9 Aralık 2025 Salı

Şehrin Halleri

"marco polo tek tek her taşıyla köprüyü anlatıyor: - peki köprüyü taşıyan taş hangisi?- diye sorar kubilay han. - köprüyü taşılan şu ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavisi-, der marco. kubilay han sessiz kalır bir süre, düşünür. sonra ekler: - neden taşları anlatıp duruyorsun bana? beni ilgilendiren tek şey var o da kemer. - marco cevap verir: - taşlar yoksa kemer de yoktur." italo calvino / görünmez kentler

Şehir bir karmaşadır. Üst üste yığılış ve sonra yıkılıştır. Yanıp kül olmak ve üzerine şuradan buradan kuruluştur. Kumların, ahşabın yanışı, kerpiçlerin sıcaktan patlayışı, depremlerin çökertişidir. Şehir bir anarşidir. Kendine göre bir inşadır. Çıkmaz sokaklardan parke döşeli sokaklara, derelerin çağları böldüğü alt üst oluşlardır. Dağ eteklerine konuştur, tepelere yayılış, göl kıyılarına çekiliş, dere boylarında dağılıştır tespih taneleri gibi. Göçlerin duraklarıdır şehirler, birkaç yüzyıllık olarak başlar, bin yılı devirdiğinde hala gençtir. Surlar, kaleler, şatolarla tutunmaktır hayata şehir.

Topraksızlığın, mülksüzlüğün gücüyle varolur şehirler. Sonradan mülkleşir. Ters düşer varoluşuna. Mülksüzlüğün direnişi kırılır, caddeler, sokaklar, evler, işlikler mülk olur. Mülksüzler sürülüp çıkarılır şehirden. Kurucularına gerek kalmamıştır artık. Mülksüzlüğün anarşisi şehirde mülklülerin sinarşisine döner adım adım. Mülksüzlerin devinen şehri mülklülerin denetimli, düzenli yapay ’kent’lerine evrilir.

Şehir bir kargaşadır, ‘kent’ kelimesi bir hapishane.

Şehirlerin geçmişlerine duyulan özlem aslında onun kargaşasına duyulan özlemdir. Yangınlarına, salgınlarına, daracık sokaklarına, çıkmazlarına, yer altı dehlizlerine, kuraklıklıklarına, sellerine, varoluşunu en ücra köşesine kadar hissettiren çırpınışına duyulan özlem, ’kent’in şehre müptela özlemidir.

Bugün ‘kent’imizden kaçışımız, terk ettiğimiz hücrelerimizdir.

***

Hemen kovuklarımıza dönüyoruz. Yemeğe gidiyoruz yalnızca. Postaneye, bankaya, adliyeye, kahveye, devlet dairelerine, şantiyelere, firmaların büyük gösterişli binalarına, aşırı özenle döşenmiş ofislere gidiyoruz. Sokaktan farklılaştırılmış mekanlara kapanıyoruz. Caddelerin sıcaklığını klimalarla soğutuyoruz. Seyyar satıcıların bağrışlarını çift katlı camlarla engelliyoruz. Egsoz, gürültü ve her neyse her şeyden tecridimiz için perdeleri sımsıkı çekiyoruz içimize ve pencerelerimize.

Duvarlardan yansıyan güneş ışığı yerine boyun eğdirilmiş ışıklarla aydınlanıyoruz. Gözlerimiz kamaşıyor, körleşiyoruz. O ışıklar zaaflarımızı apaçık etmiyor, gizliyor, içimizde ne varsa gölgeleniyor yüzümüzde. Serinliyoruz.

Apartman boşluklarının karanlıklarına tırmanırken, yemek kokuları ve güvercinlerin sağır duvarlara çarpan kanat sesleri eşlik ediyor yalnızca. Boşluklar sığınaklarımız oluyor, köpekleşme hissi içinde yalnızlıklarımız uluyor.

Asansörlere binenlerle, inenlerden göz göze gelmekten kaçıyoruz. Özür dileyerek biniyoruz kabinlere, aynalara bakmaktan utanıyoruz. Metrolarda walkmanlare sığınıyor kulaklarımız, çocuk seslerinden, küfürlerden, gülüşlerden ve suskunluklardan kurtulmak için.

***

Bir şehir.

Ne zor bir işe başlamak sabahları.

Şehir tamamlanmamaktır ve hep yarımlar bırakarak büyümektir, irinleşmektir, irileşmektir. ‘Kent’ kelimesi bir kofullaşmadır.

***

Eski dergiler karıştırıldığında o günlerde yeni mezun olmuş birilerinin trafik kazasında veya ‘amansız’ bir hastalıktan öldüğü haberleri görülür. Üzerinden yıllar geçmiş, arkadaşları bile unutmuşlardır ölenleri. Yüzyılların sağır toprakları yutmuştur sesleri ve çarpmış yüreklerin yorgunluklarını.

’O’ yılların gencecik adamları şimdilerde belki yetmişlerindedirler. Ne ihtilaller yaşamışlardır şantiyelerinde, işlerinde, evlerinde, şehirlerinde. Şampiyonluklar, ‘Beyaz Kelebekler’, açık hava sinemaları; ne sevdalar, ne aşklar... Geçmişlerinin izleyeni, oyuncusu, nedenleri ve sonuçları olmuşlardır. Artık yalnızca gazete ve dergi sayfalarındadırlar. Tarihleri durmuştur şehrin takviminde. Resimleri ‘o’ genç adam yüzleridir. Rötuşlu, siyah-beyaz, hafiften sarıya çalan fotoğraf kartlarında, kırışıksız, parlak, manasız, dümdüz. Düzgün taranmış saçlar, özenle düzeltilmiş bıyıklar, papyonlar veya kravatlar. O günlerden bugünlere anlamsızca baktıkları fotoğrafın ltındaki stüdyonun adı daha anlamlıdır, rötuşsuzdur.

Şehirleri için neler düşünüyorlardı?

Bir fikirleri var mıydı o günlerine dair?

Yollar, evler, apartmanlar, gökdelenler, alış veriş merkezleri, su şebekeleri için. Parkları, ağaçları, kaldırımları için neler geçiyordu akıllarından. “Yanan eski ahşap evin yerine ne yapılabilir?”

Kaygı duyuyorlar mıydı?

Fabrikalar, bacalar, limanlar, silolar, terminaller, hava meydanları, dalgakıranlar, lunaparklar, caddeler, otoparklar, balıkçı barınakları, kahveler, lokantalar, meyhaneler.

Çocuklarının gideceği okulların ısınması tasalar mıydı?

Santraller, barajlar, enerji nakil hatları, esnemiş elektrik telleri, telefon kabloları.

Boş arsalarda top oynamak mı?

Stadyumlar, kapalı spor salonları, yürüme, bisiklet, koşu parkurları, havuzlar.

Kavuşmak özlemle?

Köprüler, viyadükler, tüneller, tırmanma şeritleri…

Bir fikirleri var mıydı bugünün ne olabileceğine dair? Bakıldıkça gözlerinin içine...

***

Şehir bir anarşidir, ‘kent’ kelimesi bir kofullaşma.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...