Bana göre veya benim yaptığım bunun dışında. Dinlenmek eğlenmek bir kategori değil.
Biraz önce bir şeyler dinledim. Bu arada ayaklarımı sandalyeye uzatıp bir mum, bir tütsü yaktım. On beş dakika penceredeki mum alevine odaklandım. Kendime geldiğimde dinçleşmiştim.
Hafta sonu bir yerlere gitmek, içki içmek, oynamak, maç seyretmek güzel de bu belirleyici bir tarz değil... Yani çalışırken kendine dönebilmek, kendinle var oluşunun farkına varabilmek.
Kimileri diyor ki, “benim için bu şehirden uzaklaşmak dinlenmek. Yoruyor beni şehir. Sevmiyorum.”
O zaman diyorum ki onlara; "uzaklaşamadığım sürece dinlenmeden mi yaşamak zorundayım?”
Konuşma şöyle devam ediyor içimden:
“Değil tabii.”
“Beni de ama... Önyargılıyız...”
“Benimkisi şartlandırma kendini.”
"Yaşadığın şehirden başka yerde değişecek olan ne... –belki gideceğin yerde deniz var veya su kıyısında olacaksın.”
“Şehirde her şey gri hava, binalar, insan yüzleri her şey bu beni çok sıkıyor.”
“Yağmurun serinliğini damlaların sesini farklı kılan ne? Bizim için hayatın her alanı gri aslında... Çünkü içinde yaşadığımız koşullar, insanlar şöyle dışarıdan baktığınızda size nerede yaşam sevgisi veriyor ki?”
“Benim için değil. Ben renkleri severim ve ışığı. O yüzden kaçmak istiyorum.”
“Herkes sever... Renkleri ve ışığı... Ama ne kadar kaçacaksınız ve neden kaçacaksınız, sorun bu. Ben o nedenle coşkuyla kapıp koyveremiyorum kendimi. Artık biliyorum ki tekrar döneceğim buraya ve oraya alışmaktan daha zoru aynı yere tekrar dönmek zorunda olduğunu bilmek.”
“Neden zorunda olasın ki?”
“Ne yapabilirim. Mesela gittim kasabalara veya deniz kıyısındaki şehirlere. Ne yaparım da yaşarım orada? Buradaki yaptıklarımdan farklı.”
“Ben ışıkla uyanmak istiyorum.”
“Hep aklıma Kavafis'in şiiri gelir. Çünkü burada yaptıklarımı orada da yapacaksam sorun değişmeyecek demektir.”
“Penceremi açınca denizi görmek istiyorum günün ilk çayını kıyıda içmek istiyorum.”
“Ben yaz kış pencereyi kapatmam. Yatarken pencereler açıktır. Dışarıdaki karga da olsa onun sesiyle uyanırım sabah. Balkona çıkıp güneşin doğuşunu çayla karşılayabilirim aynını o gittiğim yerde de yapacağım çok açık...”
“Ya ne kadar muhalifsin izin ver de hayal kurayım.”
“Ama dışarı çıktığım andan itibaren cehennem başlayacaktır Başkaları cehennemdir, demiş Sartre."
“Gidip kuru kahveciden taze çekilmiş kahve alacağım. Sonra nane likörü ve bardakları alacağım. Her akşam bir kahve içeceğim balkonda... Likörle bir de konyak.”
“Ama baktığın yer beton olacak işte ben bunu istemiyorum.”
“Küçük şeyler bomboş bir arazi olacak. Yeni sürülmüş bir bahçe olacak tam bir sürgün. Küçük şeyler asıl mutluluk anları onların içinde saklı.”
“Ama bu senin tercihin, senin sürgünün öyle değil mi?”
"Olabilir. Alcatraz Kuşçusu da elli yıl içeride kalmıştı ama kuşlarıyla hücresini yeniden bir dünya olarak kurmuştu. sorun neyin sonucunda nerede olduğum veya olduğumuz değil sorun o noktadan sonra ne yapacağımız veya ne yaptığımız bana göre.”
“Ben şunu yapacağım. Bir sahil kasabasına gidip bir taş ev bulacağım. Sonra bir kitapçı açacağım. Denize bakacağım. Kedilerimi büyüteceğim. Sence bu hayat kötü mü?”
“Bu hayat geç olan bir hayat bence. Bunu içinden ilk geçirdiğinde yapmalıydın, mesela yirmibeş yaşında veya otuz yıl önce.”
“Çok acımasızsın.”
“İlk kez her şeyi bırakıp gitmek geçtiğinde içinden, acımasızlık değil... Ama otuz yıl sonra o ilk içinden geçen ana dönmek, o anın aslında senin gerçek hayat çizgin olduğunun farkına varmak ve herşeyin artık o ilk günkü, içinden geçen coşkudan, heyecandan uzak olarak, yeni bir kararmış gibi, eskimeden içinde duran yıllara sonradan teslim olmak. Derin bir hüzün... O ilk çıkışa gelmek ve o o yıllar içinde neleri yitirdiğini düşünmek ve kahrolmak.”
“Bu daha da acımasız şimdi gerçekten kötü hissettim kendimi.”
“Kendimizi dev aynasında büyüttük yalnızca. Kendi gücümüzü abarttık olmayan merkezi yaptık herşeyin. Bu benim gerçeğim birçok gerçeklerden bir gerçek bu. Tek bir hakikat yok hakikatlar var... Nesne yok, ilişkiler var. İlişkiler, nesneler arasında özne ne istiyorsa nasıl istiyorsa öyle kuruluyor. o nedenle bir yürüdüğümüz yoldan çok, sürüp geçtiğimiz bir zaman uzamında bizler varız, bugünle yarın ve dün karışmış, bugün ne, yarın nerede, dün nasıl, iç içe geçmiş.
Bulanıklaşmış bir bilinç... Melankoli bu işte ve kara bir melankoli sarkacın en uçtaki negatif yükü. Aslında hep orada asılı diğer en uçtaki yer teslim olduğumuz yer. Kendimizi mutlu hissettiğimizi sandığımız yer, aslında teslim olduğumuz yer. Bunları söylüyorum. Çünkü içimizdeki karmaşanın yansıması sözcükler... Basit... Yaşamamız gereken şey... Yazılamayan yazılamayan, değmeyen ama tadı olan şey.
Bizim Vincent aslında bir köy papazı kardeşi Teo ise Paris'te bir resim galerinde müdür veya sorumlu. Vincent bir maden kasabasına papaz olarak yollanır. Orada kiliseyi temsil edecektir. Başlangıçta temiz giysiler pazar ayinleri yakalıklar düzgün yemekler ama Vincent'in iktidarı ve kiliseyi ve tanrısal buyruğun bu denli çarpık kullanılmasına sessiz kalacağını düşünmek zordur maden kasabasında maden kazaları oluyordur ve her gün her hafta birileri -erkekler küçük çocuklar ölüyordur buna dayanamaz Vincent. Bütün elindeki ne varsa kilise adına seferber eder. Bir gün kilise konseyi teftişe gelirler köyü ve papaz yerine karşılarında üstü başı kömür tozuna bulanmış çocukları göçükten çıkarmaya çalışan kiliseyi herkese açmış bir adamla karşılaşırlar. yatacağı yer yoktur, yiyeceği yoktur giyeceği yoktur. Ve onu kilise görevinden atarlar işte bu koşullarda Teo’ya yazdığı bir mektubunda kısaca; “…artık yiyecek hiçbir şeyim kalmadı. Yine göçük ve... Kişiyi çıkardık madenden. Her gün bugün kimleri çıkaracağız diye düşünmekten başka şey gelmiyor elimden. Sabahleyin kuru bayat ekmek ve hava almış şarapla karnımı doyurdum. Her yan nemli ve üşüyorum.”
“İşte beni vuran burasıydı... Sabahleyin kuru ekmek ve o acı havası kaçmış şarapla karnını doyurması. Basitlik budur. "
“Ben de bir yılbaşı sabahında; evde kimseler yokken, -herkes tatile gitmişti ve benim gidecek ne bir yerim ne de yol param vardı- tek başıma bir votkayla –bir hafta önce evdeki çocukların içmeyip bıraktıkları- ve Sezen Aksu’nun “Sen Ağlama" kasedini sabaha kadar dinlemiş olarak geçirdiğim yılbaşının sabahında, kuru ekmekle o votkanın son bardağını içmiştim. Evin yanındaki okulun sessiz bahçesine, kararmış kiremitlerine bakarak, akşamdan kalan votka ve kuru ekmekle karnımı doyurmuştum. Anlıyordum Vincent'i... O an ağzımda çiğnediğim lokma ve yutkunduğum votka ile o soğukta o yalnızlık içinde hayatın ne kadar genişleyebileceğini görüyordum. Su birikintilerinde seken serçeden de dışarıda ayakkabısı su alan çocuktan da haberliydim. Hepsi bir şekilde akıyordu içime.... Ayırtetmeden... Tasnif etmeden. Basitlik buydu. Sorun hep hayata ereksellik açısından yaklaşılmasıydı. Hayatın ereği amacı yok. O yalnızca yaşanır ve olur ve biter erkesellik girince dinler ideolojiler sistemler girer. Matrix gibi olanla oldurulan arasına perde çekilir."
“İşte böyle düşününce herşeye ne kolay gereksiz anlamlar yüklüyoruz biz. Yükleyerek kendimizi değerli kılacağımızı sanıyoruz."
“Elbette her şey bizim şişirilmiş egomuz için bir ayna çünkü onlara ne kadar çok anlam yüklersek onlar da bizi o kadar şişirecek."
“Bu işte gerçeğin çıplak yüzünü ortaya koyuyor... Bir yönüyle de olsa korkmak duygusu... Korkudan arınmak korkmamak için...
"Korkuyu yenmek için onu duygu katmanlarıyla örtüyoruz... "
Bir şehirden kaçmak bu, intihar bu korkunun bir türevi.
Kaçmayı bırak bakmışsın ki o şehirde hiç yokken var oluvermişsin. Öylesine...
1 yorum:
O şehirde, kaçmaktan kaçabilmek ne basit bilgelik. Kaçagitmekten bir an durup düşünememiştim bile. 79'dan beri bu şehirdeki hazımsızlığım bu muymuş?
Yorum Gönder