7 Eylül 2023 Perşembe

Yeni kelimeler


Yeni kelimelerim olmalı beni anlatan, kendimi anlatacağım, dediğim. Yeni kelimeler. O geçen yılları arkasına almış, o günlerin gölgelerini silen. Yeni, biraz coşkulu, biraz patavatsız ve nereye gittiğinin hesabında olmayan kelimeler. Hayatı süründürmeden inşa eden, düşleri çırılçıplak seriveren yollara. Gülleri derleyen, fesleğen kokularını parmaklarla burunlara taşıyan. Saksılarda yetişmeyen, küfürlerden korkmayan yeni kelimeler.

Kimselerin sabahlarına uyanmadım. Altı kişinin yirmi metre karede uyanışında bile kimsenin uykusunun sabahına uyanmadım. Yeni kelimelerim olmalı kimselere uyanmayan.

***

Kalktım.


Saat altı, pencere açık ve yaslandığım duvar soğuk. Odanın içi rüzgârla temizlenmiş. Püfür püfür esen bir rüzgâr ve ben çıplak bedenimi ince bir battaniyeye sarmışım. O rüzgârın oynayışlarıyla uyanıyorum. Rüzgârın soğuk öpüşleri beni ayaklandırıyor.

Yüzümü yıkadım ve aynada inceledim yüzümü. Sakallarım uzamış. Aklar iyice çoğalmış çenemde. Elmacık kemiklerim çıkmış. İncelen bir yüz. Saçlarım kıvır kıvır. Alacalanmış.Yüzümü yıkadım ve gözaltlarımda torbalar yok. Güzel. Göz kenarlarında çizgiler var kısılmaktan. Kaçak geceleri taşımıyorum gözlerimin altına. Dumanlamıyorum dertleri masalarda. Onlara eyvallah diyorum. Orada durun. Ne zaman çıkarsanız önüme o zaman atlayıp geçeceğim üstünüzden diyorum. Zamanı gelmeden konuğum olamayacaksınız diyorum. Duruyorlar oralarda. Nereler olduğunu bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum.

Saçlarımı taradım parmaklarımla. Arkaya yatırdım. Tepemdeki açıklığa işaret parmağımla sertçe vurdum. Çıplak bir ses geldi. Oradan dökülüyor saçım, babam gibi. Az bir çıplaklık var. Uzunluğu saçımın, örtüyor çıplaklığı.

Soğuk suyun altına girdim. Başımı yıkamadan vücudumdan suyu geçirdim hızla. Nefes alışlarım sıklaştı. Titredim, titredim. Hemen bornoza sarılıp kurulandım. Babamdan kalma bornozum. Uzun. İlk kez iki üç yıldır bornoz kullanıyorum. Onun vücudunu toprağa indirdikten sonra.

Önceleri yalnızca havluyla kurulanırdım. El yüz havlusu plaj havlusu, küçük büyük fark etmezdi ne bulursam onunla. Ama Ankara’ya dönerken annem, al bunu dedi sen kullan istersen burada bunu kullanacak büyüklükte adam kalmadı.

Mutfağa gittim. Balkonun kapısını açtım ardına dek. Hiç kimseler ayakta değil. Çıktım bornozla dışarı. Cadde lambaları yanıyor. Metro seferleri daha başlamamış. Fıskiyeler çalışmaya başladılar. Dün bütün gün çim biçme makineleri çalıştı. Bahçe biçilmiş çim kokusu ile dolu. Yeşil, ekşi, nemli ve keskin.

Çaydanlıklara suyu koydum. Çay demlemem lazım. İki çaydanlık kaynayıncaya kadar, evde kurulmuş peyniri doğradım. Bir domates, bir acı yeşilbiber ve kekikle, kuru nane ile karıştırılmış ve üzerine sızma zeytin yağı geçirilmiş “Gemlik Sele Zeytini” kutusundan zeytin çıkardım.

En iyi sofralık zeytin, Gemlik’indir, unutma. Ege’nin zeytinleri genelde yağlıktır, unutma. Sızma yağ en iyisidir, unutma.

Çaydanlıklar kaynamış. İlk önce çayı demledim. Sonra büyük çaydanlığa diğer çaydanlıkta kaynamış suyu ilave ettim. İşin sırrı burada. Çeşmeden soğuk su çekmeyeceksin alta. Dem soğumayacak.

Bizi de böyle özenli demlemiş olsalardı, tat vermez miydik dünyaya? Onlara güzellikler sunmaz mıydık? Bizi hoyrat ve bilgisizce ve tüketilirmişçesine ve öylesineymişçesine ve yokmuşçasına değil de, özenle demleseler ne olmazdı ki dünya? Çayın verdiği hazzı veremeden göçüşümüz, dünyadan.

Ocağın altını kıstım. İçin için demi geçecek suya çayın.

Ben kendimleyim her yerde ama hiç geçiştirmem kendimde bir şeyi. Teksem de kurarım sofrayı. Teksem de en iyi yemeği pişiririm. Yoksa oturur bir yere en iyisini söylerim.

Mesela dün akşam…

Gelirken beyaz tavukgöğsü aldım. Üzerine kekik; ellerimle kurutup incelttiğim kekikleri serptim, biraz kuru nane, bir kocaman soğanı hilal şeklinde doğradım ve harmanladım eti. Teflona birazcık zeytinyağı. Sonra eti serdim, soğanları üstüne serptim. Üç tane de sivri yeşilbiber. Çok az su. Soğanlar yanmasın kurumasın diye, üstüne bir tutam tuz ve karabiber. Kapattım kapağı üstüne. Sonra taze nane, maydanoz, dereotu ve iki maruldan bir salata. Nar ekşili. Önceki günden kalan biber dolması ve ezme yoğurt ile hazırladım soframı.

Çay fokurduyor.

Olmuştur artık. Kepek ekmeği çıkardım. Dilimledim ve ocakta hafifçe kızarttım. Saat 6.45. vapurlar hareket ediyorlar. Kadıköy – Beşiktaş 6.45 vapuru hala var mı? Haydarpaşa’dan Sirkeci’ye geçişimi hiç unutmam. Trenden inmiştik ve üniversitede bir toplantıya gidiyorduk hocalarla. Bütün gecenin sarsıntısını, duman ve is kokusunu denizin martıları alıp götürüvermişlerdi üstümden. Çatal yemiştim ilk kez. Mahlepli tatlımsı bir simit. Isırdıkça ağızda dağılır. Sonra bir şubat günü yine Haydarpaşa’dan Sirkeci’ye geçişim vardı. O buz gibi havada güvertedeydim ve ağzımda sigaram, karlı İstanbul tepelerine bakıyorken.

Çayı bardağa koydum. Bir kıpırdanma var havada… Buhar oynatıyor bardağın kenarını, bardak bir dansöz gibi titriyor buharın hazzından. Baş parmakla orta parmak kavrar bardağın belini. İşaret parmağı ise üstünü yoklar ve soğutur dudağın değeceği yeri. Ama hemen önce iki elimle avuçladım bardağı. Sarılırmışçasına.

Bir kaset koydum.

Tanju Okan.

“Benim en iyi dostum içkim sigaram / onlarda terk ederdi olmasa param.”

Dünüm gözümün önünden geçiyor. Borç para buldum. Borçlarımı kapattım. Birileriyle konuştum. Birileriyle tartıştım. Çantamdaki kitapları okudum bir, iki. Dişime baktı doktor. Birileri iş teklif etti. Biraz uzakta, şehrin dışında.

Zihinlerimizi esir eden tüketimden uzaklaşacağım. Kendime döneceğim. Özentilerimi yeneceğim. Aykırılıklarımı keskinleştireceğim. Görüntüleri sileceğim, özler açığa çıkacak. İnsanların içlerini ve yokluklarını göreceğim. Hiçliklerini deşeceğim. Bataklıklarına ineceğim.Dünüm gözümün önünden geçiyor, çayımı yudumluyorum. Sesler geçiyor kulaklarımdan. Sofrayı kaldırdım. Bugün çalışacağım.

Bir çay daha içeyim soğumadan.

***
Hareket başladı apartmanda, yollarda. Demir kapının çarpışları sıkılaştı. Kapıcı ekmek, süt dağıtıyor. Kısa şortumu ve yakasız gömleğimi giydim. Akşamdan yıkanan çamaşırları seriyorum. Güneş iyice yükselmiş. İyice silkeliyorum. Ütü gerektirmesin hani.Çok mühim olmadıkça hiç ütülemem giysilerimi. Genelde de ütü istemeyecek malzemelerden olanları tercih ederim. Ütü bir törpü. Hayatımı ben düzleştirmek istemiyorum ki, giysilerim düz olsun. Hayatımı arındırmak istiyorum. O yüzden giysilerim arınmış olmalı. Hayatım isyanlarda olmalı o yüzden kesmiyorum saçlarımı veya taramıyorum. Çoraplara mandal yetmedi. Diğer mandalların altına sıkıştırıyorum onları.

Yan dairedeki komşu çamaşır seriyor. Selamlaşıyoruz bir baş işaretiyle. Adam işe gitmiş.

O evin düzeninde artık.

Ben evdeyim ona göre hayatın düzensizliğinde. İçeri girdim. Kapının çengelini taktım.

Akşama kadar sabah ve sabaha kadar sabah onların hayatları.

Benim ise, zamanım farklı. Benim istediğim oluyor. Bazen sabahımı akşamlaştırıyorum. Öğlenimi gece yarısı gibi karartıyorum perdelerimle. Seslere barikatlar koyuyorum. Radyo, televizyon kapalı. Gözlerim duvarda oynaşan perdelerden kaçıp geliveren ışıklara takılı, bulanık bir bilinçlilikle uyukluyor. Kendimi üçlü koltuğa sermişim. Sağ bacağım yerde. Sol bacağım koltuğun üstüne atılmış. Ziller çalıyor, kapıları açmıyorum. Kapılar vuruluyor, duymuyorum. Telefonlar çalıyor sessizliklerine mahkûm olmuşlar, fişleri çekilmiş. Cep telefonu sessizde. Kim ise arayan, sonra ararım diye bekliyor.

Bazen sabahları koşmalardayım. Kilometrelerce. Hafif hafif yokuşları çıkmadayım. Bacaklarım lastikleşmiş. Önüme eğik başım taşları saymaktayım. Nefeslerimi tutmaktayım. Bazen yürüyüşlerdeyim. Akşamın on birlerinde, karanlık caddelerde.

Çamın tazecik kozalağını almışım mesela bir gün, elimde küçük bir çakı. Kozalağın bir çıkıntısını kesiyorum. Biraz sıvı sızıyor kozalaktan. Kokluyorum o sıvıyı. Mis gibi çam kokusu burnumda. Sonra kanımızın akışını durduran trombositler gibi bir şeyler o sızıntıyı durduruyor. Ben de başka bir yerinden yaralıyorum kozalağı. Oranın kokusunu çekiyorum içime.

Sonra başka bir yer başka bir yer. Gece kimseler görmüyor kozalakla yaşadıklarımı.

Kozalak benim oysa hayatta. Herkes bir şekilde bir bıçak atıp yaralamış beni ve ben her bir yaramı yeniden örmüşüm acımla.

Gece kozalakla dolaşıyorum.

Son dolmuşlar korna çalıyor. Geçen taksiler ışıklarını yakıp söndürüyor. Ben yürüyorum. Köpekleri görünce kaldırımı değiştiriyorum. Geri dönüyorum, başka sokağa sapıyorum. Bir arabanın gelmesini bekliyorum. Başkalarının geçişini gözlüyorum. Kurtardım mı köpekten yakamı yoluma devam ediyorum.

Kimileyin başımı kaldırmıyorum işten gece gündüz sabah ve akşam. Yanımdakiler çıldırıyorlar. Dur durak bilmiyorum. Unutuyorum dünyayı. Zaten oydu isteğim. İş nasılsa bitecek, iş nasılsa olacak. Unutmaktı aslolan. Unutuyorum dünyayı, başkalarının zindanı oluyorum.

Bir çay daha.

Bazen kalkınca kendime şöyle sade bir kahve yapıyorum. Yanına bir bardak soğuk su. Aç karnına içiyorum. Diriliyorum. Bazen tarçın kaynatıyorum.

Çok keyifliysem bazı sabahlar neskafenin içine konyak koyuyorum bir parça da çikolata eritiyorum içinde – Özgür, baldog diyor buna - onu içiyorum. Kendimden uzaklaşıyorum. Özellikle kışsa bazen kulağının acısını içimde taşıdığım Van Gogh gibi, sabahleyin kuru ekmek yiyorum yanında bira içerken.

Bazen muziplik olsun diye “Sardalye Sokağı”ndaki kavgayı yaşıyorum kendi içimde ve sütlü bira, dondurmalı bira içiyorum, yaz günü sıcağında. Barmen şaşırıyor. “Bir süt. Bira. Bardak ayrıca gelsin.” Bardağın yarısına bira. Üstüne süt. Sonra geri kalanı. Garson şaşırıyor. Ne güzel. O ressam kıza anlatmıştım. Gitmiş denemiş. Ne zaman telefonla görüşsek sorar “sütlü bira içiyor musun” diye.

Yanımda kimseler yok.

Kimselerin sabahlarına uyanmayacağım.

Yeni kelimelerim de olmayacak herhalde. Öyle görülüyor. Yalnızca  gölgem ve ben kalacağız. Diğerleri unutulmanın mahkumu olacaklar. "Ben," ışıkla "gölge"min arasında olan. Unutmak imkansız.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...