9 Aralık 2025 Salı

Kuşatma

Her taraftan kuşatılmıştı. Öyle hissediyordu. Herhangi bir çıkış göremiyordu. Sabah uyandığında yine diğer günlerde yaptıklarını yapacaktı. Saatine bakacak, bir yerlere yetişmeye çalışacaktı. Soruları yanıtlayacak, sorular soracaktı. Bir şeyler atıştıracak, içecekti. Telefonlar açacak ve kapatacaktı.

Şu anda, şu gece yarısını geçen zaman dilimi içinde yaptıklarının bir çıkışa götürmeyeceğini görüyordu.

Her gece yatmadan önce, aynı ruh hali içindeydi. Bilmesi, her gece bunları düşünmesi, çıkışsızlığın farkında olması bir sonraki gün için bir anlam taşımıyordu. Her gece farklı bir boyutu ya da yönü algılıyor olması, farklı bir açıdan bakıyor olması onu hiç de usandırmıyordu.

Her derinleşme yeni bir yara kaynağı olsa da, onu dirençli kılıyordu. Yeni bir karanlık yan, yeni bir zayıflık demekti. Kendisi için anlamlı olan bir zayıflık, hiçbir zaman harekete geçmesine izin vermeyen zayıflıktı. Her gedik şöyle ya da böyle kapatılacaktı. Gedik, gedik olmadan önceki halinden bile sağlam olacaktı. Aşılmaz bir engele, düz bir duvara dönüşen açıklıklara çarpmaktan, o örülmüş deliklerden ters yüz olmanın yıkılmışlığı ile dönüşü hayal etmekten mutlu olacaktı. Varlığını görmese de duyumsadığı takviyeler, ezici bir güç olarak üzerine gelecekti.

Öyle bir çözülüş ki bu, parmağını dahi oynatmaktan kaçınacaktı. Çözümsüzlüğü, uykuya yenik düştüğü anda, yeniden başlayacaktı...

Her gün kabaran öfke, uyku kıyılarında dinip sabahın curcunasına terk ediyordu bedenini. Tatil günlerini, hafta sonlarını fark etmiyordu. Yalnızca evde kalınan zamanlardı o günler. Dışarı çıkılmayan, dışarı çıkılmaktan korkulan; baş ağrıları, öfke nöbetleri, kırılma, parçalanma anları.

Sırtına yüklediği sorumluluk söylemi onu şehrine bağlayan zincirdi. Okullar, görevler, sözler, sözleşmeler, borçlar? Her geçen gün tükeniyordu, her geçen gün büyüyordu yükümlülükleri, tükendikçe...

Gitmişti kimselere haber vermemişti. Mektup yazmamış, telefon etmemiş, adreslerini değiştirmişti. Dağlara çıkmış, uzun yürüyüşlerle bir şehirden bir ovaya inmişti. Yollar boyunca kendini bir yerlerde eritme düşleri kurmuştu, unutulma düşleri.

***
Kız yurdunun yanındaki apartmanın bodrumunda bir İranlıdan kiralanan evde yaşıyorlardı. Pencereler duvarın üstündeydi ve kedilerin gezindikleri ızgara boşlukları görülüyordu. Gün ışığını baş yukarı kaldırıldığında o pencerelerden ne sızarsa o kadar görüyorlardı. Evde dört beş kişiydiler.

Okul çıkışı yıl başı kartları satılan bir tezgaha götürmüştü kız onu. Arkadaşı ve diğer ev sakinleri belediyeden kiralanan bir yerde açtıkları tezgahta yılbaşı kartları satıyorlardı.

Çaycıdan birer çay içtiler. Akşam hep beraber yemek yemeyi teklif etti kız, diğerleri onayladılar bu teklifi. Kız, sonra yılbaşını da birlikte geçirme önerisinde bulundu. Onlara yardım etti akşama dek. Şiirler okudu yoldan geçenlere, laf attı elele tutuşmuş sevgililere. Kart bakanlarla konuştu, onlara kartlar önerdi. Yan tezgahtaki öğrencilerle konuştu. Çaylarını içti, çaylar ısmarladı. Akşam oldu. Eve gittiler. Küçük tüpün üstünde, eski bir güveçte patates pişirdiler, pilav demlediler.

Bir hafta boyunca tezgaha gitti okul çıkışlarında.

Sonra yıl başı. Telefon etti eve. Babasının sözleri yaraladı onu. Bir daha telefon etmeme kararı aldı. Silecekti, unutacaktı ve unutulmak istiyordu.

Hiçbir şey olmamışçasına yıl başını geçireceği eve geldi. Bira, rakı, meyve suyu alınmıştı. Oturuldu masaya. Hamsi kızartılmıştı, patates salatası, pilav, hazır yaprak sarma, yoğurt, peynir ve bir sürü nevale. Eski, bozuk, saran bir teypten şarkılar, türküler dinlenildi, şiirler okundu. Tartışmalar yapıldı.

***
Sabahlar sabahları kovaladı ve birlikte yaşanmaya başlandı. Okullar bırakıldı.

***
Telefonlarını bilen kimse yoktu, adreslerini bilen kimse de.Karşılaşma ihtimali olan kimselerin geçecekleri yollardan yürümüyordu. Onların bulunduğu semtlere uğramıyordu. Ucuz kalemleri banliyö istasyonlarında satıyorlardı. Uzak mahallelere, mahalle kahvelerine gidiyorlardı. Bakkallara, marketlere uğruyorlar, otobüs garlarında satıcılarla birbirlerine giriyorlardı..

Bayramlarda kart tezgahları açıyorlardı. Unutmuş gitmişti tüm bağlarını.

Sabah güneş doğmadan kalkıyor, pazar yerindeki fırından taze sıcak ekmek alıp geliyor, sana yağı (!) sürüp yiyorlardı. Gecenin dörtlerinde, beşlerinde köpek sürüleriyle dolaşıyorlardı. Pazar yerinin çürümüş meyve sebze kokuları kaldırımlara iyice sinmişti. Parkelerin renkleri değişmişti.

Sonra yakındaki parka gidiyor, uzun uzun yürüyordu ağzında sigarası. Göletin başında oturuyor, tahta piknik masalarının üzerinde bağdaş kuruyordu. Sabah sisinin ağır ağır kalkması ile bir ağırlık çöküyordu üstüne. Eve gidiyor, çayı demliyor ve yatıyordu.

Kedinin çiş kokuları ile havasız odalarda sigara, ışıksızlık, nem, yemek, çay buharı, bir karabasan gibi ağıyordu her gece.

Unutulmuş muydu? Unutmuş muydu?

Gitmeyi düşlüyordu.

Nasıl da paylaşmışlardı kıyı kasabalarını.

Unutmanın; unutulmuşluğun taçlanacağı yer olacaktı kasabası. Gidecekti, görmemişti hiç. Haritada kırmızı daire içine almıştı. Kasabası bekliyor muydu? Önemli değildi, gitmeliydi, kasabasına gitmeliydi. Duvarlarında haritalar vardı; büyük, küçük, Avrupa, Asya... Ayrıca; büyük bir Anadolu haritası... gideceği güzergah kırmızı kalemle kalınca çizilmişti. Geçeceği kasabalar şehirler işaretlenmişti.

En mahzun harita Afrika’ydı. Romanlarının, filmlerinin şehri Casablanka, Tuareglerin çölleri işaretliydi...

Bankaya uğradı uzun bir zaman sonra. Hesabına babası para yollamış bir kaç ay önce. Hiç beklemiyordu parayı. Çekti. Pantolon, gömlek, mont aldı. Kafasına koymuştu gidecekti Bozburun’a. telefon etti annesine. Ağladı telefonda kadın. Babası kaza geçirmişti, kopmuştu parmakları. Neredeydi? Neden haber vermemişti?

Uğrayıp geçmeyi düşündü. Hiç kimseye haber vermeden, eşyalarını, kitaplarını, fotoğraflarını bırakıp gitti. Dönmedi geriye. Dağıldı her şeyi.

Babasına geçmiş olsun diyecekti, annesi ve kardeşleri ile hasret giderip geçecekti kasabasına, Bozburun'una. İnince şehre otobüsten, bunun hiç de düşündüğü kadar kolay olamayacağını anladı. Eve vardı yürüyerek. Eşyalarını bıraktı.

Bırakış o bırakış…

Araftaydı.

Önceden ve sonradan, yukarıdan ve aşağıdan bağımsızdı mekan. Boşluktu. İleriden ve geriden, önden ve sondan bağımsızdı zaman.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...