Evim yalnızlığım. Duvarları ses geçirir ama yankısı yoktur. Çünkü içeride konuşan yoktur. Her ses, kendi kaynağında tükenir. Zaman bu evin duvarlardan sızmaz; ne içeri, ne dışarı. Sadece oradadır.
Yalnızlığım, bir mekân değil, bir hâl. Dışarıdan gelen her dokunuşu geri iter, evde dokunulacak yüzey kalmamıştır. Her şey, temasın öncesinde erir gider. Yalnızlık, bana verilmiş değil, benim tarafından seçilmiş bir hal. Yalnız kaldıkça anlıyorum: İnsan, kendini duymak için seslerden arınmalı. Dünyanın gürültüsü azaldığında, içimin uğultusu başlar — o uğultu, varoluşumun çıplak hâlidir. Bu yüzden evim yalnızlığım.
Duvarları kendim ördüm, kapısını kendim kapattım. Dışarıda kaldı kalabalıklar. kalabalıkların sesini içimin sessizliği bastırır. Sessizlik, sesin yokluğu değil, anlamın yer değiştirmesidir. Yalnızlıkta ben, kendimden geri dönen yankıyı dinlerim. Belki o yankı, “ben” denilen şeyin en gerçek parçasıdır.
“Yalnızlık, varlığın en çıplak biçimidir; çünkü yalnız olan, artık kimseye görünmez.” — Heidegger
Yalnızlık, bir ceza değil; kendimle kalabilmem için yaratılmış bir alan. İnsan, sonunda kendi yankısına sığınır — çünkü hiçbir ses onu kendisi kadar tanıyamaz.
Evde zaman akmaz; çünkü bekleyeni yoktur. Yalnızlık kapıları kilitlemez, kendi varlığının sınırlarını duyurur. O anlar: var olmak, bir başına kalabilme cesaretidir.
Kapımı Çalan: Yokluğum
Kapımı çalan ben değilim, çünkü ben her zaman içerdeyim. Kapıyı çalan, yokluğum. O tanıdık bir misafir değil, daima bir gölge. Kapı çalınır ama açmam; yokluk çünkü, içeri girmeyi değil, içeriyi silmek ister. Yokluğun her kapıyı tıklayışında bir şeyler eksilir, anlam söner. Yokluk sessizliğin derinliğindedir.
Yokluk, bazen bir nefes kadar yakında, bazen bir çağ kadar uzaktadır. Ama buradadır. Çünkü ben ne zaman “varım” desem, o hemen ardından fısıldar: “O kadar da emin olma.”
Kapı çalıyor — ama gelen biri değil, giden bir şey. Yokluk varlığı arıyor, benliğimin adresini doğru bulmuş. Her kapı çalışında bir hatıra, bir inanç, bir istek kayboluyor.
Yokluk, eksiltmenin sanatı, bir tehdit yok, bir açıklık gizli. Çünkü varlık, yokluk olmadan tanınamaz. Her “varım” deyişim, bir “yoktum” yankısını taşır. Heidegger’in dediği gibi: Hiçlik, varlığı hiçlemez; onu aydınlatır.
Yokluk, kapımı çalarak bana var olmanın kırılganlığını hatırlatır. Kapıyı açmam gerekmiyor; çünkü o zaten içeride.
“Yokluk, varlığın öteki yüzü değil; onun soluk alışı, kendi kendini açışıdır.”— Heidegger
Kapım çaldı. Vuruşundan tanıdım: Gelen yokluğumdu. O gelmezden önce, ben çoktan gitmiştim.
Yokluk içeri girer; içeriyi temizler. Her dokunuşuyla dağılırım. Yokluğun eksiltmesi de bir huzur. Her “ben varım” dediğimde, hemen ardından sessizce fısıldar: “Ama bir o kadar da yoksun.”
Yokluk, varlık için tehdit değildir; onun önünü açar. Belki kapımı çalan vuruş benliğimin bir yankısıdır. Kapıyı açmam; dışarısı demek, içeriyi kaybetmek demektir. yokluk, kaybolmayı değil, kaybolmanın içinde kalabilmeyi öğretir.
Pencerelerden Bakan: Boşluğum
Pencerelerim var, ama önünde duvarlar yükseliyor. Camın ötesinde anlatıların çocuk parkları, oynayan çocuklar vardır, Gerçek, duvarı görenin duvarı görmeyene anlatısıdır.
Boşluğum pencerelerdir. Dünyayı değil, Hayallerini seyreder. Kuş geçse, kanat çırpışının hızını, rüzgâr esse, yönünü... nereye gittiğinden çok nereye uğramayacağını tahmin eder.
Boşluk, gözümden dünyaya bakmaz — ben onun gözünden kendime bakarım. Görülen, hep eksik bir ben; hep yarım bir varlıktır. Pencerelerim var, ama kozmik manzara benim; sicimlerle bağlanmış, sicimlere tutunmuş. Dışarıya baktığımda, gördüğüm içim. Dışarısı, içimin başka herhangi bir yüzüdür, hangi yüz bilinmeyen, rastgele.
Boşluk yokluk değildir; bir imkândır. Spinoza’nın zorunlu varlığı gibi, boşluk da doludur — kendi olasılıklarıyla. Boşluk, acele etmez. Zamanı çözer; nedenleri, sonuçları, amaçları kaybeder.
“Doğa boşluk tanımaz, ama insan ruhu onunla doludur.” — Spinoza
Pencerelerim var; ama dışarıya doğru açmış kanatlarını. Boşluğum içeriye oradan yayılır. Gördüğü şey, ne bir özne ne bir nesne — sadece bedenlenmek isteyen bir bilinçtir. Boşluk, yokluk değildir. O, var olma imkanının en saf hâlidir. Tanrı’nın sustuğu yerdir; sessizliğin içindeki sınırsız töz.
Rüzgâr camdan geçerken, sesine değil, yönüne dikkat kesilirim: Boşlukta yön olmaz, yalnızca salınımın esintisi. Her salınım, bir hatırlayıştır: ben, dolulukla değil, eksikliklerimden dolayı var oldum. Boşluk bana şunu öğretir: anlam, nesnelerde değil, onların arasındaki bağlantılardadır.
Neredeyim Ben: Hiçliğimdeyim
Kapılar kilitlenince, pencerelere perdeler çekildiğinde geriye bir şey kalır: Hiçlik. Hiçlik yok olma değil, dönüşüm hâlidir. Var olmanın hafifliğini, “ben”in yükünden kurtaracağım sükûnettir. Hiçlikte, ne anlam arayışı ne sonuç vardır. Her anlam, bir sınır çizer — ancak ben sınırsız olmak isterim.
Hiçlik ne acıtır, yokluk ne korkutur, boşluk ne ürkütür. Çünkü hepsi bir olur ve birliğin içinde gerçek “evimdeyim.”
Varlığın bütün biçimleri tükenince kalana hiçlik denir; hiçlik, yok oluş değil; bir özdeşliktir, kendimle bir hâldeyim. Cioran “var olmak bir kazadır”; ben o kazadan kurtulmuş gibiyim. Hiçliğimde ne bir tamlık var ne bir kurtuluş arzusu. Her şey yerli yerinde: çünkü hiçbir şeyin yeri yok. Hiçlik, her düşünceyi yutar, her anlam kendi köküne döner: Harflerinden soyulmuş dağınık mürekkep lekelerine. O döngüde ben, ne bir özne, ne bir nesne; onların arasındaki bir farkım — varlık ile yokluk arasında salınan bir sarkaç. İnsanın en derin evi budur: kendi hiçliğinde salınan sarkacın uçlarında olmak.
“Hiçlikten korkan, varlığın kendisinden korkar.” — Cioran
Kapılardan, pencerelerden sonra geride bir yer var: Hiçlik. Ama o, bir son değil; bir başlangıçsız olma halidir. Amaç yoktur, her yön boşluğa çıkar. Zaman akmaz, benliğin sınırları, akıntısızlıkta çözülür.
Hiçliğimde ne eksiklik, ne kurtuluş arzusu. Cioran haklı: var olmak bir kazadır; benim var oluşumun kaynağı o kazayı geçirmem ama iyileşemem. Yalnızca farkındayım: Hiçlik, beni yok etmedi — beni mümkün kıldı. Çünkü artık varlıkla yokluk arasında bir seçim yapmıyorum; sadece ikisinin arasında var oluyorum.
“İnsan, Tanrı’nın değil, hiçliğin suretinde yaratılmış olabilir.”— Cioran
Hiçliğim: Nihayet evimdeyim ve belki ilk defa gerçek “benim”.
Okuyana Not
Evim: Yalnızlığım.
Kapımı Çalan: Yokluğum.
Pencerelerden Bakan: Boşluğum.
Bu metin 30 Ocak 2013 gecesi, İstanbul’dan Ankara’ya döndüğüm bir kış yolculuğunun ardından yazıldı.
Gece yarısı üç sularıydı. Ev soğuktu. Kılıç ağacının saksısındaki toprak kurumuştu. Uykum gelsin diye televizyonu açtım; kanallar arasında amaçsızca dolaşırken ilk dört satırı yazdım. Sonra soğuk yatak odasına geçtim, battaniyeye sarıldım. Elektrikli sobayı yaktım; tellerin kızarmasıyla oda kırmızı-turuncu bir karanlığa büründü. Sobanın ışığının yetmediği yerler simsiyahtı. Isınan tellerin titreşimi odanın boşluğunda yankılanıyor, metalin sesiyle gece birbirine karışıyordu. El yordamıyla sobayı kapattım. Leman’ın bana verdiği elektrikli battaniye sarınmıştım. Uykuya dalmadan önce, yazdığım o dört satırın içime yerleştiğini hissettim. O gece, yalnızlığın anlamın parçalanması ile soğuduğunu öğrendim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder