Nelerin olacağını bildiğini sanıyor musun? Her şeyin merkezine kendini koyuyorsun. Sanki, sana göre şekilleniyor olanlar ve olacaklar. Ölümü yakıştırmıyorsun kendine mesela. Suya düşen taşta kendini buluyorsun. Suyu dalgalandıran ve halkalar oluşturan gri oval taşsın.
Senden çok uzak, olacak olanlar. Geldiğinde, bir dalga nasıl yıkıcıysa, öyle yıkacak seni kendi dalgaların. Çoktan gitmeliydin buralardan.
Olaylar, eşya ve insanlar, hava, bulut, su neyi neyin yanına koyarsan koy, birbirlerini tetikliyorlar. Sonra bir şeyler yalnızca oluyor. Ancak nesneler, ilişkiler, varlıklar birbirleri ile etkileşimlerinin sonuçlarından haberli değiller. Geçip gidiyorlar. Unutuluyorlar. Ortaya çıkan sonuçlar, tahminlerden, beklentilerden veya beklenenlerden çok farklı. Ama biraz önce izlediğin / dinlediğin / okuduğun haberin başlangıç noktasına dönebilmen mümkün görülmüyor. Bugün yaptığın bir eylemin gelecekte hangi sonucu olacağını, neyi başlattığını, neyi sonlandırdığını bilmiyorsun. Ama şunu görüyorsun. birbiri ile bağlantılı. Bağı, ilişkisi olmayan bir şey ortada. Örüntüler içinde bir örüntüsün.
Planların sadece sana dair ve haritalar senin zihninle sınırlı. Planlarında kendini yaratıcı olarak görüyorsun, kendi kendine bir kibir içinde tanrılık yakıştırıyorsun ancak yüksek sesle dile getiremiyorsun. Plan yapanların ruh hali budur diyorsun. Planlar seni tanrısallaştırıyor. İnsanlara roller biçiyorsun, sorumluluklar yüklüyorsun. Araçları seçiyorsun, alıyorsun, veriyorsun, öngörebildiğince ihtimalleri hesaplıyorsun, olacaklar için önceden cevaplar hazırlıyorsun, karşı hamleler kuruyorsun. Bir bilgisayar programı gibi her olası durum için prosedürler yazıyorsun. Sadece bir plan bu aslında. Başka bir şey değil.
Ama olacak olanlar senin bilmediğin, öngörmediğin veya düşünemediğin o kadar uzak bir geçmişten veya seninle zamandaş olup çok farklı yerlerden - mesela İstanbul'da hareket halindeyken Çin'den kaynaklanmış olabilir- ve küçük adımlarla yürümeye başlamışlardır ki, o olma anı geldiğinde, sen ona karşı durmaktan o kadar çok uzaksındır ve o kadar çaresiz kalmışsındır. İstemene rağmen önüne geçemediğin olaylara şöyle bir baksan anlayacaksın.
Çok eski zamanlarda, sana göre eski, sana göre bilinmeyen zamanlarda olmaya başladı yaşadıkların ve yaşayacakların. A noktası ile başladı ve sen A noktasından, senin tahmin ettiğin A noktasının senin düşünemediğin önceki dönemlerini hiç bilmiyorsun. Bildiğini sandıkların ise sadece sana anlatılanlar, rüyalarında gördüklerin belki, senin yorumlayabildiğin kadar. Belki biraz kendinden, bir takım sezişlerle bazı boşlukları doldurduğunu sanıyorsun, A noktasının sonuçları ile yaşarken. Bir sözden, bir yüz ifadesinden, birisi ile telefonda konuştuklarından süzdüklerin var sadece. Ya öncesi, ya senin olmadığın anlar, yerler. Ya senin görmediklerin, duymadıkların? Bilmiyorsun. Anlatılanlar antanın yaşanmışlığıdır. Sen yalnızca dinleyicisin. Boşluklar içinde taşlara, ağaç kütüklerine basarak yaşıyorsun, bastığın, oturduğun, yattığın yerin altının ne olduğundan habersizsin.
Kendini bir cenderede hissediyorsun. Bir şeyler yaparsan kurtulacağını sanıyorsun veya sıyrılacağını. Ne zaman tırmanmaya başladı akrep yokuşu? Yola yeni çıkmadığı aşikar. Yoksa açmazlar olur muydu? Yola yeni çıkmış olsaydı keşke.
Daha yeni ayaklanmış, yürümeye başlayan çocuklara söylerdik: “Kara böcek geliyor, tasasından ölüyor, tasalanma kara böcek, annen seni istiyor.” Kara böcek çok uzun zaman öncesinden yürümeye başlamıştı.
Vazgeçmek, bir tercih olabilir. Ama artık öyle bir tercih yok, geldiğin şimdiki anında. Seçeneklerin ne kadar az. Ya olanı olduğu gibi sürdürmeye devam edeceksin veya yok olacaksın / yok edeceksin kendini. Yok oluş fiziksel yok oluş değil sadece, kendini sileceksin, etkisiz eleman yapacaksın, sonuçta bir şekilde öleceksin. Ya yeniden kurmaya başlamaya teşebbüs edeceksin ya kaçacaksın ama yine benzer tercihlerle karşı karşıya gelerek.
Tercihlerinde yalnızca ölme biçimlerini seçme hakkın var.
Akrep biraz daha sana sokulduğunda ölme hakkını seçme seçeneklerin azalacak. Ölme biçimine karar ver ve yapacaklarını belirle.
Teslim olursan nasıl, nerede ve kim tarafından, ne zaman öleceğine, seni teslim alacak olanlar belirleyecek. Onlar seçecek ölme biçimini. Uzatabilirler, kısaltabilirler. Seni kullandıktan sonra bir şekilde ölü gibi bırakıp gidebilirler, “ben” demeye yüzün kalmaz. Bir mecaz olarak düşün: Seni sımsıkı bağlayıp bir çöle, bir mağaraya, bir boşluğa, bir yokluğa terk etmiş olabilirler. Bu ölüm şekillerinden biri. Belki ölümün kendi elinden olabilir, bulabilirsen bir fırsat ve kendinden vaz geçebilme gücünü.
Direnirken ölebilirsin. Bir mevzi kazanabilirsin, birilerini, birkaç kişiyi saf dışı bırakabilirsin. Ama o yaşadığın ana gelinceye dek, güce ilişkin hiçbir birikimin yoktu. Gücü kavram olarak duyuyordun, biliyordun, görüyordun, ama kendi hayatına dair doğrudan yönelen bir gücü, zorlayıcı, dayatan, isteyen ve karşı çıkışı yok sayan bir gücü deneyimlememiştin. Gücün ne olduğunu yaşamadın. Sözlük anlamı dışında gücün kendisini bilmiyorsun. Saf dışı etmek bir şeyleri, gücü ortadan kaldırmak demek değil. Direnirken kendini güçlü hissedebilirsin ama “güç”e sahip bir “güçlü” değilsin.
İlk saldırıda ölebilirsin. Bu belki en az acı olandır. Geleceğe dair neler düşünüyorsun, özellikle kendi geleceğine dair? O ilk saldırıda, geçmişinin ne kadar kısır, boş olduğunu düşünüyor bile olamayacaksın.
Bir izsiz geçmişten iz bırakan bir gelecek çıkarmaya çalışıyorsun.
Yalnızca istiyordun, hala istiyorsun. Dikkate değer bir çaba ortaya koymadan. Belirleyici bir çaba yok, yalnızca arzu ve bekleme. Düşünceler uçuşurken içinde bir bıçak, bir kurşun, bir tel, bir patlayıcı, bir gaz geliyor ve seni yere seriyor. İzi olmayan bir geçmişle kendine dair kurduğun bir gelecek arasında boylu boyunca serilmiş kalmışsın. Gözlerin ümitsizce ölümü geciktirmek için direniyor. Nice insan için böyleydi. Babanı hatırla, anneni, ölen arkadaşlarını.
Neleri denemişlerdi ama nasıl ölmüşlerdi? Bir dön bak o anılarına. İlk ateşte ölmenin trajedisi seninle ilgilidir. Başkası veya başkaları ile ilgili değildir. Bir iki damla gözyaşı, ayağa kalk, silahına dayan ve savaşına geri dön.
Senin, o can çekişirken upuzun yerde yatarken, kelimeler ağzında büyürken, dilin dönmezken, çalışan beyninin isyanını kimse görmez, hissetmez.
Eğer esir düşersen teslim olduğun gibi olmaz sonuçlar. Ama benzer ölüm seçenekleri yine karşındadır, daha acımasız canını yaktıkların, canını aldıkların.
Onlarla ve onların anılarıyla yüz yüze geleceksin. Yakın birinin ölümünü zaman içinde unutabilirsin. Bir an için onunla kahvaltı ettiğin masada onun yerine oturduğunda belki “o” canlanıverir. Bir şarkı dinlerken, bir film seyrederken, yemek yaparken… Hiç ummadığın bir anda. Bu anılar, canlanmalar, onu sende yaşatmaya devam eder. Yaraları açık ve sürekli acı verir tutar. Yaraları açık olanlar seni, o açık yaralarından sorumlu tutarlar. Bir gün fırsatı bulduklarında senin hesabını görmek için beklerler. Ancak senin yok oluşun o açık yaralara kabuk bağlatır. Anılar, o canlarını aldıklarının yakınlarında o canını aldıklarını yaşatır.
Tetikte beklersin, olacak olana hazırlanmak için -olacak olanın ne olduğunu tahmin etmeye çalışarak- esir düştüğünde. Bazen kendi elinden gelebilir olacak olan. Hazırsan, “güç”ün varsa, ipini çekecek parmaklarına, ayaklarına veya ölümünü çağıracak olan bilincine güvenin varsa.
Kaçarsın. Bu son seçeneğin. Kalkıp cebinde ne kadar paran varsa, paranın seni götürebileceği herhangi bir yere kadar gidersin. Daha önce hiç gitmediğin, bilmediğin, tanımadığın, tanıdığının olmadığı, hiç olmadığın bir yere. Bunların dışındaki her yer senin şimdiki alanın, sırtından çıkarıp atamadığın soyunamadığın sana ait, seninle anıları olan yerler.
Eğer ihtimaller varsa şu an için, kaçmadıysan, gitmediysen, içinde bulunduğun açmazın veya yok oluşunun devam etmesini arzuluyorsun, ondan zevk alıyorsun demektir, bir acı çekersin. Belki ihtimallerin sonuçlarını erteleyebilirsin, ancak gelecek olanı ihtimalin dışına çıkaramazsın. O daima sonuçta “1”’dir. Olur. Onun ne olduğu önemsizdir. Yalnızca bir şey olur.
Kaçmak öyle bir şey değildir; bir siliniş ve bilinmeyen bir yerde bir solucan gibi başka bir kayayı oyma çabasıdır. Hatırla, bir filmde ne demişti bir solucan, “zaman ver seni oyayım.” Zaman kalmadı. Olmayacak bundan sonra kaçış.
Kaçak, göçebeden başkadır. Göçebe köksüzdür, oysa köklerin var senin: Kaçaksın. Kökleri ölü bir kaçak olsan da köklerin var. Gece uyandığında yalnız başına sana omuz verecek bir kök yok yakınında ama tek başına olsan yine cılız bir köksün.
Şekil değiştireceksin, nefes almaya devam edeceksin. Kaçmanın yüreğine çöreklenip ağırlaşmasına dek. Sonra değiştirdiğin şekiller, aldığın nefesler sana acı vermeye başlayacak. “Ya kazanırsam”, “onları yüz üstü bıraktım”, “ya düşündüğümden daha güçlüysem”, demeye başladığında, o ağırlık sana geri dönmeni fısıldayacak. Bu sözleri duymuyorsan, elin ipine yakın demek.
Şehirleri terk edeceksin. O sesin çağrısına uymak istemiyorsan başka kişileri ve yerleri denemeye ve kendine dahil etmeye devam edeceksin. Başka yataklarda uyanacak, başka bardaklarda sonlandıracaksın gecelerini. Dudaklarının tatları değişip duracak, yerlerle birlikte, odalarla birlikte. Ne yaparsan yap, yaptığın her şey yaşama biçimini belirleyecek.
Louis Bunuel'in bir filminde adam Avrupa'dan Meksika'ya kaçar. Peşinde birileri vardır (neden birileri takılmıştır, önemsizdir). Adam her şeyini değiştirir. Günlük rutinlerini, giysilerini. Bir kaç yıl sonra o Meksika kasabasına iki adam gelir. Adamı arıyorlardır. Adamın bütün alışkanlıklarını biliyorlardır. Odasını temizleyen kadına sorarlar, diş macununu nasıl kullanır, tüpü ortasından mı sıkmaktadır en altından mı, ne renk pantolon giyer, şapkası var mıdır? Sonunda adamı yakalarlar. Adam eskiden ne yapıyorsa hepsini değiştirmiştir. Diş macununu alttan yukarı sıkmaktadır. Beyaz giysiler giymektedir, uzun kollu gömleğinin kollarını sıvamaktadır, sigara markasını değiştirmiştir, çakmak kullanmaktadır ve bir çok şey. Adam kendini değiştirdiğini sanmaktadır. Oysa yakalanmasının sebebi değiştirdiği alışkanlıklarıdır.
Değişmek bile çözüm değildir. Seni biliyorlarsa, ne aradıklarını biliyorlardır. Başka bir yerde eskisini bırakıp kendini değiştirerek silineceğini varsaymak bir yanılgıdan başka bir şey değil.
Sana soruyorum: Ne olacak şimdi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder