Beni almaya gelen bir limuzinle başladı rüyam. Sanki bir başkası adına çağrılmıştım; limuzine bindiğimde neden orada bulunduğumu bilmiyordum. Birileri sorular soruyordu, ben yanıtlıyordum ama kelimeler ağzımdan kendiliğinden çıkıyordu. Sonra konuştuklarımı duyuyordum.
Söyleşi ilerledikçe dünya bir fona dönüştü. Limuzinin camından baktığımda, artık Türkiye'de değil, Avusturya’daydım. Yoldaki tabelada Linz yazıyordu — o şehir, sanki belleğimin unutulmuş bir parçasıydı.
Etrafımda insanlar, her biri telefonlarına gömülmüş, görünmeyen bir ağda çalışıyordu. Herkes meşguldü, kimse birbirine bakmıyordu.
Linz'le ilgili ilk çağrışımlar "Linz Yahudisi" kitabından geliyordu aklıma. 2009 veya 2010 gibi Kader'in dağılmış kitabını heyecanla okuduğumu ve notlar aldığımı hatırlıyorum, - Balgat'taki annesinin evindeydim. Çünkü Kader evde yoktu ve ödünç almak istemiyordum. Bir ilaç firmasının A4 bloknotuna hararetle yazıyordum.
Sonra birden, herkes kayboldu. Bir başıma kaldım sokağın ortasında. Güneş vardı, beyaz taş döşeli bir yol. Elimde, Tuna'nın olduğunu düşündüğüm bir oyuncak tüfek. İçten içe bir şeyler akıyordu zihnimde. Bilgi, güvenlik, veriler, kurallar, kontroller hepsi oyuncak silah gibiydi. Gerçek ama görünmez; güçlü ama çaresiz.
Beni limuzin ile alan ve söyleşi yapan kadınların ardından yürüdüm. Onlar bir yüzme havuzunu geçiyorlardı. Islanmamışlardı. Ben de havuz derin değildir diye onları takip ettim. Ayağımda kısa kot pantolon vardı ve ıslandım belime dek. Islak pantolonla oturmak — işte hayat buydu, denetlenemeyen, hemen kurumayan veya kurutulamayan anlar gibi.
Tekrar sorular sormaya başladılar: “Ne işle meşgulsün?” “Bilgi güvenliği,” dedim, “ve yapay zekâ tetkikçisi.” Birden rüyamın içinde, bu sözleri söyler söylemez, kişisel önemlilik hastalığımın nüksettiğini fark ettim. Kendimi öne çıkarmak, kendimi önemli göstermek ve egomu okşamak adına rüyamda bile kendimi açık etmiştim. Bozuldum. İçimden bir ses kulağıma fısıldadı: “Asıl korumak istediğin kendi varlığın değil miydi?”
Konuşmalar sırasında duvarda, gölge düşmüş sol köşesinde bir haritada, "Linz" yazıyordu. Tekrar karşıma Linz çıkmıştı. Konuyu Linz'e getirdim. "Size ne hatırlatıyor?" Soruma cevap gelmedi. Wittgenstein’ın adı söyledim, sonra Hitler'in, arkada Bruckner’ın bir senfonisi çalıyordu — dün dinlemiştim. "Evet" dediler, bazısı hatırlamıştı. Sonra onlara Yaşar Abinin (Leman'ın abisi) Tuna kıyısındaki pizza - balıkçı lokantasından bahsettim, Flamingo adı aklıma gelmedi. Belki giderlerdi, belki beni sorarlardı. Brückner'in senfonisi, rüyamda çalmaya devam ediyordu.
Telaffuz edemediğim bir isim belirdi gözümün önünde: Hermann Broch. Harfler sessizleşmişti; Wittgenstein’ın “üzerine konuşulamayan” sessizliğiydi bu sessizlik. Ben de susmayı seçtim. Söz artık bende değil, rüyanın görüntüleri içindeydi, görüntülerdeydi.
Bir tarafta telefonların tıkırtıları, diğer tarafta rüyamda zihnimin gürültüsü. Verinin, bilginin çağında doğmuş olmanın yalnızlığıyla oturuyordum o taş yolda. Güneş alnımdaydı. Islak pantolon, bana hâlâ bedenimin var olduğunu hatırlatıyordu. Belki de çözüm buydu: Bilginin, verinin içinde kaybolmadan, varlığı hissedebilmek. Çünkü insan, en açık biçimde yalnız kaldığında gerçek anlamda bir “ağ”a bağlandığını hissedebiliyor; tefekkürün ağına.
Rüyadan uyandığımda aklımda kalan, görüntüler değil, aralarındaki bağlantısızlıktı, rasgelelikti. Rüya boyunca bana hiçbir şey anlatılmamış, ama büyük bir yük bırakılmıştı — anlamdırılamayan bilginin yükü.
O limuzin, düşünülmeden çıkılmış bir yoldaki araç değil, “ben kimim?” sorusuna verilen gösterişli bir cevap olabilirdi. Kendin bilmeden fark edilmek istemenin arzusu. Toplum seni tanır, adını bilir, sana sorular sorar, ama sen o soruların hiçbirine gerçekten ait değilsindir. Modern insanın trajedisi: Tanınıp tanınmadığını bilmemek. Tanınmak arzusu.
Avusturya’da olmam rastlantı değildi. O ülke, belleğin ve geçmişin fikirlerin kaynağıydı. Viyana Okulu, Carnap, Ayer, Popper. Schrödinger, Musil, Canetti, Broch, Handke, Haydn, Mozart, Bruckner, Beethoven, Freud. Wittgenstein dilin sınırlarını çizerken, Hitler insanın yok ediciliğin / bağnazlığın sınırlarını çizmişti. Birinde suskunluk diğerinde dehşet. Benim zihnimde ikisi de aynı kökten doğmuş gibi duruyor: “Hayatın yanlış kullanımı.” Belki bilginin güvenliği, sadece verinin değil, anlama eyleminin korunmasıydı.
Rüyadaki kalabalık — telefonlarına gömülmüş, dijital denizlerde yüzmeden boğulan insanlar. Ben de onlardan biriyim. Veriyle çevrili, ama temassız. Bir ağın içinde olmanın yalnızlığı. İronik biçimde, ağ ne kadar genişse, yalnızlık o kadar yoğun.
Sonra oyuncak tüfek. O küçük, plastik ağırlıksız şey. Bir çocuğun dünyasındaki güç simgesi. Ama bende başka bir anlama sahip: Güç, koruma, savunma. Hepsi simgesel. Gerçek savunma, insanın kendi çıplaklığını kabullenmesinde. Çünkü -metafor da olsa - çıplağa saldırılmaz.
Islak pantolon, bir utanç, eksiklik, ihtiyatsızlık gibi yapışıyor bedene, ama aynı zamanda varlığın kanıtı: “Buradayım.” Bedensel bir teyit, entelektüel bir ortamda kaybolmuş benliğin tanığı. Bilgi soğuktur; su, bir uyandırma tetikçisi.
Tuna kıyısındaki pizza balıkçı lokantsına gelince; kayın biraderimden bahsederken Bruckner’ın müziği havayı titretiyordu. O senfoni rüyanın içinden geçip bana geri dönüyordu. Bir senfoninin içinde yaşamakla bir sistemin içinde çalışmak arasında, bazen fark kalmıyor. Müzik hatırlatmadan durmuyor: Bir düzenin içinde bile; insan kendi sesini bulabilir.
Hermann Broch’un telaffuz edilemeyen ismi, zihnimin sınırlı algısına bırakılmış bir işaretti herhalde. Okuyamadım çünkü bilmiyordum, telaffuz etmesini. Wittgenstein’ın kabulü, anlamın korunabildiği tek yerdi: Güvenlik dediğimiz şey, sessiz kalmanın kutsallığını korumaktı.
O beyaz taş döşeli yol, güneşin altında. Rüyamın sonunda gördüğüm şey bir gelecek değil, bir olasılık: Farkındalıkla yürümek; denetlenmeyen, doğrulanmayan, ama hissedilen bir yolda.
Rüyam bana şunu söylüyor olabilir: İnsan bilgelikle değil, duyarlılıkla korunabilir. Veriyi güvenli tutmak kolay; kendini açık tutmak zor. Çünkü asıl risk, bilgi kaybı değil, hayatın anlamının kaybı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder