2 Mart 2008 Pazar

Günsüz

Sıcak bir gerilim içindeyim.

Sırtıma yapışan gömleğin ıslaklığı, ürpertileri ile günler geçiyor. Gözleri yakan yerden ve camlardan yansıyan ateş, köreltici bir beyazlıkla kuşatıyor her yanımı. Duvarlara, tabelalara bakamıyorum. Beklediğim dolmuşun güzergâh levhasını okuyamıyorum. El kaldırıyorum, sonra soruyorum şoföre. Onaylarsa biniyorum, yoksa gözlerimin kamaşmasında bir sonraki dolmuşu bekliyorum.

Bir yokuş tırmanıyorum bir yokuş iniyorum. Tüm araç sanki ben, sırtımda taşıyorum. Elimde hala geçmeyen bir karıncalanma. Bir sinek ölmüş sıcaktan. Halıya düşmüş, üstünde karıncalar. Süpürgeyle çöpe atmıştım. Ama hala elimin üstünde sanki karınca geziniyormuş gibi kaşınıyor. Tabanlarım kaşınıyor. Sordum. Yol, dediler. Neresi ki acaba?

Dolmuştan indim. Toz bir yol. Yerlere bakamıyorum hala. Gözlerim körleşiyor. Kısıp gözlerimi karşıya geçtim. Tozlu yokuştan tüm günlerin izlerini sürüyormuşçasına indim aşağıya. Günlerin izleri, çizgi çizgi işleniyor alnımıza. İhtiyar bir gönüle dönüyoruz. Artık olgunlaşmanın çürümesindeyiz. Sessizleşiyoruz. Sanki sessizliklerimizle konuşuyoruz.

Bir köpek geçti yanımdan. Hali mecali kalmamış. Amfileri bangır bangır türkü taşıran sokağa, bir taksi geçiyor yanımdan. Ateşle birlikte tüp kokusu.

Öksürdüm. Sigara içen biri geçiyor yanımdan. Duman kaçıyor genzime. Yakıyor sıcakla birlikte.

Ah evde olsam ve uykudan çıkmasam. Başka dünyalara gitsem ve dönmesem oradan.

Köksal'la konuşuyorduk bir gün. "Baba, Amerika’ya, Kanada’ya, ya da başka ülkeye gitmek ister misin mesela Küba’ya." "Hayır." Öldüğümde yurduma gömülmek istiyorum ne Ankara’ya ne Amerika’ya ne başka bir yere.

"Burada yaşamaktan memnun musun?" "Hayır, oğlum. Ama buralar şekillendirdi beni. Kar yağdığında okula buralarda gittim. Bahar geldiğinde kırlara buralarda koştum. dedeni, nineni buralara gömdük. Gölün kıyısından güneşin bakışını buralarda seyrettik. Artık ben buralar oldum oğlum. Başka topraklar kabul etmez beni. Ben başka toprakları kabul etmem, oğlum," demiştim.

Ah uyusam ve yalnızca öylesine dolaşsam dünyayı görsem And dağlarını, çöllerde kum dağlarında kaybolsam, tipilerde karların içinde yuvarlansam. Ama o kadar. Yalnızca burada ölmeliyim.

Kudurmuş bir ışık yakıp geçiyor her şeyi. Vıcık vıcık et ile kaplanmış kemiklerim ayakta duruyor direniyor sıcağın eğip büken hükümranlığına.

Yürüyorum. Oyunlar gelip geçiyor usumdan. Hep kendilerini merkeze alan çocuklardık değil mi, oyunlarda? Şimdi artık ne oyuncusu ne de izleyicisi olmak istiyorum oyunların.

Akşam.

Kopuyorum hayattan. Bunu anladım. Artık geri çekilme zamanı. Demir almak zamanı. Ölmekse hergün ölüyoruz ve yeniden doğduğumuzu sanıyoruz. Ancak sürüklediğimiz bir ceset. Yalnızca farkına varan ben. Cesetlerin çürümüş kokusu her yanda. Parfümlerle örtüp gizliyor o etleri taşıyanlar. Prometheus’a Zeus "bu boğayı pay et," der. Prometheus kemikleri ayırır, üzerine parlak kokulu maddeler koyar. İkinci öbek olarak etleri baharatlarla hayvanın işkembesine doldurur. Tanrılara sunar. Tanrılar birini seçecektir, diğeri insanlara kalacaktır. Tanrılar kokulu parlak şeylerle kaplı kemikleri seçer. İnsanlara işkembe içinde olan baharatlı tatlandırılmış etler kalır.

Zeus buna çok kızar ve Prometheusu cezalandırır. Prometheus işte bizim karakterimizi çizmiştir bu sunusu ile. Bize ölü ama tatlandırılmış etler kalmıştır. Bizler leş yiyicileriyiz artık. Öldürmeden yiyemeyiz bir şeyi. Dirim uzaklaşmıştır bizden. Tanrılara kemik kalmıştır. Sağlam güçlü şekli veren ayakta tutan.

Aklıma geldikçe bu mesel etler kokmaya başlar burnuma. Canlı olsa da o ceset kokusunu hissederim.

Sonra bu sıcaklarda başka bir mesel gelir aklıma Stanislaw Lem’in "Ölümcül Makineleri"ndeki psikolojik hasta bir robotu.

Robot artık organik her şeyden tiksinir olmuştur. Terleyip vücudundaki tüm suyu atmış yalnızca iskelet kalmış hind fakirleri gibi organik olandan arınmışlığı özlemektedir. Üzerinde kaplanan organik dokulardan sıyırılır ve çırılçıplak bir metal iskelet olarak dolaşmaya başlar. Onu gözetim altına alıp robot akıl hastanesine yatırırlar.

Bu meseldeki robot nasıl arınmak istiyorsa o organik dokularından bana da o kadar batıyor etler.
Çekiliyorum içime. Çekildikçe sanki hep dışarıdayım. Ne kadar araştırmacıyım? Ne kadar çok okuyorum? Ne kadar iyiyim?

Bilmiyorlar ki çöküşümdeyim, göçüşümdeyim.

Sıcak sıcak ah sıcak.

Özlüyorum donarak ölümü. Uykuya dalmak ve rüyalarda iken geçivermek hayatın bir eşiğinden başka eşiğine.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...