
Yüzlerinde susturulmayı bekleyenlerin donuklukları vardı. Çökük avurtlarının çukurlarını, iki günlük sakalları gizliyordu. Ampulün köreltici sarı ışığı göz altlarını gölgelendiriyordu. Masaya karşılıklı oturmuşlar, boyunlarını birbirlerine uzatmışlar, kollarını masanın üstünde kavuşturmuşlardı. Boş çay bardakları yanlarındaydı.
Konyak kokusu yayılıyordu nefeslerinden.
Kurumuş yıllardan gelen; zayıf, kahverengi sakallı, bıyıkları dudaklarının üstünü örtmüş, saçları omzunda olanı yeni uyanmıştı. Uyku yorgunu gözleri; sigaradan sararmış, çürük dişleriyle göz göze geldi aynada. İnce ve kemikli, uzun parmaklı elleriyle, saçlarını karıştırıp arkaya yatırdı. Ayağa kalktı. Karyolanın önüne serdiği; tabaklanmış, uzun tüylü keçi pöstekisinin üstündeki terlikleri yana itti. Sırt çantasına uzandı. Dirseklerine dek kolunu içeri daldırdı, açık mavi desenli V yaka bir kazak çekip çıkardı dışarıya.
Küçük üçgenlerle işlenmiş kuş motifleri.
Gömleğinin çözülmüş düğmelerini ilikledikten sonra kazağı giydi. Eski, ceviz mobilyalardan kalma komidinin üzerindeki paketten bir sigara çekti. Ağır ağır ağzına götürdü. Çaktı kibriti. Dolu dolu bir nefes aldı içine, damağında dolaştırdığı dumanı burnundan salıverdi. Sonra küllüğe bıraktı sigarayı. Oda anahtarını cebine koydu. Sırt çantasını eski yerine yerleştirdi.
Etaminden yapılmış sarı perdeler güneş ışığı ile turuncuya dönmüştü.
Odanın içi turuncu yanıyordu.
Küllükteki sigarayı ağzının kenarına yerleştirdi. Dışarı çıkıp kilitledi kapıyı.
Ancak o zaman gerçek, pahasını biçmiş olarak yerli yerine ama kendine göre yerleştirecektir elindeki kişiyi.
Okul yıllarına ayrı ayrı ara vermişlerdi.Bir büroda karşılaştılar. Birer kopuşu taşıyorlardı, kimselerin bilmediği. Kendi yalanları vardı başkaları için. Biri yer değiştirmenin belirsizliğine sığınmıştı, diğeri hareketsizliğin inine. Biri denemelerin hercailiğinde soluklanıyordu, diğeri kurguların soyutluğuna demir atmıştı.
Bir şehirden başka bir şehre geçerken, sabahın üçünde içilen kahvelerle vedalaşılıyordu. Biri merkeziydi buluşmaların, diğeri belirleyicisi.
Bir bardak çay içimi sabah kalkışları, bir bardak çay içimi satırlar, bir yudum kekri suyun tadında eriyen yürek, karamsar yalpalanmalar, göz bebeklerinde taşlaşan kıpırtısızlık, kısır döngülere baş kaldıran bir bardak çay içim suskular.
Esrimeler sonrası yaşanan derin bir çöküş. Bir bardak çay içimi harami yolların mola durağı oluyordu geceler.
Geleceğe ara vermişlerdi.
Sıralı günlere, planlanan zamanlara elveda demişlerdi. Kimliklerini kaybetmişlerdi bile isteye. Bir gün ciddi bir iş adamı gibi iş düşünüyorlar, iş konuşuyorlardı birileriyle, akşamları vazgeçiyorlardı sözleşmelerden. Bir gün okullarına gidiyorlardı kayıt olmaya, ertesi gün şehri terk ediyorlardı.
An’ları yaşamanın, hayatın planlarını kırmak olduğunun farkındaydılar. O an’ı yaşamanın, geleceğe verilen mola olduğunu da yaşanan anlar öğretmişti...
Kitaplara sığınmışlardı.
Balıkçı; bir yol göstericiydi, “Mersinaki Kuşçusu” işaretçiydi tren yollarında.
Mezarlıklarda çekilen mezar fotoğrafları, arkadaşlarına davetiyelerdi. Gece yarıları, siyah-beyaz, köprü üstlerinde çekilen resimlerde izmarit toplayanların izleri aranıyordu. Sokağa çıkma yasaklarının son dakikalarında açık büfe aramalar ve sabaha dek yüklenilecek içkileri sigara kokulu odalarına taşımalar.
Bir gölge oyunuydu bekçilerle oynanan.
Sinemalara sığınmışlardı. Üç beş üniversite öğrencisinin oturduğu, kızların arsız, oğlanların utangaç olduğu karanlıklarda; görüntülerden derleniyordu hayat. Unutulan dışarısının, unutulmasının boşluğuna sığınılıyordu.
Zorunluluklar, görevler karantinadaydı.
Yükümlülükler, işler, sorumluluklar uzak durulması gereken hastalıklardı.
Bile bile yapılmamalıydı, yapılması telkin edilen şeyler. Yıkanmanın erdeminden söz ediyorlarsa yıkanılmamalıydı. Erken kalmaktan mı konuşuyorlardı, öğlen kalkılmalıydı. Paradan mı dem vuruyorlardı, harcanmalıydı... Darmadağınık edilmeliydi son otobüs parası bile gerektiğinde.
Geleceğe ara vermek hareketin farkına varmamaktı.
Coşkunlukların doruklarda yaşanmasıydı. Sonuna dek açılmış teybin sesinde şarap şişelerini dikmekti kafaya. Pencere kenarına çekilen koltuklara çökmek. Camları açıp, soğuk havayı çekerken odaya, sokakların lambalarında bir uzayan, bir kısalan gölgelerinin altında bekleneni aramaktı.
Sözlerin döne döne yükselerek anlamlarından arınmasıydı geleceğe ara vermek.
Yaprakları dökülmüş ıhlamur ağaçlarının, çıplak dalları arasında dolaşan serçelerin kanat çırpışlarına bağlanmaktı ara vermek. O çırpılan kanadın, o küçük bedene vuruşunda hissedilen sıcaklıktı ara vermek.
Çalan kapının zilini açmamaktı. O değil de çöpleri toplayan kapıcıysa gelen. Eğer o ise dönsün geriye, onu beklemesi güzeldi ve anlam taşıyordu. Onun varlığının orada olması bir çöküşü taşıyordu. Ne olacaktı o orada olsa. Kendi içinden konuştuklarını konuşabilecek miydi onunla? İtiraz etmeyecek miydi kendisine ters gelen şeylere. Dinlemeyecekti ki yalnızca, o da konuşacaktı. Konuşan biri değildi aradığı. Dinleyen biriydi. Sarılmayı düşünmenin hazzı vermeyecekti sarılmak.
Çalınan kapıları hiç açmamaktır ara vermek.
Geleceğe ara vermek sokaklara, caddelere çıkmamaktır. Yollara düşmemektir bir ihtiyaç için. Hele bir iş için hiç. Ara veren adam, geleceğe ara verdiğini aleme duyurmak için çıkar geceleri dışarı. Saklanır, gizlenir, sığınır karanlık kuytulara.
Ara vermek aramamaktır.
Geleceğe ara vermenin farkına nasıl varılacaktı?
İstemek ara vermeyi terk etmektir.
Biri, bir sahil şehrine sığındı ve ara verdiği geleceğine döndü. Diğeri arasını sürdürüyor aldırdığı tüm sinirleriyle...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder