Akşamlardayım, başkalarını bilmiyorum. Yalnızca gürültüler ve görüntüler var. Çocuklar sokakları terk etmiş. İndirilen kepenklere takılan asma kilitler, çırpınışlarını durduruyor hayatın, sanki.
Radyo açık. Kitaplar, sigara, çay. Hava, yalayıp geçerken akşamı, musluktan doldurulmuş bir şişede ılık su. Yarın ne olacak? İnsanlar yatacaklar. Uyuyabilecekler mi, çocukken uyudukları gibi tasasız ve kaygısız? Uykuları eski uykularına benzeyecek mi? Başkalarının uykularını uyuyabilecekler mi? Başkalarının rüyaları olabilecekler mi? Mesela ben kimin uykusu olabilirim? Benim uykuma kim konuk olacak?
Yorgunluklar benziyor mu birbirine veya baş ağrıları? Yolun yorgunluğu, masanın yorgunluğu mudur? Bir matematik problemini çözerken beni teslim alan kıvranma ile bir başına kalmak nasıldır?
Bilmiyorum.
Koyunlar öyledir. İçlerinden birisini seçersiniz ve boynuzundan tutup, ayırırsınız sürüden, götürür bıçağın altına yatırırsınız. Hepsi onun, çektiğin koyunun ardından gelirler bıçağın altına.
Mezbahalarda, cevval bir koyunu çekerler ve tüm sürüyü yorulmadan kasabın önünde saf tuttururlar, direnmeden, koyunlara.
Biz de mi öyleyiz?
İki kelimeye kanmıyor muyuz? İki göz süzüşe, iki gülüşe, iki damla gözyaşına, iki kuruşa, havada sallanan iki boş anahtara, iki yapraklık deftere, iki günlük heyecana, iki saatlik kaçışa, iki bardaklık sarhoşluğa, iki nefeslik dumana, iki saniyelik ölüme. Bir ay direnir bir nefes sigara dumanına çözülür.
Bir şeylerin ardından gitmek, ardına düşmek ve bir şeylere bağlamak arzusu ve tutkusu.
Bir şeylerin ardından gitmek, ardına düşmek ve bir şeylere bağlamak arzusu ve tutkusu.
Bizlerin esir olmamızın ipuçlarını barındırıyor içinde. Sırtımızda var olduğunu sandığımız yüklerimizden vazgeçişin adı. Kolaylıkların öksesine tutulma.
Sen belki ortaçağda bir cadı avında yakalanıp yanıyorsundur ateşinde;
Sen belki köle tüccarlarınca kahve, şeker kamışı, pamuk, muz plantasyonlarına satılmışsındır da bileklerindeki zincirlerle unutmaya yüz tutmuş dilinle şarkılar söylüyorsundur;
Sen belki, bir savaşın kanlı sargılarını çözüyorsundur parçalanmış bir baştan, göz boşluklarını öpüyorsundur bir çocuğun şarapnelle akmış gözlerinden;
Sen belki, kollarında uyuyan çocuklarına masallar anlatıyorsundur pirinç tarlalarından taşıdığın sıtmanın çatallaştırdığı sesinle, ölümünü beklerken;
Sen belki, kapı arkalarında beklemenin nöbetindesin;
Sen belki, geleceğini bile hayal edemediğin yılların taş işçisi olacaksın granitler üzerinde, toprağı, camı, silikonu işleyeceksin parmaklarınla;
Sen belki, sabahlara ayrı yataklarda uyanan bir gülsündür;
Sen belki, gece yarılarının gölgelerini toplayansındır;
Sen belki, akşamın alacalığı ortalığı görünmez kılarken, köpeklerle tozlara bulanmış sere serpe yerlerde yatıyorsundur;
Hepimiz belki, işler durmaksızın sürerken; dinlenmek yok, düşünmek yok, yapılacak olan yalnızca verileni yapmak, isteneni olabildiğince yerine getirmek için var oluyoruzdur;
Sen belki kendi içinde kendini değersiz hissediyorsundur;
Hepimiz belki, sürekli kurulan ve yıkılıp yeniden kurulan şantiye bir dünyada, unutulmanın zorunluluğunu dayatan bir dünyayı yaşıyoruzdur;
belki gerçekmiş gibi hissettiğimiz dünyanın gerçekmiş gibi hayatını başlıyoruzdur yaşamaya.
Yan yana gelemeyeceğiz.
Belki.
Engel olmayan, bize bizi yakınlaştıran şimdilik kelimeler var aramızda. Yalnızca kelimeler yakın ediyor birbirimizin düşüncelerini.
Tanımadığım insanlara yazmak, sığınaklık eder bana. Birilerinin düşmanı olurum, onların yüzünde başka birilerini ararken. Birini ararken bakmışım başka birini kurmuşum, başka birine rağmen. Birilerinin kılavuzluğuna soyunmuşum, rehberlerden kaçarken, rehber olmak istemişim bilmeden.
Anladım. Kendimi dayatmışım birilerine, kapsamışım alanlarını, hücrelerine dek birilerinin. Zindan kapıları gibi kapanmışım birilerinin üstüne.
Bu gece son. Artık birilerine kendimi dayatmak için yazmayacağım. Defterlerimi topladım. Defterlere artık birileri için bir daha, öylesine de olsa, iş olsun diye de olsa, yol gösterme niyetleri ile yazmayacağım.
Kendi gerçekliklerinde büyüsün çocuklar.
Yollar her zaman kesişmez, yıllar çatallanmaz, sapaklara, eskilere tekrar dönülmez; burası değilmiş bir de bunu yapalım diyemeyiz. Ne vazgeçiş, ne pişmanlık yok.
Uykular aydınlık olsun, kuş gibi hafifçe kalkılsın hayatın kol açılışlarına. Sabahlara ve sabahın seher yeline, lacivertin yırtılırken çıkardığı çıtırtıları duyarak sarılalım hayatımıza.
Bir sabah sade kahve içerken, birbirimizi tanımasak da selamlaşırız bir yerlerde. Belki.
Sen belki ortaçağda bir cadı avında yakalanıp yanıyorsundur ateşinde;
Sen belki köle tüccarlarınca kahve, şeker kamışı, pamuk, muz plantasyonlarına satılmışsındır da bileklerindeki zincirlerle unutmaya yüz tutmuş dilinle şarkılar söylüyorsundur;
Sen belki, bir savaşın kanlı sargılarını çözüyorsundur parçalanmış bir baştan, göz boşluklarını öpüyorsundur bir çocuğun şarapnelle akmış gözlerinden;
Sen belki, kollarında uyuyan çocuklarına masallar anlatıyorsundur pirinç tarlalarından taşıdığın sıtmanın çatallaştırdığı sesinle, ölümünü beklerken;
Sen belki, kapı arkalarında beklemenin nöbetindesin;
Sen belki, geleceğini bile hayal edemediğin yılların taş işçisi olacaksın granitler üzerinde, toprağı, camı, silikonu işleyeceksin parmaklarınla;
Sen belki, sabahlara ayrı yataklarda uyanan bir gülsündür;
Sen belki, gece yarılarının gölgelerini toplayansındır;
Sen belki, akşamın alacalığı ortalığı görünmez kılarken, köpeklerle tozlara bulanmış sere serpe yerlerde yatıyorsundur;
Hepimiz belki, işler durmaksızın sürerken; dinlenmek yok, düşünmek yok, yapılacak olan yalnızca verileni yapmak, isteneni olabildiğince yerine getirmek için var oluyoruzdur;
Sen belki kendi içinde kendini değersiz hissediyorsundur;
Hepimiz belki, sürekli kurulan ve yıkılıp yeniden kurulan şantiye bir dünyada, unutulmanın zorunluluğunu dayatan bir dünyayı yaşıyoruzdur;
belki gerçekmiş gibi hissettiğimiz dünyanın gerçekmiş gibi hayatını başlıyoruzdur yaşamaya.
Yan yana gelemeyeceğiz.
Belki.
Engel olmayan, bize bizi yakınlaştıran şimdilik kelimeler var aramızda. Yalnızca kelimeler yakın ediyor birbirimizin düşüncelerini.
Tanımadığım insanlara yazmak, sığınaklık eder bana. Birilerinin düşmanı olurum, onların yüzünde başka birilerini ararken. Birini ararken bakmışım başka birini kurmuşum, başka birine rağmen. Birilerinin kılavuzluğuna soyunmuşum, rehberlerden kaçarken, rehber olmak istemişim bilmeden.
Anladım. Kendimi dayatmışım birilerine, kapsamışım alanlarını, hücrelerine dek birilerinin. Zindan kapıları gibi kapanmışım birilerinin üstüne.
Bu gece son. Artık birilerine kendimi dayatmak için yazmayacağım. Defterlerimi topladım. Defterlere artık birileri için bir daha, öylesine de olsa, iş olsun diye de olsa, yol gösterme niyetleri ile yazmayacağım.
Kendi gerçekliklerinde büyüsün çocuklar.
Yollar her zaman kesişmez, yıllar çatallanmaz, sapaklara, eskilere tekrar dönülmez; burası değilmiş bir de bunu yapalım diyemeyiz. Ne vazgeçiş, ne pişmanlık yok.
Uykular aydınlık olsun, kuş gibi hafifçe kalkılsın hayatın kol açılışlarına. Sabahlara ve sabahın seher yeline, lacivertin yırtılırken çıkardığı çıtırtıları duyarak sarılalım hayatımıza.
Bir sabah sade kahve içerken, birbirimizi tanımasak da selamlaşırız bir yerlerde. Belki.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder