3 Mart 2008 Pazartesi

Radyo

Geçmişe dönülesi anlarda bir sığınaktır radyo.

Gece yarılarında, karartma akşamlarında uyku ile uykusuzluk arasında yataklarımıza, yastık altlarına konuk edilirdi. Kendimizi dinlediğimiz, kendimizle içimizden konuştuklarımızın  tanığı idi.

Yaşanılan; yaşanıldığında fark edilmeyen ama sonradan yakalanmaya çalışılan geçmişin tozuna bulanmış olarak çıkardı karşımıza. Seslerin sahiplerine dokunamadığımız fakat yanımızda,  terk edemediğimizdi.

Kitap okurken veya ders çalışırken gecelerin kuytularına sarkan çabalarımızı paylaştığımız bir küçük kutuydu, durmadan değişik, uzak, derinden, hemen kulak dibimizde bitiveren  sesler gönderirdi. Onun, o sırada okuduğumuz kitabın satır arasına, çözdüğümüz çok bilinmeyenli denklemin x değişkenine  sıkıştırdığı ezgiler, hikayeler sınav sıralarında canlanıverirdi.

Akşamın alaca soğukluğunda tutardık birbirimizi. Anlamadığımız dillerle bağ kurar akordeonlu halk şarkılarının eşliğinde titrerdik. Bizim Radyo'nun, BBC'nin Sesi'nin ve bilcümle Türkçe yayın yapan muhalif, işbirlikçi, müslüman radyoları, araya karışan Arapça anonsları, klasik müziğin cızırdadığı kısa dalgaları, geride bıraktığımız dakikaların ölümlerine yas tutmadan dinlerdik.

Nerede ne olmuş, kimler yakalanmış, Avrupa'da generaller hakkında ne söyleniyor, uçak alımları konusundaki yolsuzluklar doğru muydu, maden kazaları, idamlar, maç sonuçları öğrenilmek istenirdi. Anayasa oylaması konusunda kim ne konuşmuş bilinmek istenirdi.

Fütursuzca gençliğimi elimden geldiğince kendime göre yaşamak adına zamanımın en iyisi, şimdiden baktığımda ise doğrularımı, doğru bildiklerimi yapmak yerine heveslere kapılıp darmadağınık olduğum zamanlar olarak en kötüsüydü o günler. Fakat yine ben'im o zamanların yarattığı.

Hissedemediğim ancak hissettiğimi sandığım akıntıya kendimi bırakıp gittiğim med cezirlerim en kötüsü; hissedip de kaçırdığımı fark ettiğim, fark edebildiğimin farkına vardığım anlarım en iyisiydi...

Öylesine akıp giden, zamana takılmış balık gibi, yelkovan ve akrebin raksına seyre dalmış yaşarken hayatı; ferahlığım, bir küçük kutudan fışkırıveren şarkılarla, sözlerle, alçalan yükselen cızırtılarla geri gelivermiştir.

Sokaklarda dolaşırken cızırtılı sesi bir radyonun, çalınırdı kulaklarıma, lokantaların, kahvelerin gürültüleri ile birlikte.

Bir pidecideydim. Radyo uzun dalgadan yayın yapıyordu. Siyah beyaz televizyon haber saati olduğu için açıktı.  Radyo sanki hiç kapanmıyormuş gibi cızırdıyordu. Bir yazar kasa, kürdan tabağı ve yanında kolonya ile kağıt mendillerin bulunduğu kasanın önünde oturan adamın hemen yanında geniş, büyük bir radyo.  Yemek yiyenler tabaklarına eğilirken, kasadaki adam radyoya dönmüş ve kendisine göre bir kanal arıyordu. Klasik müzik veya yabancı pop müzik veya Türkçe pop müzik yayınlarını hızla değiştiriyordu. Tarla fareleri ile tarımsal mücadelenin nasıl yapılacağına, yeni doğmuş çocuğun nasıl besleneceğine, dinleyici mektuplarından çıkan yemeklerin nasıl yapılacağına dair programlarda hiç durmuyordu.

Köy saati, Diyanet saati, Yurttan Sesler, THM, TSM İstekler programları en çok aradığı programlardı herhalde.

İstekler programında çalınan şarkılara eşlik eden sazendelerin isimleri başta tanıtılırdı dinleyicilere: Erköse kardeşler (Selahaddin, Ali, Barbaros), Kadri Şençalar, Ali Ekber Çiçek, Binali Selman, Hüseyin İleri, Güngör Hoşses, İsmail Akdeniz, Cevdet Çağla, Atilla Mayda ve daha kimler, kimler.

Sabah yedi buçuk haberlerinden önce Cuma günleri yayınlanan "Halk Hikayeleri"nde Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Deli Dumrul, Tepegöz, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber, Köroğlu, Ayvaz hikayeleri canlandırılırdı birkaç kişi tarafından.

Efektör Korkmaz Çakar,  Efektör Ertuğrul İmer'in yaptığı kapı çarpmaları, horoz sesleri, motor homurtuları, at kişnemeleri, cam kırılmaları bir başka gerçeklik katardı sabah mahmurluğunda çocuk zihinlerimize.

Ayın batışına ve portakal gibi bir güneşin bozkırda bir tepenin ardından doğuşuna tanıktır radyom.
Sabah çayını içerken ağarırdı gökyüzü ve bir bakır tepsi gibi üç beş söğüde sürünerek yükselirdi güneş. Bütün gece korkular salan, hortlak öykülerinden dolayı yanından geçilmeyen, geçilirken dualar, besmeleler mırıldanılan mezarlıklar, o karanlık gölgelerinden sıyrılarak apaçık beyaz mermer kaideleriyle, aile mezarların çevre duvarlarıyla, mezarların başına ve ayak uçlarına dikilen ve yeni tutmuş taze çam ağaçlarının toyluklarıyla gülümserdi güneşin doğumuna, ölümlülüğün mekanı olarak.

Banyoda tıraş olan Hüseyin, onun çıkışını bekleyen Azmi, çayı demleyen Hasan radyodaki şarkılara eşlik ederlerken sıkı bir günün koşuşturmacısını düşünmeyi unuturlardı.

Bağırmanın, kırıp dökmenin, içimizdeki küçük ve ama durmadan depreşen şiddet ile şarkılara, yol hikayelerine takılmış bir savrulmanın arasına sıkışmış bir kara kedi radyom. Sonsuza dek.

(1987 - 2008)

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...