Modern insanın kırılması yalnızca toplumsal baskıyla değil, Wilhelm Reich’in Geleceğin Çocuğunda anlattığı “zırhlaşma” süreciyle başlar: Çocuğun canlılığının, bedensel akışının, duygusal dürtülerinin bastırılmasıyla bedenin etrafında oluşan karakter zırhı, insanın ruhunu ve bedenini daha konuşmayı öğrenmeden katılaştıran bir hapishane olur. Zırh, spontane varoluşun, sezginin, yaratıcı enerjinin üstüne çöken kasılma ve donuklukla bir kalıp gibi çöker; birey henüz çocukken kendi canlılığını geri çekmeye zorlanır.
Supertramp’ın The Logical Song’ındaki(*) masumiyet kırılması tam da bu noktada açılır: Zırhla kaplanmış beden, dış güçlerin “mantıklı”, “makul”, “uyumlu” yetişkin tasarımına boyun eğer. Pink Floyd’un Another Brick in ... zırhın dış yüzeyidir. Çocuk yalnız psikolojik olarak değil, yapısal olarak kuşatılır, iç benliğinin boşaltıldığı bir role doğru içeriden oyulur, bir “form” olmaya zorlanır. Böylece insanın trajedisi derinleşir ve yaşam süresince karanlık / gölgede kalan olarak yaşanır.
Bu kuşatmanın görünen yüzü Supertramp’ın Breakfast in America’sındaki parlak ama boş vitrinlerde belirir; Amerikan rüyası, başarı, fırsatlar—hepsi Debord’un gösteri toplumunun simülasyonlarıdır. Modernlik, gerçek yaşamın yerine imgeleri koyar; insan artık dünyayı yaşamaz, dünyanın kurgusal temsillerini tüketir. Kimlik içsel hakikatin değil dışarıdan bakışın ürünü hâline gelir. Gösteri, insanın kendi kendinden sürülmesinin estetik biçimidir. Bu sürülme yalnız bireyi değil, müziğin kendisini de dönüştürür. kendini gösterinin bir parçası haline getirir: Instagram, facebook, X, you tube ve benzerleri ile
1970’lerden itibaren rock müzik bir ifade dili olmaktan çıkar, endüstriyel çarklara bağlanır. Pink Floyd’un dev turneleri mekanik bir tiyatroya; Queen'in turneleri şirket organizasyonuna; Led Zeppelin ise Atlantic Records’ın finansal motoruna dönüşür.
Süreç tarihsel olarak nettir: 1969’da Led Zeppelin II’nin patlamasıyla şirketin ekonomik belkemiği hâline gelmiş, 1971’de Led Zeppelin IV’ün yaklaşık 37 milyonluk satışıyla Atlantic Records’ın global “amiral gemisi” statüsünü pekiştirmiş, 1970’lerin tamamında şirketi taşıyan tek gerçek güç olmuşlardır.
Ticarileşmenin ve karşıtını mass etmenin sembolik doruğu, 2012’de Led Zeppelin’in Kennedy Center Honors protokolünde devletin altın çerçeveli vitrininde “kültürel miras” olarak sunulmasıdır. Debord’un kavramı burada ete kemiğe bürünür: radikal bir damar, sistem tarafından önce etkisizleştirilir, sonra estetize edilir, en sonunda gösteriye çevrilir.
Bu dışsal kuşatma bireyin iç mekaniğinde daha da ölümcül bir yarık açar. Supertramp’ın Hide in Your Shell’indeki kabuğa çekilme bir korunma değil, Foucault’nun tarif ettiği içsel iktidar mekanizmasıdır: Vicdanın iç polis gücüne dönüşmesi, bireyin kendini gözetleme aygıtına çevrilmesi. Kabuğun içi güvenli değildir; iktidarın en ince hücresidir. Birey kendini koruduğunu sanırken, kendinin tutsağı olur.
Tutsaklık Ghost in the Shell’deki hayaletin varoluşsal sorusunda vücut bulur: “Bu kabuk gerçekten bana mı ait?” Beden, kimlik, kişilik—hepsi dışarıdan örülmüş kabuklardır; içeride dolaşan hayalet ise kendi gerçekliğinden kopmuştur. Kabuğun çatlamaya başladığı noktada Asylum’daki çığlık yükselir. Syd Barrett’ın çöküşü bir anomali değil; sistemin kendi kalıbına uymayan zihni dışlama biçimidir. Foucault’nun delilik analizinde işaret ettiği gibi, sistem kendi sınırlarını aşan bilinci patoloji alanına sürer. Barrett’ın yok oluşu, sanatın ticarî makine tarafından nasıl öğütüldüğünün biyolojik delilidir.
Aynı mekanizma Salinger’ın sessizliğinde, Hodgson’ın Supertramp’tan ayrılıp iç bütünlüğünü koruma çabasında, Che Guevara’nın yüzünün devrimci simgeden küresel logoya çevrilmesinde görünür: Modernite muhalefeti yok etmez, içini boşaltır ve kabuğunu satar.
İçsel çürümenin felsefî yankıları Kierkegaard’ın umutsuzluğunda, Nietzsche’nin maskelerinde, Heidegger’in “das Man”ında duyulur; üçü de insanın artık kendine ait olmadığını söyler. Modern dünya dışarıda duran bir gerçeklik değil; içsel şemalar, içselleştirilmiş beklentiler, otomatikleşmiş algı düzenekleri tarafından sürekli üretilen bir sahadır. Bu yüzden sistem düşünceyle yenilmez, protestoyla gerilemez, isyanla aşılmaz. Sistem, insanın algısını kuran mekanizmadır; ancak içeriden kırılabilir.
Bu noktada McKenzie Wark’ın A Hacker Manifesto’sundaki karanlık kavrayış belirir: İktidar kodlardan, protokollerden ve akışlardan oluşur; gerçek eylem sistemi devirmeye değil, onu oluşturan kodu yarmaya, protokolü askıya almaya yönelik olmalıdır.
Bu yarma, Don Juan’ın “dünyayı durdurmak” öğretisinin muadilidir: Dünya dış nesne değildir; birinci dikkat tarafından sürekli dokunan bir örgüdür. Örgü alışkanlıklar, kimlikler, korkular, toplumsal kabullerden oluşur. Dünyayı durdurmak, bu örgüyü askıya alarak varlığının sürekliliğini kırmaktır.
Dünya durduğu anda kabuktaki hayalet kabuğu paramparça eder: The Logical Song’daki çocuk geri döner; Hide in Your Shell’deki kırılgan ses özgürleşir; deliliğin çığlığı kesilir; tuğlaların oluşturduğu duvar çöker; domuzların(iktidar), köpeklerin (yöneticiler), koyunların (yönetilenler) yani Hayvanlar Çiftliği’nin alegorileri dağılır; Debord’un gözümüze soktuğu gösterinin toplumu titrer; Foucault’nun ifade ettiği iç denetim çöker; Atlantic Records’ın endüstriyel makinesi sendeleyip anlamını yitirir; Kennedy Center soluklaşır. Gürültü kesildiğinde geriye tek bir çıplak, acımasız gerçek kalır: İnsan dışarıdaki dünyayı belki değiştiremez, ama dünyayı üreten içsel yapıyı durdurduğunda kendi hayaletini serbest bırakır.
(*) Mantıklı Şarkı
ben gençken hayat öylesine harika gorunurdu ki..
bir mucize, oh öyle güzeldi. sihirliydi.
ağaçlarda bütün kuşlar beni oynayarak seyrederken
mutluluk ve neşeyle şakıyordu
ama sonra beni uzaklara gönderdiler
bana duyarlı, mantıklı, sorumlu
ve pratik olmayı öğretmek için
ve bana çok bağımlı, klinik, entelektüel ve şüpheci
olabileceğim bir dünya gösterdiler.
bütün dünyanın uykuya daldığı zamanlar olur
ama böyle basit bir adam için
sorular çok derinden akar durur
lütfen, lütfen söyler misin bana: ne öğrendik?
kulağa saçma geldigini biliyorum ama
lütfen söyle bana, kimim ben?
simdi sözlerine dikkat et
yoksa sana radikal derler
liberal, fanatik, suçlu derler...
adını yazdırmayacak mısın?
senin kabul edilebilir, saygıdeğer, iyi görünüşlü
bir sebze oldugunu düşünmek isteriz.
geceleyin bütün dünya uykudayken
böyle basit bir adam için
sorular derinlerden akar durur
lütfen, lütfen söyler misin bana: ne öğrendik?
kulağa saçma geldigini biliyorum ama
lütfen söyle bana, kimim ben?
Supertramp. Söz: Roger Hodgson - Müzik: Roger Hodgson
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder