9 Eylül 2023 Cumartesi

Rahmi

Varsın gitsindi.

Neydi yani?

Bozuk musluğun her zaman damladığını bilmez miydi, onu yapmayacağını, yapabileceği halde?

Kapı gıcırdayabilirdi. Pencere kapanmayabilirdi, ayakkabıları boyasız olabilirdi. Ayak izlerini gerisinde bırakırken, onu örten karın yağdığını görmüyor muydu?

İşte böyleydi, her şeye rağmen.

Tutan yok yakasından, paçasından, bir kez yalvarma ve yalnız bir kez. Eğer isterse onu kullansın, o yalvarmayı kullansın. O her zaman geçerli. Unutmam hiç.

Ben o yalvarışımın arkasındayım. “Gitme” dedim, “affet” dedim, “ben yanlışların hasadındanım” dedim, “beni bırakma,” dedim.

Ama gitti.

Yan yana çıktık. “Ayrılalım” dedi. “Köprüye kadar inelim son kez” dedim, “hayır” dedi. “Ben bir şeyler bakacağım” dedi, bir butiğe girdi. Bakacağı bir şey yoktu oysa ayrılığımızı kısaltmaktan başka.

Ellerimi cebime soktum, ayaklarımı sürüyerek uzaklaştım. Arkama bakmadım. Onun gözlerini hissettim sırtımda.

Gitti. Kendisi taktırdıysa çiviye onun bileceği işti beynini. İçim “kal” diyordu, dilim bir kez söyledi, gözlerim doldu, sesim titredi bir kez” kal” dedim.

Kalmadı.

Gitti.

Hava ateş ama ben donuyordum.

Kitapçıların önünden geçiyordum, gözleri sırtımdaydı.

Çakıldım kaldım. Başımı çevirdim. Sonra tekrar başladım yürümeye. Yürüdüm.

Ben yoruldum, gördüğüm yüz hala yürüyordu anılarımda.

Taşları çiğniyordu on beş yaşın hafifliğinde. O öleli öyle uzun olmuştu ki ve on beşindeydi öldüğünde Rahmi. Menenjitten ölmüştü, çıkıverdi karşıma.

Komşumuzdu. Onunla sinemaya gider, bisikletine binerdik. Rahmilerin evinin kapısını kale yapar, şut çekerdik. O hep kaleci olurdu. Topa vuramazdı düzgün. Evlerinden bizim bahçedeki dut ağacının dallarına uzanırdık. Annesi, yoğurt sürdüğü ve üzerine nane, pul biber serptiği ekmek dilimlerini ikram ederdi bizlere. Gazoz kapakları biriktirirdik.

Rahmi çıkıvermişti karşıma veya Rahmi’ye benzer biri. Tam da bugün.

Bir ayrılığın ardından başka bir dünyadan dönüş.

Eve gittim.

Varsın gitsindi o, ama ya Rahmi?

“Kal” demiştim bir kez ve içimden “on”larca. Ya Rahmi’ye? Mezarına bile gitmemiştim. O toprağa karışmış, topraklaşmış çocuğun başında büyüyen selvi ağacına ne diyecektim?

“Köpeklerin sesini işitiyor musun?” dedi Rahmi

“Evet. Gece yarısı kolaylıkla duyuluyor.”

“Bak ne diyeceğim”.

“Söyle.”

“Bilmiyorum ama hep böyle midir?”

“Ne böyle midir?” dedim.

“Anla işte. İçim içime sığmıyor. Sevinç desen değil. Bambaşka görünüyor gözüme her şey. Uzak anlamları var kelimelerin beynimde.”

“Ölmek kolay mı sanmıştın. Hiç de değil. Acılar içinde ölüme yalvaranları gördüm, yaşarken katlanamayacakları acılar nedeni ile ölmek isteyenleri gördüm. Abinle konuştuğumda senin ölümünü; belki senin çektiğinden daha fazlasını çekiyordu, yutkunurken ve senin adını söylerken boğazında bir şeyler düğümleniyordu.”

“Kolay değil. Onu biliyorum. Ama sanki hiçbir şey değişmemiş. Ne dersin? Her şey yerli yerinde onca yıldan sonra. Her şey yenilenmiş ve tekrar eskimiş ve tekrar yenilenmiş.”

“Senin bıraktığın gibi”, dedim.

“Ben nasıl bıraktıysam öyle kalmış. Sokaklar, caddeler, evler, dükkanlar...”

“Aslında doğru diyorsun. Değişen bir şey yok. Ama insanların niyetleri değişiyor, insanların beklentileri değişiyor. Yoruluyorlar. Acı çekiyorlar, kaybediyorlar, kazanıyorlar, doğuyorlar, ölüyorlar. Yaşlandıkça her şeyin o ilk buldukları zamanın dışına çıktığını görüyorlar ve kötü oluyor, diyorlar.

“Ama yok öyle şey aslında. Baharda doğumlar artıyor, yazın yaşlılar ölüyor, sonbaharda hastalar ölüyor, kışın yaşlılar ölüyor... Tabiat kendini temizliyor, arındırıyor durmadan.

“Kazalarla zamansız ölümler oluyor... Adamlar vuruluyor.

“Senin bağışıklık sistemin zayıfmış, ölüveriyorsun. Baban, annen önemsemiyorlar belki, nasıl olsa geçer diyorlar hastalığına, ölüveriyorsun.

“Bu hep böyle olmadı mı Rahmi? “Bunları öğrenecek kadar yaşamadın?

“Değişen yenilenen şeyler var. Doğru. Yaşlanan ve eskiyi arayan yalnızca biz. Anılarımız, ümitlerimiz ve hayal kırıklıklarımız.

“Yeni evler yapılıyor, yeni yollar, yeni televizyonlar, radyolar, yeni arabalar. Her şey deviniyor ve aynılaşıyor ve tekrar döngüye giriyor. Değişen bir şey yok. 50 yıl öncenin gazetelerine bak bir de bugüne. Bir şeylerin değişmediğini göreceksin özünde.

“Haklısın Rahmi, her şey aynı. Caddeler genişletilmiş ama yol fikri aynı, arabalar hızlanmış ama erişme fikri aynı, müzikler değişmiş ama yatışma ve saldırma ve unutma fikri aynı. Sevişmelerin perdeye yansısı daha açık ama aşk fikri aynı.

“Ben bilmiyorum. Ben yalnız değişmediğini gördüğümü söyledim. Ağlayan çocuk benim gibi ağlıyor. İsteyen çocuk benim gibi istiyor. Dilenciler hala aynı sözleri söylüyorlar. Yine aynı küfürler, yine kibrit var ve sigara aynı şekilde içiliyor... Burası neresi? Bizim sokaklarımıza benzemiyor. Bizim caddelerimizden daha geniş. Nerede bizim yolun ortasından geçen çayımız? Aykon Sineması nerede? Göle nasıl gideceğiz ve tuzlu suyun içinde yüzebilecek miyiz?”

“Ya İnsanlar?”

“Bilmiyorum. Bir şey diyemem. Depremde muhtarın kızı ölmüştü. O sırada ne düşünmüş olabilir Naime? Aslında ben yalnızca acımın dinmesini istiyordum. Başım ağrıyordu... Ağırlaşmıştı, kaldıramıyordum. Sertleşmişti boynum. Suyu bile yutamıyordum.

“Ama o ne düşünmüştür? Başına düşen bacanın çarpmasını hissettiğinde... Kanadığını fark etmiş midir başının? Yere düştüğünü... Bilmiyorum.

“Okulda Mustafa'yla beni sıkıştıran, bize vurmaya kalkan Habib vardı. Nasıl da kavga etmiştin onunla ve burnunu yerde sürtmüştün. Kanamıştı burnu. Sonra Mustafa'nın gözlüğünü kırdığı için Yakup'un kardeşi Arif’i dövmüştün bir defasında, sinema çıkışı.

“Nasıl bir şeydir kavga etmek birileri için?

“Hiç bilmiyorum. Benim için de abim kavga ederdi. Ben hiç kimse için kavga etmedim. Kendim için bile. Nasıl bir şeydir anlatsana... ”

“Ben bir şey diyemem. Ölmemiş olsam da ve onları senin gibi yıllar yıllar önce terk etmemiş olsam da. Senin kadar, hayat hakkında cahilim Rahmi. Senin kadar cahilim.”

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...