9 Aralık 2025 Salı

Hayat Yirmi Dört Saat Yollarda

Hayat yirmi dört saat devam ediyor yollarda. Uyuyanlar için uyudukları saatler yok. Gündüzleri tüketenler için geceler yok. Geceleri tüketenler için gündüzler yok. Araları tüketenler için sonuçlar yok. Tükenen benler için, yaşayan senler için yaşatan küvezler için yirmi dört saat. Yirmi dört saat yollarda. Benzin istasyonlarında yirmi dört saat. Kamyoncu lokantalarında, çay ocaklarında taksi duraklarında yirmi dört saat. Uyanıp uyuyanlar için dalıp gidenler ve irkilip gelenler için yirmi dört saat. 

 Hastanelerde, otogarlarda, tren istasyonlarında yirmi dört saat. Karakollar. Polis otomobilleri, jandarma minibüsleri, askeri devriyeleri yirmi dört saat. Gece başlıyor, yollar başlıyor bitmiyor yirmi dört saat. Çocuklar doğuyor, başlıyor yirmi dört saat. Bir adam gözlerini yumuyor, soluğu sönüyor, bitmiyor yirmi dört saat. 

 Yollardayım. 

 Dişlerim sıkılmış, dönüyorum koltukta, birinin soluğu yalayıp geçiyor ensemi. Cama dayanmışım. Gözlerim açık gökyüzüne takılı, aya çakılı. Ay, yarı dolunay. Sapsarı. Sağ tarafımdan tırmanıyor geceye. Sol tarafında ben sığınıyorum gölgesine. Gölgeler bırakıp gidiyorlar bakışlarımı. Ay aydınlatmış taşları, ağaçları. Uğulduyorlar. Sesleri değil hareketleri işliyor içime. Ben de öyle eğilsem, ben de öyle salınsam bir o yana bir bu yana. Seslerin önünde dans olsam hırçın, acemi, soyunuk. Bir geyik gibi seksem, bir horoz gibi ötsem, bir kanarya gibi şakısam, bir kedi gibi kabarsam, bir köpek gibi dilimi sarkıtsam.

 Ağaçlar sallanıyorlar, gözümün ucuna takılıyor bir dal, esnemesi yirmi dört saat. Taşlar büyüyor geride kaldıkça, bir çeşme miydi o, kervansaraylara sakalık etmiş, akıyor yirmi dört saat. 

 Ayaklarımı uzattım öndeki koltuklara doğru. Bir ayak çarptı ayağıma, orada kalmış bir ayak. Başımı yaslıyorum koltuğa geri çekiliyorum, yatacak gibi. Camlara aşina olmuş gölgem, izliyor kararlı karanlıkları. Küçük kasabaları geçiyoruz. Sarı ışıklar meydanlara dökülüyorlar. Şehir merkezlerini gösteren oklar, hastane işaretleri, durulmaz işaretleri. 

Saatler durmuyor hiçbir işarette. Gittikleri çemberler yelkovanın ve akrebin kol açılışlarının çaplaşmasında. Akşam mı başladı, gece mi indi, güneş mi kaçtı? Sabah mı oldu, gündüz mü işgal etti, ay mı talan edildi? 

 Yollardayım. Saatlerin peşindeyim. Güneşler ısıtıyor gözlerimi. Demek gündüzlerdeyim. Bir duman. Çok uzak dağlardan çıkıyor. Dağlar. Aralarında beyaz sisler. Bir rampa daha indik ve bir rampa daha çıktık, dumanlara. Sisler. Karıştık ufuklarda. Mavileşti dağlar, grileşti topraklar, sarardı yeşil, kızardı direkler. Yollardayım. Gündüzleri yırtıp, toprakları yarıp geçiyorum. Yılana özeniyorum, kıvrılıyorum, kıvranıyorum. Acı bir fren. Bir çizgi canına kıydı. Tekerleklere sarıldı sarı sarı. Köyleri bırakıyorum yaşlılar alıp sarmalıyorlar onları. 

Kasabaları terk ediyorum, çocuklar alıp sarmalıyorlar onları. Şehirleri ateşe veriyorum. Kadınlar alıp sarmalıyorlar onu. Hep bekleyenlerin kuşatmasındayım. Bekleyenlerin gözyaşlarında ateşlerin yanma saatindeyim. Yollardayım. Ayın büyümesindeyim, ayın en tepeye çıkmasındayım sırtıma basarak. Güneşin çözülmesindeyim. Sanki bir balonun ipini açmış da havasını kaçırıyorum sarı topun. Virajların kırılmasındayım, şeritlerin kapatmasındayım. Dakikaların zincirindeyim. Zincirler yirmi dört halka. 

 Mola yerleri, sigara araları, yemek araları. Bir çocuğu annesi götürüyor. Sıkışmış işeyecek. Yaşlı bir adam koltuk değneğine dayanmış. Ayağını sallayacak. Bir yaşlı kadın. Başını açmış, saçlarını toplayacak. Bir kız, telefonda, ağlayacak. Bir adam. Saçlarını ıslatmış, yüreğini satacak. Bir şoför yolu indirecek gözlerine, direksiyon yirmi dört saat. 

 Yollardayım. Oturdum koltuklara. Uyudum koltuklarda. Uyandım koltuklarda. Üzüldüm koltuklarda. Üşüdüm koltuklarda, yandım koltuklarda. Sözleri istif ettim koltuklarda, hayalleri istif ettim koltuklarda. Taşı, ağacı, çorak ovayı, boz kırı, dumanı, su birikintisini, otel odalarını, odalardaki yataklara kendimi bırakışımı, sızmalarımı ve kalkışlarımı, yüzümü yıkayışımı, içtiğim çayları, kahvenin kokusunu titrerken burun deliklerim dumanı içime çekişimi, lahana sarmasını, Akçaabat köftesini, Görele pidesini, cevizli kabak tatlısını, etli şehriye pilavını, naneli sakızı, önde gazete okuyan çocuğun gazetelerine bakışımı gizlice, dün akşamki maçın sonuçlarını okuyuşumu, senin ismini oluşturan heceleri arayışımı, keskin bir kolayı, yumuşak bir ayranı yığdım üst üste. Dolmadı yirmi dört saat. 

 Servis yapan çocuk geldi. Su istedim. Kahve istedim. Havalandırmayı açar mısın dedim. Ne zaman geleceğiz dedim. 

 İndim otobüslerden. Sabahların dördü. Köpek havlamaları. Tek bir taksi yok. Bekliyorum. Benzin istasyonu. Kapalı. Kimseler yok. Bir delikanlı geçiyor. Sordum taksiyi. Bulunmaz dedi. Oteli sordum. Seni götüreyim dedi. Tuttu çantamı hadi dedi, gidelim. Yürüdük birlikte. 

Başka büyük şehirlerden gelmiş bu küçük kasabaya. Garsonluk yapıyormuş. Kapatmışlar dükkanı. Eve gidiyormuş. Yolunu çevirme dedim. Yok dedi buradan da giderim eve dedi. Hiç umarsız birlikte gittik. Çıktık otele. El sıkıştık. Adını bilmiyordum. Sormadım. Adımı söylemedim. Biliyordum yarın unutacaktı. İndi gitti otelden. Kapıdan çıktı karanlığa bir köşeden kayboldu. 

 Attım kendimi yatağa. Işıkların gözlerimde oyunuyla uyandım. 

Kalktım. Yıkandım. Yüzümü inceledim aynada. Biraz daha çökmüş. Yorgunluk mu? Saçlarımı parmaklarımla taradım. Giyindim. Kravatımı bağladım. 

Kolonya sürdüm yüzüme. Sonra geçip aynada tekrar baktım kendime. Yolların adamı, yollara hazır dedim. İşlerimi yaptım. Tekrar geldim otogara. Bir otobüse sığındım. Bir koltuğa yığıldım. Verdim elimi yola… 

 Yollar yirmi dört saat.

Hiç yorum yok:

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle ...