İnsanın mozaiği kendi iç parçalanmışlığının renkli izleridir. Her taş, bir eksikliğin yerine konur; her desen, bir yoksunluğun süsüdür. Mozaikleşme arttıkça, sahip olma arzusu keskin bir açlığa dönüşür. Çünkü sahip olunmak istenen şey, çoğu zaman görülmek istenmeyen kendiliğin karanlık gölgesidir — ama gölge hiçbir zaman renk vermez.
Zorunluluklar, mozaiğin harcıdır. “Sahip olmalıyım” düşüncesiyle karılmış, karıştırılmış bir harç. Bütünleştirmez; daha karmaşık bir hapishane yaratır. Her yeni zorunluluk, bir başka sınır çeker; yeni zorunlulukların çitlerini. Böylece benlik, biriktirdikçe eksilir; süslenir gibi görünürken silinir.
Oysa mozaiğin güzelliği, sahip olunduğunda değil, onu meydana getiren taşların arasındaki boşluklarda saklıdır. Çünkü bir mozaiği mozaik yapan, renkli taşların değil, taşlar arasındaki boşlukta, renkler arasındaki hiçliktedir. Hal fark edildiğinde, sahip olmaktan değil, bırakmaktan doğan bir bütünlükle karşılaşılır.
Mozaikte, yalnızca renkler ve desenler değil, zorunlulukların tortusu gizlidir. Her taş, bir arzunun kabuklaşmış izi; her desen, bir niyetin kalıplaşmış halidir. İnsan, mozaik oldukça, kendi içindeki boşluğu taşlarla örter. Birer birer topladığı her taş, kendinden daha uzaklaştırır onu.
Bir mozaik, tamamlandığında güzelliği değil, kapanışı ilan eder. Sahip olma, bir kapanıştır — akışın, olasılıksızlığın yokluğu. Oysa hayat, eksik kaldığı ölçüde canlıdır. Sahiplenilen şey, artık değişmez; dolayısıyla nefes alamaz.
Zorunluluklar böylece birikir: Sahip olunduğu için korunan, korunduğu için yeniden üretilmeyen bir düzen. Düzenin altından sessiz bir açlık akmaktadır. Çünkü bir mozaik, o ilk taşı yerleştiren arzunun ateşini geri getirecek gücü kaybeder her taş eklendikçe.
Belki insan, mozaikleri tamamlamak için değil, eksik bırakmak içindir. Eksiklik, nefesin alanındadır; sahiplenmek ise durdurmanın. İşte tam bu yüzden, sahip edinilmiş, satın alınmış her mozaikte gizli bir çürüme başlar: taşların arasında değil, onları tutan el çürür.
Bizans mozaikleri gibiyim — müzelerce sahiplenilmiş, sergilenen, ışığın altında parlayan ama artık kimseye ait olmayan. Her taşım bir çağdan kalmanın, iyileştirici duaların, yıkıcı korkuların izini taşır. Ben yaşanmıyorum; sadece seyredilenim. Parça parça kutsanmış, tamir edilmiş, korunmuş — ama yaşama karışamam, yasak. Sahiplenildim, nefessizim çünkü.
Mozaikte neler gizli?
Zorunlulukların birikintisi, inancın dayatılması, itaat, güzel olma, baki kalma ve bunların altında, sessizce köpüren zamansızlaşma. Çünkü ne kadar sahiplenilirse, o kadar eksilir insan. Her koruma, biraz daha cansızlaştırır; her övgü, biraz daha taşlaştırır.
Bir zamanlar bir ibadet mekânının duvarında titreşen o taşların karmaşası, rengarenkliği, şimdi müzede steril bir vitrinde. Gözler üzerinde, ama ruhlar çoktan göçmüş; bir kabuk. İşte ben öyleyim: sahiplenilmiş, dokunulmaz, korunan ama artık kendi akışı olmayan.
Belki sahiplenilmek, ölmenin en parıltılı biçimidir. Dışarıdan bütün, içeriden sessiz.
Sonunda anlıyorum: O mozaikte olmayan, yalnızca renkleri, taşları birbirine bağlayan ruh değil — bağışlanan bir gülümsemenin yokluğudur.
Okuyana Not
Neredeyse yirmi yıl öncesiydi. Yazmak üzere temalar belirlemiş ve onları aforizma gibi yazmıştım. Yaklaşık otuz civarındaydı. Bir kısmını şiire çevirmiştim. Bir kısmını da numaralandırıp dosyalamıştım. Kendimi hazır hissettiğim herhangi bir zaman bazı temaları metne çevirmiştim.
İlk söylem aşağıdaki gibiydi:
Sahiplenilmiş mozaikte neler gizli?
Zorunluluklar birikintisi doyumsuzluklardan başka.
"Sahiplenilmiş mozaik" tam oturmuyordu söylemek istediklerime. Güzeldi ama boştu. Sonra metni biraz değiştirdim. Küçük bir değişiklik:
Sahip olunmak istenen mozaikte neler gizli?
Zorunluluklar birikintisi doyumsuzluklardan başka.
Metin yine eksik ve anlamsızdı. bir düzenleme daha yaptım metinde.
Bizans mozaikleri gibiyim müzelerce sahiplenilmiş, müzeleştirilmiş
O mozaikte neler gizli?
Zorunluluklar birikintisi doyumsuzluklardan başka.
Yukarıdaki metin bir temanın çeşitlemelerinden çıktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder