Geniş, büyük bir bahçeydi.
Eskimiş, üzeri yosunlarla kaplı taşlarla örülmüş duvarlar çevrelemişti dört bir yanını. Duvarlar kısaydı. Üstüne uzun yeşil demirler çakılmıştı. Demirlerin arası dardı. Bir kedinin ya da köpeğin geçmesi mümkün değildi.
Bahçenin içinde çam ağaçları vardı. Altlarında kahverengileşmiş iğneleri bir halı gibi serilmişti. Sararmışlar ve yağmurlarla ıslanmışlardı. Çürük kokusu, yaprakların nemi.
Ağaçlar çok yüksek ve sık. Dallar uçlara doğru iyice birbirlerine karışmış. İğde ağaçları. Kanat gibi indirmişler dallarını bahçe demirlerinin dışına.
Bahçenin yan duvarlarında gece mi, akşamüzeri mi bilinmez ama kararmış bir havada iki kişi fısıldaşıyordu. Öldürmekten söz ediyorlardı. Kısıktı sesleri. Kediyi mi, bebeği mi boğacaklardı? Duyamıyordu her kelimeyi. Yakaladığı kelimeler arasında bağlantıları kendisi kuruyordu.
Havanın karanlığı, dağınık saçların, zayıf yüzün yandan görülmesine engel değildi henüz.
Diğeri bir kadındı. Üstünde bol bir giysi vardı. Sarı zeminin üzerinde küçük hayvan ve bitki motifleri olduğunu düşündürüyordu giysi.
Suskun yavaşça sıyrıldılar karanlık duvar dibinden. Sokak lambasının altından geçerlerken baktı arkalarından. Adamın bıyıkları vardı, uzamış, sakallarıyla karışmış, dağınık. Kısa, zayıftı. Avurtları iyice içeri çökmüştü. Kansız sarı bir yüzde siyah ve kirden parlayan saçlarının perçemleri alnına düşmüş, yapışmış.
Kadının saçları kirli sarıydı, yüzü buruşmuştu. Göz altları çizgi çizgiydi ve boynundaki deriler sarkmıştı. Zayıftı. Elbisesi, üstünde sarı benekleri olan mavi, ön tarafında yeşil iki cebi olan bir çingene entarisiydi sanki. Yeşil gömleğinin yakaları cırt mavi ve beyaz plastik fermuarlı montun üstüne kıvrılmıştı.
Ayrıldılar.
Az sonra adam geri döndü eski yerine. Uzun konçlu çizmeleri yandan fermuarlı, ama fermuarlar yarısına kadar kapatılmış. Çekilmeyen kısım, dışarıya doğru kıvrılmış. Gri-bej karışımı astarla sarımsı deri birbirlerini tamamlıyor. Kabanı siyahtı. Çok bol bir kaban ve kolları içinde kayboluyor. Saçakları olan uzun bir bej atkı iki üç dolanmayla boğazını sarıyor. Atkı o denli uzun ki, belinin altına kadar sarılmamış kısım sallanıyor.
Köşeden kayboldu.
Üç kişiler. Yan yana ikisi, biri ikisinin karşısında. Tek olanın ön iki dişinin arası çürümüş. Konuştukça, gülümsedikçe görülüyor.
İkisi uzaklaştı.
Yalnızladı.
Duvarın kıyısına ilişti yarım yamalak. Elleri cebinde.
Yerler cilalanmış gibiydi.
Salon uzundu. Duvarlarda pencere yoktu. Ön cephede kocaman bir pencere. Yukarıdan aşağıya, boydan boya. Tül perdeler çekilmiş.
Çok uzakta olduğu hissedilen pencerenin üst pervazına, köşeden, ya yeni batan ya da yeni doğan güneşin ışığı yansıyordu.
Duvar dibine sırayla dizildik. Karışık. Ellerinde tüfekler olan iki kişi, bizleri ikileştirdiler. Sol duvarın arka duvarla birleştiği yerdeki kapıdan dışarıya çıkarmaya başladılar.
Saçları kısa ve elleri.
Ellerini, avuçlarımda eritirken dışarıya çıktık. Boyu omzuma geliyordu. Yüzü beyaz ve minyondu. Adını bilmiyordum, nereden geldiğini, kim olduğunu.
Merdivenlerden –geniş, sahanlıklı ve mozaik- bahçeye indik. Yirmi kişi kadardık. Bahçe kahverengi çam iğneleriyle doluydu. Yapraklar çürük kokuyordu, yağmurlarla ıslanmış. Yürürken iğneler ayaklarımız altında çıtırdamıyordu. İki kişi önümüzde durdu. Namluları yere eğdiler. Ağaçların alt dalları budanmıştı.
İki kişi yaklaştı tüfeklilere. Onlardı. Yaşlı kadınla zayıf adam.
Nefes alıp verirken saçlarının kokusunu içime çekiyordum.
Sırtında gri, içi yün, üstü süet deri olan bir ceket vardı. Beyaz gömleğinin yakaları hafif kıvrıktı. Lacivert bir pantolon ve siyah bot ayaklarında.
Titriyordu.
Ben ise üşüyordum, çıplak olarak karda yuvarlanan delirmiş biri gibiydim. O mu benim, ben mi onun titremesinden etkilenerek titriyorduk?
Bilmiyordum.
Elleri ellerimdeydi.
Parmak uçlarını pembe, kırılgan boğumlardaki tümseklerini, tırnaklarımla yokluyordum.
Minyon, beyaz bir yüz yanağıma sokulmuştu. Düz kısa kesilmiş saçları dokunuyordu çeneme. Kalp atışlarımı durdurmaya çalışıyordum. Dişlerim birbirine vuruyordu. Yüreğim bir yırtılma duygusuyla ağırlaşıyor ve kasılıyordu. Hiç gevşemiyordu. Gerildikçe geriliyordu.
Ellerini hafifçe ovuyordum parmaklarımın arasında. Bu elleri alabilir miydim başka zaman? Düşünemiyordum.
Bu yüz sokulur muydu başımın altına başka zaman? Hayal edemiyordum.
Onun mu, benim mi korkularımız yol açmıştı bu olanlara? Bilmiyordum.
Beni ne cesaretlendirmişti ve tutmuştum ellerini ve çekmiştim başını göğsüme? Bilmiyordum.
O parçalanmışlık anında, onun nefesini hissetmek boynumun altında sıcacık, ılık ılık akışı, çenemin gıdıklanışı.
Dördü bize doğru yöneldiler.
Karşımıza gelip durdular. Yüzlerini görüyorduk. Hatırlıyordum bir yerlerden ama nereden bilmiyordum. Hatırladığımı mı sanıyordum? Bir çıkış bulmak için bahaneler mi üretmeye çalışıyordum?
Bilmiyordum.
Sokulmuştuk birbirimize o kadar. “Onu bırakın, beni alın” demek gelmiyordu içimden. Niçin diyecektim ki?
Onun bensiz yaşamasını istemiyordum.
O bensiz yaşayacak. Ya ben? Unutup gidecek bir anı olarak, “bir zamanlar…” sözleriyle başlayan bir öykü olmak istemiyordum onun dilinde. Benim dilimde de onun öykü olmasını istemiyordum yaşarken.
Yakalamıştım, sarılmıştım, tutmuştum ellerini, nefesini hissetmiştim, korkusunu yürek atışlarında yakalamıştım, kırılganlığını görmüştüm titremelerinde, teslimiyetini kucaklamıştım omuzlarında ve ölümümüzün gerçekleştiği anın zaman bağlarından kopuşunu ve dağılışını yaşamıştım gözümü kırpmadan.
Sular borularda donmuştu, her kış olduğu gibi. Bir çaydalık dolusu sıcak su ile boruyu çözemeyecektim bugün.
Susamıştık. Dilimiz damağımız kurumuştu. Yalnız ikimizdik bahçede şimdi. Ya diğerlerine ne olmuştu?
Çeşme akmıyordu.
Birbirine sokulmuş duvar dibine yığılmıştık. Göğsümüzden sızan kan kurumuş ve siyahlaşmıştı.
Bir fırıldama sesi çalındı kulaklarına. Adamlar yürüyorlardı. Başlarını kaldırıp baktılar. Bir tabela: “Mavi Han”.
Üzerinde bir rüzgâr gülü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder