26 Eylül 2025 Cuma

telkari

Yaşlı adam elindeki küçük potadan eritilmiş sıvıyı yavaşça içinde kanalları olan bir kalıba döktü. Kızgın gri sıvı aktı. Oluklardan taşan kısımları spatula ile başka bir kaba sıyırdı. Sonra sıvının yoğunlaşması ve sertleşmesini bekledi.

Biraz sonra oluklardaki sıvı tel haline gelmişti.

Oluklardan incecik telleri özenle söktü. Çenesindeki hafif beyaz sakalı titriyordu. Teller yumuşaktı, kırılgan değildi. Her bir teli pense ile alıyor ve şekillendiriyordu. Küçük lehim kalemi ile kimi yerlerini puntoluyor kimi parçaları birbirine tutturuyordu.

Yavaş yavaş figürler oluşmaya başlamıştı. Figürleri yine küçük cımbızıyla tutuyor siyah, mavi veya kırmız bir satenin veya parlak bir kadifenin veya bakır bir levhanın üzerine yerleştiriyordu.

Elleri hızlıydı çevikti. Yaşlı adamın incecik uzun parmakları vardı.

Çerçeveye yerleştirdikten sonra figürleri, pırıl pırıl bir gülümseme ile etrafına bakındı. İçinden bir besmele çekti ve gülen gözleriyle önüne eğdi başını.

“Telkari,” dedi. “Bunun adı telkari. Gümüştür özü. Eritip tel yaptık.” “Telleri büktük, birleştirdik.”

Bir küçük yaratıcıydı sanki. Ama o “yaratıcılık Allah’a mahsus. Biz ancak keşfediyoruz,” der gibiydi. Bir küçük yaratıcıydı yaşlı adam.

Nice farklı bir biriyle kesişmez incecik yolları bir demet yapıyordu. Nice kesişmez sanılan kaderlerin yollarını oyuklarından çıkarıyordu. Onları eğiyor, büküyor ve birbirine bağlıyordu.

Rastlantıları zorunluluklara çeviriyordu. Bir tel. parlak ve beyaz. Bir dal oluyordu. Başka biri yol. Çiçek gül oluyordu. Yaprak yeşilleniyordu. Yolların kendisi gül oluyordu. Ama her yol farklı bir burçtan, farklı bir kaynaktan hız alıyordu.

Kimi hızlı ve gürül gürül akıyordu. Kimi ince bir sızı gibi işliyordu. Birbirine göre birer gül oluyorlardı. Ne dal tek başına bir gül, ne yaprak, ne çiçek ne diken. Hepsi birden gül oluyordu.

Gül olmak yetmiyordu. Diğer yollar kesişerek ve tutunarak birbirine gül bahçeleri, gülizarlar ortaya çıkıyordu. Bir gül tek başına iken, bir bahçede güllerin içinde bir gül oluyordu.

“Telkari” diyordu yaşlı adam. “Gümüşler, altın renginde, dal renginde, lal renginde”.

Teller çekiliyordu. Temizleniyor ve ayıklanıyordu çapaklarından. Tertemiz oluyordu teller. Pırıl pırıl. Küçük adam bir büyük söyleyen oluyordu, anlatan oluyordu.

Nice günler, aylar ve en sonu yıllar boyu nice yolu birbirine ilmek ilmek bağlamıştı, örmüştü. Kesişmeyen kaderleri kesiştirmişti birbirine. Gülizarlar, lalezarlar, karanfil bahçeleri yapmıştı. Simurg kuşunu, şahmaranları yapmıştı. Kerem ile Aslı’yı hikaye etmişti. Üçgenler, yuvarlaklar, kareler, çokgenler yapmıştı.

Şekillerin içlerini kimileyin boş bırakmıştı, kimileyin kendisinin içi ile doldurmuştu. Şarkılar söylemiş, ilahiler mırıldanmıştı. Ama yalnızca bahçeler, hayvanlar şekiller kalmıştı geriye.

Zemin mi şekil olmuştu, şekil mi zeminleşmişti, karışmıştı her şey.

Adam küçük dünyalar yaratmıştı. Bizim dünyalarımızdan büyüktü. Çünkü tellerle oynamıştı. Özlerine dokunmamıştı. Gümüş gümüşlüğünü, saten satenliğini, kadife kadifeliğini kaybetmemişti. Gül kokmuyordu, ama güllüğüne halel getirmemişti adam. Karanfil çatlamıyordu hırsından ama, çatlaklığını kaybetmiyordu karanfil. Testiler doluyordu, çömlekler doluyordu.

Yüzeylerine telkariler işleniyordu. Ama ne telkari kaybediyordu ne zemin kaybediyordu özünü. Bizim dünyalarımızdan, bizim iddialarımızdan büyük dünyalardı o dünyalar.

Adam için için gülüyordu. Yüzünden mutluluk damlıyordu.

“… mutluluğun nedendir diye sordum. Ama cevap vermesini beklemeden
ayrıldım yanından. Biliyordum yanılacaktı. Evde pişen çorbadan, çocuklardan
bahsedecekti. Ama mutluluğunun sırmalı terliklere dönüşmek olduğunu
nereden bilecekti…” (Kale, Anton S. Exuspery)


Yanında bir ince belli bardak çay duruyordu. Biz de o bardaktan demini çekiyorduk çayın. Küçük tüpün gaz kokusunda, cızırdayan gümüşün eriyişinde eriyorduk. Küçük hasır iskemlelere çökmüştük.

Bakırcıların bakırları dövmeleri geliyordu kulağımıza. İnce ince yumuşak çekiçlerle dövülüyordu bakırlar. Dönüp duruyordu bacakların arasında kocaman derin kuyular, çukurlar.

Sanki bize vuruluyordu o darbeler. Düzeliyorduk, rahatlıyorduk, kendimizi bakır sayıyor, adam oluyorduk, insan oluyorduk. Gümüşün teli oluyorduk, altının iplikçiği, halının ipi, kilimin deseni oluyorduk. Ebrunun suyu, dalı, çiçeği oluyorduk. Kağıttık. Batıyorduk sulara; çıktığımızda her yanımız başka ve bir diğerine benzemeyen rengarenk ve “renkahenk” bir evrene dönüşüyorduk.

Mavi sırça camdık. Üflenmiş ve soğumuştuk. Alevlere tutulmuş ve pişirilmiştik.

Aynaydık. Sırlanmıştık. İçimizden boranlar geçmişti. Sertleşmiştik.

Bir dal gül için, bir yanan mum için, boynunu büken bir haşhaş kozalağı için taşıyıcılardı boşluklarımız. Doluyorduk akışlarıyla. Camdık. Üfleniyor ve çevriliyorduk ve soğuyor ve tekrar ısıtılıyorduk. Uzun soluklarla ruhla üfleniyordu içimize ve yeniden yaratılıyorduk. Kırılıyor ve tekrar eritiliyorduk.

Çayın deminde kızarıyorduk ve oluyorduk. Küçük adamın gülen gözleri önüne bakıyordu. Elinde küçük bir çekiç. Sakalı titriyordu. Dudağı kıpırdıyordu. Dualarını yolluyordu telkari tellerin yollarına. Kutsuyordu olukları, döküyordu yolları. Kaderleri çiziliyordu gümüş zerrelerin. Erimiş ve birbirine karışmış. Ruhlanacaklardı az sonra. Birleşecekler ve dağılacaklar, kopacak ve kavuşacaklardı. Bir telin yarısını kesecekti makasıyla. O yerden bir ince sızı yükselecekti. O sızıyı başka bir telin ortasında dindirecekti yaşlı adam. Acılarla, sızılarla, yeniden ve ağız dolusu gülmelerle bütün olacaktı telkari.

Bizim ömrümüz gibi… hayatımız gibi.

Herşeye Karşın - Sayı 3

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...