9 Aralık 2011 Cuma

Deniz

O yaz.

Sabah erkenden yola çıkardık. Şeker Plajına inebilmek için iki üç kilometre yürürdük. Yanımızda vitessiz bir bisiklet. Bisikletin arkasında beş litrelik su bidonu, başımızda hasır şapkalar., annemizin hazırladığı küçük bir çantada yiyecekler.

Büyük bir göldü o zaman Burdur Gölü, suları çekilmemişti; karşı dağlar seçilmezdi bazen. Gölün kıyısına indiğimizde ayaklarımızın altında incecik kumlar, ağaçlar, taşlar, kayalar. Yosunlar bağlanmışlar birbirlerine, arsenikli, acı su ile besleniyorlardı. 

Kıyısına otururduk, susadığımızda ağzımızı o acı su ile çalkalardık.

Yalınayaktık kıyıda, terliklerin içi kum. Traktörler ara sıra yukarılardan geçip giderlerdi.


Yalnız olurdum bazen, bazen Özgür gelirdi yanımda, çoğunlukla Mustafa ile giderdik. Kendince oynardı, sularda taş yüzdürürdü. Sazlıklardan uzun kamış keserdi, soyar, içini boşaltırdı. “Üfürgeç” yapardı.

Dalar giderdim mavinin içine. Sırtımı yamaca verir, kollarımı başımın altına yastık yapar, bakardım, karatavukların havalanışına, ördeklere, dik kuyruklara, oynaşan küçük yılanlara.

Ne işim var benim buralarda?

Neden buralardayım?

Saklanmalar nerelere kadar?

Yanıtlarını bulmadığım, bulmak istemediğim, bulsam da hayata geçiremeyeceğim sorulardı.

Bilmezdim ve yanıt da aramadan bakardım maviye, yeşile, yeşile dönen maviye, maviye kaçan yeşile.

Çırpınırdı göl. Topuklarıma kadar gelirdi su. Çamurlanırdı ayaklarım; yüreğim...

Hani o kasabaya gidecektim? Hani Hüseyin, Katır, Demir, İstemihan bekleyecekti beni? Benim limanım, kasabam orası olacaktı?

O küçük deniz kasabası olamadım. Kalmıştım bu topraklarda, bu gölde, bu dağlarda. Bir günlük, bir haftalık, bir aylık çekip gitme tutkusu değildi. Ölümüne o yalnızlığın adamı olmaktı. Gönlüm eğlensin diye gitmedim o küçük kasabaya. Bir harita açmış herkes kendisine bir yer seçmişti. Bana Karaburun kalmıştı. 12 Eylül olmuş ve derin bir nihilizm içinde bir yerlerden başka bir yerlerde kendimizi yıkmak istemiştik.

Su kıyılarında, göllerle avutuyordum kendimi yıkma hasretimi.

Ağaçlara oyacaktım yüzümü. Sakallarım uzayacaktı, saçlarıma makas vurmayacaktım. Asmalar sardıracaktım üstüme, fikirsizler, sarmaşıklar. Üzümlerimi kuşlar gagalayacaklardı. Denize bakacaktım, onun enginliğinde gözlerim kısılacaktı içleri gülerek. Hafifleyecektim. Hoyratlaşacaktım. Sertleşecektim denizin yumuşaklığında. Tuz sertleştirecekti, pişirecekti beni. Şarabın gözüne vuracaktım. Sonra ağır ağır kalkıp ateşin kıyısına kıvrılacaktım kumsallarda.

Benim denizim yazların denizi olmayacaktı hiç. Kışların denizi olacaktı. Şubat ayında Tekirdağ körfezi olacaktım bazen, bazen Çanakkale’nin azgın dalgaları. İt gibi üşüyecektim, tir tir titreyecektim iki büklüm. Gri sular. Bir fırtına öncesi sessizliğin patlamasını hissedecektim içimde. Kahvenin önünde oturacak, grilikler içinde aranacaktı gözlerim. Elimde çay, ayaklarımda çizmeler. Soğuk, parmaklarıma kadar işleyecekti. Nem bıçak gibi kesecekti yüzümü. Soğuk delik deşik edecekti yüreğimi. Ellerim çatlayacaktı, vazelinle yumuşatacaktım onları. Ağzımda sigara, başımda yün bere.

***

Gölün kıyısında oturuyor ve ben neredeyim diye soruyordum kendime. Param var mı diye bakıyorum ceplerime. Var. Bırakması kolay mı? Kanser bir anne, ellerini makineye kaptırmış bir baba. Çek git gidebilirsen. Yanında taşıdığın vicdanı bırakabilirsen, arkandan söylenecek sözleri duymayabilirsen içinden. Gidebilirsen?

Param var mı? Var.

***

Gölün kıyısında oturuyordum.

Bazen nemli kumlara resimler çiziyordum, bazen yazılar yazıyorum, öylesine adlar, isimler; akla ilk geliveren. Ayaklarımla havaya isimler yazıyordum. Görünmeyen harfleri öğretiyordum parmaklarıma.

Madam Bovary’i okuyordum. Hiç denizi yok içinde, göl, nehir yok. Bergson’u okuyordum. Hiç deniz geçmiyor içinde. Zamanı yorumluyor, sürekliliği anlatıyordu. Yalnızca ilahiler dinliyordum, biranın özlemini söndürüyordum içimde. Caddelere çıkmıyordum, sokaklardan geçmiyordum.

Gölün kıyısında her gün.

Günlerimi bir önceki günle özdeş geçiriyordum. Yatışmıyordum.

Çıkıyordum “şehrim” dediğim Burdur'umdan, inimden, içinde kıvrılmama izin veren o matrix'ten iniyordum Antalya’ya. İçimde bir kuş çığlığı geri kaçıyordum dağlarıma.

Bir akşamına bakar tutsaklığım, ey Gölüm. Onun üzerinde çırpınan ayı görmeme bakar esaretim. Onun kokusu, sesi, vuruşu, uzaklardan gelen uğultusu geçiriveriri tasmasını boynuma, ben onun meczubu olurum sonra. 

***

Gölün kıyısındaydım. Akşam olmuş.

Hava kızıllaşıyor. Karşı dağlar morardı. Bulutların boşluklarından batan güneşin ışıkları kaçıyor.

Özgür geldi. “Gidelim,” dedi.

Gidiyoruz odalarımıza. Genişliklerin içinden daralmalara, darağaçlarımıza sürünüyoruz. Eğilerek giriyoruz evlerimize, göğün yüksekliğinde öylesine başımız kayboluyor ki mavilerin içinde, evlerimiz inlere dönüyor, gölden gelince.

Gölden kalkıp evde çökmek gibisi yok. 

Ayrı yıllardan ve ayrı yollardan geldiler her müptela tutkunu olduğuna bozkırın ortasından.  Denizden kaçıp denize sığınanları tanırım.

Gölün kıyısında, Şeker Plajında gözümde yaşlar, tutkularımda eriyememenin göz yaşları.

***

Bırakıp gittim en sonunda. İzmir’e ve oradan İstanbul’a. İş aradım. Yok. Yer aradım. Yok. Dolaştım üç ay. Ankara’ya gel dediler. Bir şantiyede başladım çalışmaya, küçük bir ev 40 metrekare. Hay huy. Benim çukurum, bataklığım burasıymış. Orasını düşünmeyi bıraktım, geri çekildim. 

Sonra İstanbul'dan...

***

Bir İstanbul seferindeydim. Deniz çöktü içime, Deniz sökün etti üstüme. Ankara'ya geri dönme vaktiydi. Ayrılmanın en zor saatleri. İstanbul'dan, denizden. Gece yarısıydı. Kıştı, bir 35’lik konyak aldım ve hırsla diktim kafama şişeyi.

Dedim ki, denize bakarak, İstanbul’a, aslında İstanbul’a demiyorum o sözleri, “seni yaşayacağım ey İstanbul,” –deniz anla-, “sen bana dişini geçirmeyeceksin, beni kendine düşkün yapmayacaksın ve ben gelip seni fethedeceğim İstanbul,” –deniz anla- dedim. Bağırdım Kadıköy iskelesinden. Haydarpaşa’ya kadar yürüdüm ve çektim kafaya tekrar konyağı, gözlerimde yaş. Mendireğin karşısına geçtim. “Seni fethedeceğim,” dedim. Bitkin ve silahlarını teslim etmiş askerler gibi, artık o an ölebilirmiş de ölümü kabullenmiş gibi geri döndüm Kadıköy’e, bindim otobüse.

Deniz.

Ben seni nasıl aşağılayabilirim? Ben sana nasıl baş kaldırabilirim? Ben sana nasıl isyan edebilirim?

Deniz.

Dostum benim. Öfkelerimi öfkelerinde erittiğim vuslatım. Yelkensiz, küreksiz idim sallandırdın dalgalarında, gözyaşlarım kurudu, tuzlu suyunu ağladım. Seninle serinledi başım, seninle yatıştı kinim, hıncım. İnsanlarla senin yüzünden dost oldum. Ne kadar yırtsalar da senin yüzünü, sana ne kadar vursalar da engelleseler dalgakıranlar, ne kadar kirletseler de seni, sen o sakinliğinle, o, azametinle ve o damarına basıldığındaki kükremenle nasıl yola getirdiysen insanları ben de örnek aldım seni. Acımasızlığını öğrendim. Bereketinin vericiliğini.

Sana isyanımı bir çocuğun isyanı olarak al. Kavuşamamanın ateşinde sayıklayan bir hastanın küfrü olarak kabul et.

Dostum deniz.

Hiç denizlere konuk olmayacağım. Onun kıyısındaki rafine edilmiş hayatların kartpostallarında yer almayacağım. Ya hep diyeceğim ya hiç. Gözüme çarparsa bir parça su, onunla eğleşeceğim. Denizin yerini tutabilir mi o su? Evet, tutar.

***

Gençlik Parkına gidiyordum. Nargile içiyordum Recep Özgen Çay Bahçesinde. İltekin Abi, görünce beni koşup geldi.

“Bana bir köşe ayarla.”

Bir yolunu bulup boşalttı köşeyi.

“Bana tömbeki. Ama sıkı olsun. Demlikte çay iki kişilik. Sonra bol su. Bitince unutma sade kahvemi isterim. Bakır cezvede yalnızca, bir kişilik.”

Oturdum. Havuza sırtımı döndüm. Sesleri dinleyeceğim ya. Nargilem, demlik geldi. Çayı demledim. Bir nefes deniz, bir nefes mavi gökyüzü… Gözlerimi kapattım. Oynaşıyor güneşler göz kapaklarımın altında. Serin bir esinti.

***

O yaz.

Gölden eve doğru yorgun argın yürüyoruz. Yokuşları çıkıyoruz. Bidondaki su ılınmış. Son erikleri yiyoruz. Salatalığı böldük orta yerinden, tuzsuz dişliyoruz. Sokağın başında Nurettin Amcanın köpeği Coni havlıyor bize.

“Coni. Gel yavrum.”

Ona bir şeker veriyorum. Kör olacak ama ne yapayım korkuyorum. Coni de çok seviyor şekeri.

Eve giriyoruz. Bahçedeki kediler sürünüyor paçalarımıza.

Yıkanıyorum.

Yatıyorum, ertesi güne kalkmak için ve tekrar göle inmek için.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...