21 Ocak 2010 Perşembe

İnsanlar kazınıyor belleğime

Neredeyse yirmi yıl önce şöyle yazmışım:

"İnsanlar kazınıyor belleğime. Bir gün su yüzüne çıkmak üzere. Ulaşmam gereken bir iki mevzi kaldı. Herşeyimi paylaşabileceğim bir insan. O insan olduktan sonra diğer engeller kolayca aşılabilir. İnanıyorum buna."

Bugün dönüp o geçen yirmi yıla bakınca, anladım ki, herşeyi paylaşabilecek bir insanın varlığı tüm engellerin aşılması için yeterli olmuyormuş. Hatta engelleri aşmak için tanımladığım mevziler, hedefler bile mevzi veya hedef olmaktan çıkabiliyormuş. Bakıyorum ki gitmek istediğim yerler yer olmaktan çıkmışlar. Onların yerine yeni sorumluluklar, yeni zorunluluklar, yeni karmaşıklıklar gelip oturmuşlar.

Tanıdığım, okuduklarımdan çıkardığım -benim öznel değerlendirmem- bir çok kadının birliktelikte olmaktan anladıkları yalnızca "evlilik" bağlamında birliktelikler. Benim anladığımsa kurumsal akitlerin ötesinde, gevşek, statüsel olmayan birlikte yaşama iradesi. Evlilik adında statülere dayalı bir akit yapılmışsa, başlangıçta ne denirse densin, o akit, sonuçta, tarafların köşe bucak kaçtığı o geleneksel yapıya dönüşmekten kurtulamıyor. Öyle olunca, kendimce koyduğum ve kendimi orada gördüğüm yerler, benim seçimlerim yerine başkalarının seçimleri ve tercihleriyle, yön, amaç ve beklenti sapmalarına uğruyor.

Öyle bir sapma ki, beynimin arka tarafında sürekli tıkırdayıp duran yazma merkezli yaşam arzum kül olp uçuvermiş yirmi yıl içinde. Yazmadım değil bu süre zarfında, bir çok metin çıkardım, ancak beynimi kemiren yüzlerce konuyu atlamak, unutmak ve geri püskürtmek pahasına yazmıştım yazdıklarımı.

Odağım hep gündelik işler oldu. Paylaşacağımı düşündüğüm insan acaba neyi paylaşmak istediğimin ve tutkumun farkında mıydı? Benim ifade edebildiğim kadar farkındaydı, daha ötesi yoktu. Bense o gündelik yaşamın dayatmalarını bertaraf etmeye ve tutkuma zaman yaratmaya çabalıyordum. Ancak hiçbir zaman gündelik yaşamın dayatmalarını ne püskürtebildim, ne bertaraf edebildim. Her gün farklı bir dalga, farklı bir sorunla yüzyüze geliyordum. Zaman içinde tutkumun ışığı sönmeye, küllenmeye başladı.

Sonra fırsat buldukça yazmaya oturuyordum akşamları. O zamanlar da bende bir sorun çıktı. yazamıyordum. Toplayamıyordum kendimi. Yazma fırsatım varken kaçıyordum. Uykuya bırakıyordum kendimi. Mükemmel düzenlemeler aramaya başlamıştım. Özel bir oda, özel bir bilgisayar, özel bir masa, kalemler, silgiler, özel defterler, mürekkepler, radyolar ... Kendime bu kez ben engeller çıkarmaya başlamıştım

Yıllar sonra, yaşadıklarımın üstünü zaman tülüyle örtüp kervan geçmez, yolu tozlu şehrin dışında bir eve yerleşmek zorunda kaldığımda, anladım ki aradığım tek şey yalnızlıkmış. Hele annemin ölümünden sonra yaşadığım ve hemen hemen hiç kimsenin kapımı çalmadığı bir yıl içinde hissettiklerim bana, insanlardan dolayı ne kadar yorulduğumu gösterdi.

Yanımda insan istiyorum, ama sürekli değil. Sevişmek istiyorum ama görev duygusu ile değil. Çalışmak istiyorum ama zorunluluktan değil.

Birileri ile birlikte çalışmak, sorumluluklar üstlenmek, görevleri paylaşmak istemiyorum. Ne ben ne de birlikte olduğum insan(lar) çalışmak zorunda kalmadan yaşayabilmeliyiz. Yeni bir şeyleri öğrenmek zorunda kalmadan, elimizdeki biriktirdiğimiz bilgiler ve deneyimlerle, yeni meydan okumalara ihtiyaç duymadan yaşamalıyız, diyorum.

Gerektiğinde içimizden geldiğince kaybolabilmeliyiz, gerektiğinde günlerce evden çıkmadan yalnızca konuşarak, dertleşerek, yazarak yaşayabilmeliyiz. Gerektiğinde başımızı kaldırmadan çalışabilmeliyiz. Çalışma gücünü zorunluluktan değil, içimizden gelen arzudan almalıyız.

Böyle yaşadıkça, kısmen de olsa böyle yaşayabildikçe, içimde bir kıpırtı hissediyorum kelimelere karşı.

Yalnızım. Bir salonda tek başınayım. Yeniden eski defterlerimi açtım. karalama kağıtlarımı önüme çektim. Ama mükemmel düzenler aramıyorum artık. Ne varsa onunla yetiniyorum. Yazmayı yeniden deniyorum.

Başarır mıyım, başaramaz mıyım? Hem mechul hem hiç umurumda değil. Mutlak şartlarımı bıraktım. Yazıyorum. O kadar. Kurallarımı iptal ettim. Ne bulduysam onunla yazıyorum. Daktilo, bilgisayar, defter, kopya kalemi, dolma kalem, tükenmez kalem, keçe kalemi, kullanılmış kağıtlar, sarı teksir kağıtları, eski ajandalar... Bazen el yazısı ile bazen matbaa harfleri ile içimden nasıl gelirse öyle.

Uzun yıllar önce tütünü bırakmıştım. Sanki sonsuza kadar yaşayacakmışım gibi. Sadi'nin, Annemin, Rahim'in ölümleri birden beni irkiltip kendime getirdi. Sonsuza dek yaşamak diye bir şey yok. Ölüm bir yol gösterci. Az da olsa canım çekiyorsa bir sigara tellendiriyorum artık. Bir metnimde şöyle bir ifade vardı: "Tüm ihtiyatlarımı bıraktım". gerçekten saklanacak, olmazsa olmaz hiçbir nesne yok yaşamımda. Üstüne titreyeceğim yalnızca şu yüreğim ve ruhum var. Artık ruhumu kıvrandırmak istemiyorum. Gereksiz şeylerle yüreğimi yormak istemiyorum. İhtiyatlarımı bıraktım. Gerekirse yağmurda ıslanayım, ama evden çıkarken yağmur yağacak, şemsiyeyi unutmamalısın diye kendimle tartışmamalıyım. İçimden gelirse alırım gelmezse şapkamla idare ederim.

Sadi, 2003 temmuzda öldü. O yılın şubat ayında evine gitmiştim bir akşam. Çalışıyordu. "neden yayınlamıyorsun yazdıklarını", demişti bana. Ağzımda bir şeyler gevelemiştim. O yıl öldü Sadi. Öldükten sonra kitabı yayınlandı. Göremedi kitabını. Kitaptan hiçbir maddi beklentisi yoktu. Yalnızca birikimini, bildiklerini, düşüncelerini ve gördüklerini paylaşmak isiyordu. O kadardı kitabın onun için anlamı.

Benim için de o kadar.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...