişkilidir.

Bu yaklaşımlar yapay zekâ tartışmaları açısından önemlidir: Çünkü insan düşünmesini yalnızca kapalı girdi-çıktı sistemi olarak modelleyen yaklaşımlar, düşünmenin açık uçlu, bağlamsal ve devam ettirilebilir karakterini gözden kaçırabilir. 

Eğer matematiğin kendisi bile tamamlanmış nesneler toplamı yerine kural takibi ve üretim süreci olarak anlaşılabiliyorsa, insan düşünmesini bütünüyle kapanmış algoritmik yapı olarak ele almak daha da problemli hale gelir.

İnsan düşünmesi “tamamlanmış şey” değil, sürekli devam eden etkinliktir. 

  • Wittgenstein’daki kural takibi,
  • Brouwer’daki potansiyel sonsuzluk,
  • Peirce’daki soruşturma / araştırma süreci,
  • Pragmatist süreç düşüncesi

gibi açık uçlu süreçleri, kapanmış nesne sistemleri gibi modellemek kavramsal problem yaratabilir.

Yapay Zekâ ve Açık Uçluluk Problemi

Bugünkü yapay zekâ sistemleri çok güçlü örüntü işleme mekanizmalarıdır. Ancak insan düşünmesinin yalnızca örüntü işlemeden ibaret olup olmadığı açık değildir.

İnsan düşünmesi:

  • bağlam değiştirir,
  • yaşam biçimleri içinde hareket eder,
  • yeni anlam alanları üretir,
  • kendi kurallarını yeniden yorumlayabilir.

Bu nedenle insan bilişi (cognition) yalnızca girdi -çıktı (input-output) ilişkisi olarak düşünüldüğünde önemli boyutlar kaybolabilir.

Burada Wittgenstein’ın “Kuralı takip et “problemi önem kazanır. Bir kuralı takip etmek yalnızca, sembol işlemek, mekanik tekrar yapmak mıdır? Yoksa, toplumsal kullanım, bağlam, eğitim, yaşam biçimi gibi unsurları mı gerektirir?

Bu soru bugün yapay zekâ tartışmalarının merkezindedir.

Yapay Zekâ Miti

Erik J. Larson’un dikkat çektiği önemli noktalardan biri, yapay zekâ etrafında oluşan kaçınılmazlık mitidir. Bu mite göre:

  • insan düzeyinde yapay zekâ kaçınılmazdır,
  • ardından insanüstü süper zeka gelecektir.

Ancak bu yaklaşım çoğu zaman:

  • zekâ kavramının belirsizliğini,
  • anlam sorununu,
  • açık uçlu biliş sorununu,
  • bilinç sorununu,
  • bağlamsal yaşam biçimlerini

yeterince hesaba katmamaktadır. Bu nedenle problem yalnızca teknik kapasite problemi değildir. Asıl problem şudur: “Düşünme”, “anlama”, “zeka” ve “bilinç” kavramlarını nasıl kullandığımız yeterince açık mı?

Sonuç

Yapay zekâ tartışmalarındaki temel sorun çoğu zaman teknik kapasitenin ötesinde kavramsal çözümleme eksikliğidir. Bu çalışma şu iddiayı savunmamaktadır: Yapay zekâ mantıksal olarak kesin biçimde imkânsızdır. Bunun yerine şu noktaya dikkat çekmektedir:

  • insanın düşünme süreçleri,
  • anlam üretimi,
  • kural takibi,
  • bağlama bağlılık,
  • açık uçlu biliş

tam kapanmış formal sistemler olarak anlaşılamayabilir. Gödel formal sistemlerin sınırlarını göstermiştir. Peirce düşünmenin yalnızca tümdengelim olmadığını ortaya koymuştur. Brouwer matematiği tamamlanmış nesne değil, süreç olarak yorumlamıştır. Wittgenstein ise anlamı kullanım içinde düşünmüştür. 

Bu nedenle yapay zekâ tartışmalarında asıl mesele: Makinelerin ne kadar güçlü olduğu değil,  “zeka”, “düşünme” ve “anlama” kavramlarını nasıl kullandığımızdır. Belki de sorun teknolojik değil, kavramsaldır.

23.07.2024

Not: Bu metin bir karşılıklı yazışmadan çıkmıştır. Yapay Zekanın mutlak olarak insanın yerini alacağı öngörüsüne karşı yazılmıştır. 



9 Aralık 2025 Salı

Değerler

Kendini var edebilmek için bir şeyler yapar insanlar. Başkaları, onun dışındakiler, toplum veya topluluklar yapılanlar için iyi, kötü, doğru, yanlış derler. Sen de başkalarının yaptıklarına aynı sıfatlarla yaklaşırsın. Değerlendirirsin. Ama yapanlar için iyi, kötü, doğru, yanlış yoktur.Yapılmıştır, Gerektiği içindir, elinde değildir, içinden geldiği içindir veya ne denirse densin, yapılmıştır. Birilerinin lehinedir, çıkarınadır, birilerinin aleyhinedir, kaybınadır. Kimileri içinse ne önemi vardır ne de anlamı.

Kendini parçalama. Parçalandığının kimse farkında değil. Kendi gündelik yapacaklarını yapıyorlar, ister öyle ister böyle. Sen de sabah ayağa kalktığında yapacaklarını hiç yorumlamadan yapmaya başlıyorsun. Başla. İşyerine git, telefonlarını aç, yazılarını yaz. Senin dışından gelenlerle yolunu doğrultacaksın zaten. "Yapamam bunu" diyemeyeceksin belki, "olmaz", "evet olacak" diyeceksin. Yaparım dediğini belki yapamayacaksın. Çok büyük taşların haricinde çakıllarla, taşlarla, kumlarla, suyla oynayamayacaksın. O kadar çok çakıl, okadar çok kum yığını, o kadar çok su damlası var ki. Senin değer dediklerin, birilerinin kurgusu yalnızca.

Seni, senin içinde denetlemek üzere senin içine yerleştirilmiş gözetleme kuleleri değerler. Vicdan diyorlar, adına bu kulelerin.

Senin içine konulan değerlerle yaşamıyorlar seni denetlemek isteyenler. Güçle yaşıyorlar ve sana ne kadar çok kendilerince tanımlanmış değer varsa zerk etmek için akla hayale gelmeyen oyunlar içindeler. Kitaplar, filmler, müzikler, dinler, partiler, ahlak öğretileri, radyolar, televizyon kanalları, gazeteler.

Rahat ol.

Onların kullanmadığı, yalnızca seni yönlendirmek için dillerinden düşürmedikleri değerleri alma. Elinden geldiğince. Taa çocukluğundan beri korku olarak, kalıp olarak yerleştirilenleri atamıyorsan bile, onların etkilerini en aşağıya çekmek için bir aracın var. Kayıtsız kalmak. Önemsiz hissetmek kendini. Gücün olmayacak, evet, çünkü güç için sen de değerleri başkalarına yönelik kullanmak zorundasın. Kullanmıyorsan güç yok. İktidar yok. Olsun. Gücün yok ama bağımlı değilsin o değer oltalarındaki yemlere.

8 Ekim 2025 Çarşamba

Mitos Üzerine

 “Simgenin miti simgenin kendisinden daha önemlidir.”

A. de Saint-Exupéry

1. Düşünce ve Mitosun İlişkisi

Hegel, “Mitos, kendini bağımsız olarak ortaya koyamayan düşüncenin güçsüzlüğünün bir anlatımıdır” der. Bu tanım iki öğe içerir:

  1. Düşüncenin bağımsız biçimde ortaya konamaması,

  2. Bu bağımsızlığın yokluğunun bir güçsüzlük olarak görünmesi.

19 Mayıs 2024 Pazar

19 Mayıs Nasıl Bayram Oldu?

1926 yılında; Gençlik ve Spor Bayramı, ilk kez “Gazi Günü” ismiyle kutlandı.


19 Mayıs’ın özel bir gün olarak kutlanmasında Samsun halkının büyük rolü oldu. Atatürk’ün Eylül 1924’te şehirlerine gelmesinden büyük coşku duyan Samsun halkı, 19 Mayıs’ı “Gazi Günü” olarak kutlamak istedi.

19 Mayıs 1927’de Atatürk hem kutlamalar hem de Gazi Heykeli’nin temel atma töreni için Samsun’a gitti. Bu özel gün, 3 ayrı tören ile sabahtan akşama kadar kutlandı.

Daha sonra 24 Kasım 1934’te Mustafa Kemal, “Atatürk” soyadını alınca 19 Mayıs “Atatürk Günü” ismini aldı. 1935’ten 1938 yılına kadar “Atatürk Günü” ismiyle kutlandı.

1937 yılında Milli Eğitim Bakanlığı okullara yazı göndererek bu özel günde “İdman Bayramı” olarak spor etkinlikleri yapılmasını istedi.

İdman Bayramı, İdman Şenlikleri, Mektepler Bayramı, Mektepliler Bayramı, Jimnastik Şenlikleri veya Jimnastik Bayramı ve Okullar Bayramı gibi değişik isimlerle anılan etkinliklerin adı 1938 yılından itibaren resmen “Gençlik ve SporBayramı” olacaktır. 12 Eylül darbecileri bu bayramı “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı”na çevireceklerdir.

İdman bayramı kutlamaları önce ittihat ve Terakki Partisinin teşviki ile 1916'da başlamıştır.

İlk idman bayramının mucidi Selim Sırrı Tarcan’dır. Kendi hatıralarında yazmış, Maarif Nezareti Müfettişliği yaptığı sırada, gündeme gelen bu ilk idman bayramı, 29 Nisan 1916’da Kadıköy’de İttihad Spor Kulübü sahasında düzenlenmiş. İkincisi 1 mayıs 1917'de diğerleri 1918 ve 1919'da.

Mektepliler Bayramı ise 16 Mayıs 1924 tarihinde Taksim Stadyumunda düzenlenmiş. Kutlama daha önce Osmanlı döneminde kararlaştırıldığı gibi yine Mayıs ayının 3. Cuma günü yapılmış.

1925 yılındaki İdman Bayramı’nın dikkat çeken özelliği ise ilkokullar tarafından kutlanması.

İdman Bayramı, Ankara’da 1926’da 21 Mayıs Cuma günü kutlanmış.

Eğitimci ve siyasetçi Hıfsur Rahman Öymen (Altan ve Örsan Öymen'in babaları), ikincisi 1 Mayıs 1917’de yapılan İdman Bayramı’nı İttihad Spor Kulübü şeref tribününde izleyenler arasında Mustafa Kemal Paşa’nın da olduğunu yazmış.

Kutlama ve etkinlikler sırasında Türkiye’ye yine Selim Sırrı Bey’in tanıttığı bir marş çalınır. İsveççe adı “Tre Trallade Jantor” (Şakıyan Üç Genç Kız) olan şarkının bestecisi İsveçli Felix Korling’tir. O zamanlar bu marşa Türkçe sözleri Ali Ulvi
Elöve yazmış. “Gençlik Marşı” adıyla anılan bu marş, daha sonra 19 Mayıs ile özdeşleşecektir.

Nutuk okunmadan 1927'de Samsun'da 19 Mayıs Gazi Günü olarak kutlanır. Nutuk’un okunuşunun ertesi yılı, Mustafa Necati Bey’in Maarif Vekilliği sırasında, yine Selim Sırrı (Tarcan)’ın girişimiyle Mart 1928’de “Jimnastik Şenlikleri” adıyla törenler yapılmaya başlamıştır.

Nihayet İdman Bayramı, 1931 yılı başında “Mektepler Bayramı” adıyla “Lise ve Orta Mektepler Talimatnamesi”ne ve hemen ardından yayınlanan “Muallim Mektepleri Talimatnamesi”ne girmiştir.

İlk kez 27 Mayıs 1935 tarihinde “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” adlı düzenleme ile ulusal bayram ve genel tatil günleri derli toplu bir şekilde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre ulusal bayram günü yalnızca Cumhuriyet’in ilan edildiği 29 Ekim günüdür. Genel tatil günleri ise Zafer Bayramı, Ulusal Egemenlik Bayramı (22 Nisan öğleden sonra ve 23 Nisan günü), Bahar Bayramı (Mayısın birinci günü), Şeker Bayramı (üç gün), Kurban Bayramı (dört gün) ve yılbaşı günü 31 Aralık öğleden sonra ve 1 Ocak günü) olarak tespit edilmiştir. Ulusal bayram ve genel tatil günleri arasında Gençlik ve Spor Bayramı yoktur. Bu bayram, bir yasa değişikliği ile 3 sene sonra resmi olarak genel tatil günleri arasına girecektir.

Kaynaklar

En doğru bildiğimizden kuşkulanmak-6. Osmanlı idman bayramı’ndan atatürk’ü anma, gençlik vespor bayramı’na . Mehmet Ö. Alkan

9 Eylül 2023 Cumartesi

Sözün bittiği yer


hrant dink: sözün bittiği yer.

o zaman başka birisi konuşsun benim için.

scott fitzgerald'in "muhteşem gatsby"si can yücel çevirisi ile şöyle başlar:

"babamın toy çağımda bana söylediği bir cümle kulağıma küpe olmuştur. 'birini tenkide kalkacak olursan, ilkin onun seninle aynı şartlarda dünyaya gelmediğini düşün.'"

7 Eylül 2023 Perşembe

Mutluluk hissi

Ölçüsüz, sınırsız olan yoktur. Ancak ölçüsüzlüğü veya sınırsızlığı duygularında hissedebilir insan. Bir süre, bir dönem, bir kaç yıl bir kaç on yıl sonra duyguların da sınırlarını ve ölçülerini farkeder.



Mutluluk; bir esenlik, bir erinç, hiçbir şeyin o anda insanda yarattığı ferahlığı, rahatlığı, iç huzurunu ortadan kaldıramayacağı hissidir. Mutluluk, işte o his bir anlıktır. İnsan ilk önce bu sınırı, mutluluk duygusunun sınırını ve ölçüsünü farkeder.

Mutluluk hissi noktasaldır, yalnızca bir duruma karşılık gelir. Saadet, mesut olma, felicity, happinies. Kesiklidir, süreksizdir. Mutlu olma anı geçtikten sonra tekrar sıradanlaşır anlar. Diğer anlara benzer, o anların içerikleri farklı ama sonuçları aynı olan tekrarlardır.

Ölüm, ya o mutluluk hissiyle dolu bir anda veya o histen yoksun tekrarlardan bir anda çıkar karşımıza. Ölüme mutluluk dolu bir anda gülümseyen kimseyi görmedim bugüne kadar. Ölümle mutluluk hissi ile dolu bir anda karşılaşmak için diğer anların tekrar eden hislerinden arınmış bir boşlukta beklemek gerekiyor.

Algılanamayan sesler, ışık dalgaları vardır. Özel bir araçla, o kişiye ait özel bir varlık durumuyla algılanamayanlar alıgılanabilir hale gelebilirler. Özel olarak algılanabilen özel durumlar işte beklenilen boşluğun sonuçlarındadır.

Kimilerinin hiç boşluğu yoktur. Aslında hayatları o boşluktadır. Yaratıcılar, sanatçılar, şairler, ressamlar, şarkı söyleyenler, keman çalanlar, ağız mızıkası ile boşluğa sesler gönderenler ve diğerleri.

Kimilerinin yine hiç boşluğu yoktur. Bütün anları, ne ile doldurulursa doldurulmuş olsun, doludur. İşte bu dolu anları ile hayatlarında hiçbir boşluğa yer vermemiş olanların ölümlerinde gülümseme yoktur, ölümü kabullenme yoktur.

Ölüm sonrasında bile yaşamayı düşündüklerinin sonuçlarına veya yaşamayı düşündüğü anların beklentilerine odaklanmışlardır. Şu son nefesi bir an daha geciktirsem, derler ve her geciktirmeden bir an daha kazanmaya çalışırlar.

Boşluğunda ölümü karşılayanlar için artık ölüm bir değişim, bir yer değiştirme, bir biçim değiştirme eylemidir. Ölüme erişmiş olmak onlar için mutluluk hissine dokunmak gibidir.

Solan gülün arkasından ağlamazlar. Nasıl olsa gül solacaktır.

Açan gülün arkasından gülmezler. Nasıl olsa gül açacaktır.

Koparılmış gülden dolayı kızmazlar. Nasıl olsa o gül bir yakada kokmaya devam edecektir.

11 Haziran 2023 Pazar

Çözümleyicinin Gücü - Edgar Alan Poe

Çözümleme diye adlandırdığımız düşünce gücünün kendisi çözümlenmeye pek elverişli değildir. Onu, sadece, vardığı sonuçlarla değerlendirebiliriz. Bildiğimiz bir şey de şu: çözümleme gücüne aşırı derecede sahip olmak, insanoğlu için her zaman gerçek bir tat kaynağıdır. Güçlü bir adam nasıl vücudu ile övünür, adalelerini çalıştıran hareketlerden hoşlanırsa, çözümleyici de karmakarışık şeylerin içinden çıkmaya çalışarak kafa yormaktan hoşlanır. Yeteneğini göstermesine yarayacak en saçma işlerden bile tat alır. Bilmecelere, bulmacalara, anlaşılmaz yazılara pek düşkündür; bunları çözerken o derece beceriklilik gösterir ki, alelade kimselere doğaüstü bir iş yapıyormuş gibi gelir. Yöntemli düşünceyle vardığı sonuçların havasında, gerçekten de, bir içe doğmuşluk vardır.

Bu çözümleme yeteneğinin canlanmasına, herhalde, matematiğin, hele onun en yüksek kolu olan ve karışık işlemleri var diye –adeta değerini artırmak içinmiş gibi–  yanlış olarak analitik dediğimiz çeşidinin çok etkisi vardır. Gene de, aslında, hesaplamak çözümlemek demek değildir. 

Örnekse bir satranç oyuncusu hiç çözümleme yapmadan bazı hesaplamalar yapar. Şunu da söylemeli: satranç oyununun düşünce üzerindeki etkileri çok yanlış anlaşılmıştır. Bir bilim kitabı yazmıyorum, sadece biraz tuhaf bir öyküye başlangıç olarak gelişigüzel bazı görüşlerimi sıralıyorum; bunu fırsat bilerek, gösterişi sevmeyen dama oyununun, ustaca bir araya getirilmiş saçma zorluklarla dolu satranç oyununa oranla, düşünce gücünün en yüksek katlarını kullandırmak bakımından daha kesin, daha yararlı olduğunu ileri süreceğim. 

Satranç oyununda taşların değişik, başka başka hareketleri vardır, değerleri de çeşitlidir, birbirine uymaz; karışıklığı derinlik sanıyor, yanılıyorlar, (görülmemiş bir yanılma değil doğrusu). Bu oyun bütünüyle dikkate dayanır. Bir an dikkatiniz gevşeyecek olsa, hata yaptınız demektir, ya bir taş kaybedersiniz ya da yenilirsiniz. Hareketler sadece türlü türlü değil, üstelik karışıktır da, o yüzden bu gibi hatalara düşme olasılığı çoktur; on oyundan dokuzunu, kafası derli toplu işleyenler kazanır, zeki olmak yetmez. 

Damada ise, tam tersine, hareketler tek çeşittir, pek öyle bir değişiklik yoktur, dikkatsizlik olasılığı azalmıştır, dikkat kullanılmaz bile, her iki taraf da kazandıklarını kendi beceriklilikleriyle kazanırlar. Daha elle tutulur bir örnek verelim; bir dama oyunu var diyelim, sadece dört tane dama olmuş taş kalmış ortada; elbette ki böyle bir durumda hata yapılması beklenemez. Kazanmak için (oyuncular eşdeğerde iseler) görülmemiş bir hareket yapmak gerekir, öyle bir hareketi de insan ancak kafasını kullanarak bulabilir. 

Basmakalıp çarelere başvuramayacağından, çözümleyici, karşısındakinin ruhuna girmek, düşünüşünü anlamak zorundadır; böylece, bir bakışta, (bazen gerçekten gülünecek derecede basit olan) ana yöntemler, baştan çıkarıcı, yanlış hesaplara sürükleyici oyunlar buluverir.

Briç denilen iskambil oyununun hesaplama gücüne dayandığı söylenir; öte yandan, en akıllı kimseler bile, satrancı saçma bulurlar da, bu oyundan (briç) açıkça görülen ama nedeni pek bilinmeyen bir tat alırlar. 

En küçük bir kuşkum olmadan söylüyorum, çözümleme gücünü onun kadar çalıştıran başka hiçbir oyun yoktur. Yeryüzündeki en iyi satranç oyuncusu, satrancı en iyi oynayan kimsedir, o kadar; briçte ustalık ise bir insanın kafasını kullanabildiğini, akılların çarpışacağı çok daha önemli işlerde de başarı sağlayabileceğini gösterir. Ustalık derken, elverişli yardımların geleceği bütün kaynakları bir anda kavrama gücüne sahip olan, örnek bir briç oyuncusunun olgunluğunu düşünüyorum. Bu kaynaklar hem pek çoktur, hem de pek çeşitlidir, üstelik düşüncenin öyle kuytu köşelerinde saklıdırlar ki, alelade kimselere, erişilmez, yanına varılmaz şeylermiş gibi görünürler. 

Dikkatle gözlemek, iyi hatırlamak demektir; onun için, kafası derli toplu işleyen bir satranç oyuncusu briçte de kendini gösterebilir; (...) Ama kurallara sığmayan şeyler de vardır, işte çözümleyicinin ustalığı öyle durumlarda belli olur. 

Sessizlik içinde, bazı gözlemler yapar, bazı sonuçlar çıkarır. Belki arkadaşları da yapar aynı şeyi; ama herkes kendine göre bir bilgi elde eder; bu bilginin azlığı ya da çokluğu, sadece varılan sonuçların doğruluğundan gelmez, daha çok, gözlemlerin niteliğinden gelir. İş neyi gözleyeceğini bilmektedir. 

Bizim oyuncumuz dikkatini sınırlamaz; kendimi oyuna vermeliyim diyerek, oyunun dışındaki şeylerden çıkarılabilecek sonuçları bir yana atmaz. Ortağının yüzündeki değişikliklere dikkat eder, öbür iki oyuncu ile inceden inceye ölçüştürür. Her elde kâğıtların nasıl dağıtıldığını kestirmeye çalışır; oyuncuların bakışlarından kozların, onörlerin kimlerde olduğunu anlar. 

Oyun devam ederken yüzlerdeki bütün değişiklikleri kollar, güven, şaşkınlık, utku, can sıkıntısı gibi kolayca belli olan değişikliklere bakarak bazı düşünceler elde eder. Bir elin alınışından onu alanın aynı cinsten başka bir kâğıdı olup olmadığını kestirir. 

Şaşırtmak için oynanan bir kâğıdı masanın üstüne atılışındaki edadan anlayıverir. Ağızdan kaçan ya da rasgele söylenen bir söz; bir kâğıdın düşüşü, ters dönüşü, görülmemesi için harcanan çaba ya da umursamazlık; kazanılmış ellerin sıralanıp sayılışı; sıkıntı, duralama, heveslenme, heyecan –bütün bunlar, onun sanki içine doğmuşçasına ortaya attığı gerçekleri bulmasına, durumu görebilmesine yardım eder. İlk iki üç kâğıt oynandı mı, herkesin elinde neler olduğunu öğrenir, ondan sonra da, bütün eller yere açılmış gibi, rahat rahat, hiç çekinmeden oynamaya başlar.

Çözümleme gücü, bildiğimiz beceriklilikle karıştırılmamalıdır; gerçi çözümleyici ister istemez becerikli bir kimsedir, ama becerikli kimselerin hepsi çözümleme yapamazlar. Kuruculuk ya da birleştiricilik gücü diye adlandırılan ve bilginlerin (bence yanlış olarak) ayrı bir organdan geldiğine inandıkları, ilkel bir yetenek sandıkları beceriklilik, kafası işlemeyen, aptal denilebilecek kimselerde de sık sık görülen bir şeydir; o kadar ki, insan düşüncesi üzerine eser veren yazarların aşağı yukarı hepsi bu gerçeğin farkına varmışlardır. Çözümleme gücü ile beceriklilik arasındaki uzaklık, çeşitli hayalleri kafaya toplama gücü ile bunlardan yeni bir hayal yaratabilme gücü arasındaki uzaklıktan bile fazladır; ama büyük bir benzerlikleri de var. Gerçekten, becerikli kimseler kafası hep hayallerle dolup taşan kimselerdir; yaratma gücü olanlar ise birer çözümleyiciden başka bir şey değillerdir.”


Orta Çağ

Tarih öncesi çağlar (taş devri, bakır devri).

Tarih çağları (İlk çağ -antik tarih-, orta çağ, yeni çağ, yakın çağ). Kuşkusuz bu bölümlemeyi kimin yaptığına, hangi kriterlere göre böldüğüne bağlı olarak cevaplar bulabiliriz.

Doğunun örneğin müslümanların kendilerine göre böldüğü dönemler - devirler vardır: Cahiliye dönemi, altın nesil (sahabe dönemi), halifeler dönemi, Emevi - Abbasi gibi devletleşme dönemi gibi.

Hayim Vali

Hayim Bey (Hayim Moşe Vali) (1949 - 2014) ile 2010'da tanıştım. Birlikte ortak eğitimler verdik, danışmanlık hizmeti sattığı firmaların danışmanlık işlerini bana yönlendirdi. Onlarca tetkike gittik. Çok mütevaziydi. 1495'lerde İspanya'dan gelen Sefarad yahudilerindendi. Bursa'ya yerleşmişler. Çoğumuzdan eski Bursalı, çoğumuzdan eski istanbullu idi.  30 Aralık 2014 günü bir tetkike gitmeye hazırlanırken kalp krizi geçirip vefat etti.  Makine mühendisi idi. 2000'li yıllarda beyninden ameliyat olmuştu. Hastalığının ne olduğunu hiç sormadım. 

25 Eylül 2022 Pazar

sevgi bulutu

"Sevgi" aslında bir özne, bir yüklem ve bir tümleçten oluşan ve büyük harfle başlayıp nokta ile sonlanan bir cümle veya cümleler silsilesi değil.
Önüne gelen sevginin mahiyetini, ne olup olmadığını anlatmaya çalışıyor, ister yazar, şair, ister filozof, sosyolog, psikolog, ister sıradan kişiler.
Kullandığımız "seni seviyorum" sözünün sevgili, eş, anne, çocuk için olsun bir anlamı yok; baba, tanrı, bayrak ... Ne olursa olsun hepsi için.
Mesele "sevgi", onun içeriğinden, tümlüğünden, tutarlılığından çok "sevgi" kelimesi ile şeyler, nesneler, olgular, kişiler, kavramlar, anlamlar arasında kurduğumuz ilişki ve bu ilişkinin fark edilme biçimidir.
Sevgiyi tanımlamak yerine "sevgi" altında kurulan ilişkiler, bağlantılar aracılığı ile o dışımızdaki tüm varlık biçimlerinin "ben" bağlamında kurulan empatisi, "ben" üzerinden taşınan "aşkınlık"ı, bir yüceltmesi, farkındalığı, ayrıştırması ve bu durumun özel olduğunun, şahsiliğinin bilinçlilik hali olarak ele alınmalı.
Sevgi bir bağlantılar, ilişkiler bulutu. Sorunumuz ise"sevgi"yi genelleştirmek ve kalıplaştırmak. Herkes için aynı şekilde tanımlı, aynı etkileri duyuran, aynı sonuçları üreten bir yapı olmasını istemek, zorlamak. Burası çıkmaz sokak.
Çözüm kısaca ve basit olarak onu tanımlamadan "şahsileştirmek". "Şahsilik" kişinin mikrokosmosuna inmek demek. O nedenle sevgi kelimesini kullanırken, yaşadığımıza "sevgi" derken, bu başka bir şey olabilir mi diye düşünmemiz gerek.
"Hoşlanma", "haz", tutku", "arzu", "aşk", "arkadaşlık", "dostluk", "yarenlik", "yarlık" kavramlarını "sevgi"nin yerine ikame ederek duygulanımlarımızı (affecto - Spinoza) kendimize anlatmaya çalışırken yaşadığımız çatışmaları ortadan kaldırabiliriz
Çünkü "sevgi" bulutu içinde aslında kavram diye tanımlama girişimlerinde bulunduğumuz "tutku", "aşk", "haz", "arzu"lar da göstereni ve gösterileni olan ilişki, bağ biçimleri olarak genel anlamda "sevgi" bağı bulutunun görünümlerinden bazıları olabilecektir.
O zaman birbiri yerine yanlış kullandığımız kelimeler yanlış kullanımlar olmaktan çıkıp bize dair anlaşılma, hissedilme, yaşanma halleri olacaktır.
Asıl olan bir duyguyu, bir biçimi, bir bağı, bir ilişkilendirme edimini kelimelere sıkıştırmak eylemi olmaktan çıkarmaktır. Çünkü kelimeler "sende" veya "bende" olanı hakikat olarak yansıtamaz. Kısmidir ortada görülen.
Davranışlarımızın muhatap olduğu, şahsiliğin üzerinde yarattığı etki ancak belki "sevgi" / "sevgisizlik" gibi hissedilebilir, o kadar.

24 Eylül 2022 Cumartesi

Paris Komünü Üstüne

Walter Benjamin'in 19. yüzyıl Başkent'i Paris denemesinin bir bölümü Haussmann ya da barikatlardır. Paris'in yıkımı ve kapitalist kentsel yeniden yapılanma süreci ile Paris proletaryasının 1930'larla başlayan başkaldırısının simgesi olan bu barikatlardır.

15 Ağustos 2022 Pazartesi

Great Hack - Netflix - Belgesel - 2019

 


Bu hafta başı sürekli ertelediğim "Great Hack" belgeselini bitirdim.

"Great Hack" büyük veri (big data), psikoloji, psikografikler ile profilleme, manüplasyon, toplum mühendisliği gibi bir çok alt metin okuması yapılabilecek bir belgesel.

Modernite - anti modernite - denetim toplumu - gözetim toplumu - gösteri toplumu gibi bir çok alanı besleyebilen bir çalışma.

Cambridge Analytica'dan Facebook'a uzanan medya, büyük veri üzerinden seçim manüplasyonu (Brexit - Donald Trump) ile doruk noktasına erişen bir "Matematiksel İmha Silahı"nın (Catyn O'Neill - Matematiksel İmha Silahları (Weapons of Math Destruction ) açığa çıkarılması sürecini inceliyor. Matematik, istatistik, veri ve medya ile eğilimlerin nasıl değiştirildiğine ilişkin kanıtlar sunuluyor. defalarca seyredilmesi ve yanında mutlaka notların alınması gereken bu belgeseli öneriyorum.


Hack'in Anlamı Üzerine

 "Hacker kültürü" aslında, bazı önemli paylaşılan deneyimlerin, paylaşılan köklerin ve paylaşılan değerlerin bilincinde olan, gevşek bir şekilde ağa bağlı bir alt kültürler topluluğudur.

Kendi mitleri, kahramanları, kötüleri, halk destanları, şakaları, tabuları ve hayalleri vardır.

Mckenzie Wark'ın "Bir Hacker Manifestosu" kitabı önsözünde şöyle yazar: 

"Sözlük anlamı olarak 'içine bakmak, kesmek, yarıp açmak' anlamlarına gelen hack kelimesini bilişim sektörü ve politik açıdan ele aldığımızda 'yarıp açmak' ifadesinin en yakın karşılığı olduğu düşünülebilir."

Yani hack kavramı bugün üzerine yapışmış olan korsanlık, hırsızlık gibi kriminal kavramların çok dışındadır. Oysa hackerlar sanal paparazziliklerden uzak, bilginin kollektifleşmesini amaç edinmiş, denetim mekanizmalarının sanal ağlarını parçalayan, şöhret ve şan ile ego şişirmeyi umursamayan, zamanını, yaratıcılığını becerilerini sanal bir ura dönüşen veri egemenlerinin konumlarını sarsmak için kullanan kişilerdir.

Bugün isimlerini anabileceğim iki hacker: Edward Snowden, Julian Assange. 

Steven Levy - "Hackerlar - Bilgisayar Devriminin Kahramanları -543 sy. ODTÜ Yayınları Türkçe baskı 2010"

içinde bugün bize çok tanıdık gelecek isimlerle karşılabilirsiniz:

Steve Wozniak, Bill Gates, Richard Gleenblatt, Richard Stallman.

12 Ağustos 2022 Cuma

İspat Yükümlülüğü Üzerine

Felsefi olanın bilimsel veya matematiksel olarak ispat edilmesi zorunlu değildir. 

Yanılgımız, felsefi olanın bilimsel alanda doğrulanmasını istememiz. 

Felsefi olanın zihinsel olması, onun bilimsel olarak kanıtlanmasını zorunlu kılmaz.

Bunun tersi doğru olmayabilir.

Bilimsel olanın felsefi dayanakları tartışılabilir. 

Ancak bilim insanlarının  kanıtlamış, ispat etmiş veya keşfetmiş olduklarını mutlaka felsefi bir kaideye oturtması zorunlu değildir. 

Başka disiplinler veya başka yapılar, kişileri filozoflar o bilimsel olarak kanıtlanmış, ispat edilmiş veya keşfedilmiş olanı bir felsefi  temele yerleştirmek isteyebilirler.

Ancak eninde sonunda bilimsel olanın ister öncesinde ister sonrasında felsefi bir temele yerleştirilmesi bir şekilde kaçınılmaz oluyor, zorunlu olmasa bile.

18.09.09

Utanç Makinesi (Shame Machine) - Caty O'Neil

Matematiksel İmha Silahları (Weapons of Math Destruction) kitabını kısaca burada değerlendirmiştim. Caty O'Neil'in piyasaya çıkan yeni kitabı hakkında ilk değerlendirmeler blogunda yayınlanmaya başladı. İlgimi çektiği için sizlerle kitabın genel çerçevesini paylaşmak istedim:

Kitabın fikri, utancı sosyal bir mekanizma olarak anlamaktır. Ne zaman, neden ve nasıl birbirimizi utandırırız? Utançtan kim kazançlı çıkar? Kim gücü korur ya da utanç yoluyla güç kazanır? Utanç ne zaman geçerlidir ve ne zaman sadece kaba ve zalimdir? Büyük veri çağında utanç nasıl verilir?

Bu sorulara siyasette ve aynı zamanda kişilerarası olarak utanç temelli etkileşimlerin ve stratejilerin çoğalması nedeniyle geliyorum; ... sigorta şirketime ödeme yapma deneyimimden, Twitter'da acımasızca etkileşime giren insanları gözlemlemeye, öğretmenlerin katma değerli modelle haksız yere puanlandığını duymaya kadar, utanç, sistemimizi bir arada tutan gayri resmi yapıştırıcı gibi görünüyor.

Caty O'Neil - 09.02.2019

------------------

"Utanç, hem bize uygulanmasından kaçınma konusundaki çaresizliğimizde hem de (genellikle) başkalarında buna neden olmak için açıklanamayan arzumuzda çok güçlü bir davranış motive edicisidir. O kadar evrensel ki onun hakkında çeşitli disiplinlerde yazılmış pek çok şey bulacaksınız. Belki de en belirgin olanı akademik ve popüler psikoloji ve sosyoloji literatüründedir. Çocukluktaki utanç, yetişkinlikteki birçok korkunç davranışın kaynağı gibi görünüyor - kendi kendine yapılan ve maruz bırakılan. Ve ne yazık ki her gün binlerce sosyal medya etkin örneğe erişimimiz var.

Pek çok türde tüketici ürününün satışıyla uğraşanlar, utanç bilimini de iyi biliyorlar."

Tim Green 09.02.2019

------------------

Bence burada bahsettiğiniz şey muhtemelen "saygı eksikliği" olarak daha iyi tanımlanıyor - diğer insanlara, doğaya ve çevreye, aslında, saygı duyulmaya değer hemen hemen her şeye.

Jon Awbrey - 13.02.2019

------------------

https://mathbabe.org/ 

Coded Bias

Netflix'de "Coded Bias" belgeselini izlemenizi tavsiye ediyorum. Sitesinden kısa bir bölümü burada paylaşıyorum:

Coded Bias'ın en iyi vurguladığı şey, 21. yüzyılda dijital kullanıcılar olarak haklarımızı korumaya yönelik bu savaşın tek başına kazanılamayacağıdır.  Başlamak için en iyi yer? Kendi topluluklarımız - arkadaşlar, aileler, iş arkadaşları, komşular. 

Disiplin ve denetim toplumları üzerine - Gillies Deleuze

 M. Foucault disiplin toplumlarını on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllara yerleştirmişti. Bu toplumlar doruk noktalarına yirminci yüzyıl başlarında varmışlardı.

Disiplin toplumları, geniş ve yaygın kapatıp-kuşatma mekânları düzenlemeleriyle ayırt edilirler. Birey hiç durmadan, her biri kendi yasalarına sahip olan bir kuşatma mekânından öbürüne geçer; önce aile; sonra okul (“artık ailende değilsin”); ardından kışla (“artık okulda değilsin”); en sonunda da fabrika; ara sıra hastane; olasılıkla hapishane.

9 Ağustos 2022 Salı

Savaş

Senin için, yalnız senin için. Ne fırsat ne tehdit. Bir yüzleşme aracı. O senin yüzleşeceğin gerçek bir savaş. 

Yenmeyi, kazanmayı düşünmeden hedeflemeden, amaçsızca, yalnız savaşma eylemi ve bu eylemde göreceğin, sınayacağın benliğinin, savaşı olarak al. 

Amaçsız bir savaş ama seni açığa çıkaracak olan bir savaş. Savaşacağının hiçbir çıkarı yok bu savaşta. 

Amacı olmadığını bilerek davranıyor. Savaşı yalnızca savaş olarak alıyor. O kadar. O nedenle pervasız, korkusuz. Hile, al, dolap kurmadan, kurgulamadan savaşıyor.

Biraz Julian Paul Assange

Assange, "Gelecekte iktidar bir tüfeğin namlusundan değil iletişimden doğacaktı ve insanlar küçük ve güçlü bir zümrenin onayı ile değil, büyük bir siyasal potansiyele sahip olan sosyal ağın içinde kaybolup gidebilmeleriyle kendilerini tanımlayacaklardı" derken henüz yirmili yaşlarına gelmemiştir.

"Oysa yaptığımız şeyin (hack) büyük bir bölümü bilgisayar zekası mantığının (Boole cebri) ve bilgisayar zekası ile kurulacak tam bir etkileşiminin kaçınılmaz sınırları içine hapsolmuştur. Aydınlanma bilgisayar ile değil modem ile gelmiştir."

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle ...