Soren Kierkegaard günlüğüne yazdığı cümleler dikkatimi çekti:
"Önce Tanrı'nın krallığını arayın. Başka deyişle yapılacak ilk iş, spekülatif bilginin harici tuzaklarını biriktirmek değil de nsanın kendi içsel yaşantısını dönüştürmesidir. Hıristiyanlığın hakikati Alman metafizikçilerine tasavvurları için hammadde sağlamak değildir."
Bu alıntıda belirleyici olan “spekülatif bilgi” terimi, Kierkegaard’ın felsefesinde çok kritik bir yere sahip.
Spekülatif bilgi ne demek? Kierkegaard'e göre spekülatif bilgi, Hegel tarzı bir soyut akıl yürütme, yani yaşantıdan kopuk, teoride kurulan bilgi demektir.
Soyut akılla her şeyi kavradığını sanan, yaşamın çelişkilerini teorilerde çözdüğünü iddia eden, teoride “bütünlüğü” açıklayabildiğini düşünen bilgi spekülatiftir.
Kierkegaard’a göre bu tür bilgi gerçek hayata dokunmaz, hatta kişiyi kendi bireysel varoluşundan bile uzaklaştırır.
Kierkegaard’a göre: Spekülatif bilgi “hakikati bilir” ama yaşamaz. Teorik bütünlük içinde Tanrı’yı bile sistemin bir parçası yapmıştır. Bireyin iç sıkıntısı, kaygısı, varoluş sancısı, seçimleri ve sorumluluğu bu sistemde görünmez olur. Spekülatif bilgi, soyut aklın kurduğu bilgidir.
Kierkegaard'e göre belirleyici olan var oluşsal / içsel hakikattir. “Hakikat öznelliktir.”
Hakikat, kişinin onu nasıl yaşadığına bağlıdır. Yaşanmayan bilgi, hakikat değil, yalnızca bir bilgidir. Kierkegaard, spekülatif bilgiye karşı, deneyimlenen, risk alınarak yaşanan, seçimle doğrulanan hakikati savunur.
Spekülatif bilgi, soyut, sisteme ait, hayattan kopuk, kişiyi sistem adına dünyaya karşı pasifleştiren Hegelci akılcılığın bir ürünüdür. Kierkegaard'ün hakikati ise yaşanan, içten gelen, seçimle doğrulanan, varoluşsal bağlamda Tanrı ile bireyin arasındaki ilişkiye dayanır.
Kierkegaard'ın Spekülatif bilgi bağlamındaki Hegel eleştirisi
Hegel hakikati “sistem”de bulur; Kierkegaard “birey”de. Hegel: Hakikat, tüm çelişkileri kapsayan mutlak aklın sisteminde açıklanabilir. Kierkegaard: Hakikat bireyin yaşantısındadır; sistem bireyi ezer.
Hegel soyut akılla ilerler; Kierkegaard yaşamın her türlü sevincini, neşesini, acısını, kaygısını esas alır. Kierkegaard'a göre Hegel teori merkezli, yaşamdan kopuktur. Hakikat risk, seçim ve tutum gerektirir; masa başında “bilinmez”.
Hegel Tanrı’yı sistemin bir momenti haline getirir. Kierkegaard Tanrı’yı bireyin iç deneyimi olarak kabul eder. Hegel'de Tanrı, mutlak ruh aşamalarından biridir. Oysa Kierkegaard için Tanrı bireyin varoluşsal ilişkisinde anlamlıdır.
Hegel’de “evrensellik”; Kierkegaard’de “öznellik”. Evrensel olan soyut ve “herkes için geçerli" iken öznellik kişinin kendi seçimleri ve içsel varoluşuyla yaşanandır. Bu bağlamda Hegel “bilmek”, Kierkegaard “yaşamak” der. Spekülatif bilmek, kavramsal egemenliğe karşılık gelirken, yaşamak ise kaygı, iman sıçrayışı, risk özgürlüktür.
Hegel insanı kategorilere indirger; Kierkegaard bireyin singülerliğini merkeze alır.
Hegel, insanı tarihin ve aklın kategorilerine yerleştirken Kierkegaard: “Tek birey” (den Enkelte) ve sonsuz değer olarak anlar. Hegel hakikati düşüncede kurar; Kierkegaard hakikati yaşamda bulur. Bu yüzden spekülatif bilgi Kierkegaard için “yaşanmayan bilgi”dir.
Hegel çelişkileri teoride çözer; Kierkegaard çelişkiyi varoluşun özü sayar. Hegel çelişkinin sistem içinde diyalektikle çözülebileceğini ifade eder. Kierkegaard ise çelişki insan olmanın doğasındandır, yok edilemez; yaşanır olarak tanımlar.
Çelişki faslına geçmeden önce biraz metafizik ile ilişkilerine bakalım:
Kierkegaard metafiziğe karşıdır.
Oruç Arıoba'nın Metis Defter'de çıkan "Heidegger, Adam, Dönüş" başlıklı metninde şöyle bir değerlendirme vardır. Uzunca bir alıntı:
"...Metafizik, felsefe tarihi boyunca filozoflarca çok farklı biçimlerdeanlaşılıp işlenmiştir; ama, yaklaşık da olsa, 'genel' çizgilerinde (hepsine ortak anlamında değil) kavramsallaştırılabilir: Metafizik, herbir şeyi tek bir şey olarak kavrama girişimin bilgisel sonucu olan (bir) kavram dizgesidir."
Burada belirleyici olan "bir" kavramıdır: "Evren"i, "dünya"yı, tek bir bütün olarak kavrama —kavramlarla kuşatma, giderek oluşturma— çabası nın ürünü olarak metafizik, bunu yapabilmek için —bunu yapmanın kavramsal aracı olarak— birlikli bir kavram türetme ve kavramlararası sonuç çıkarma yöntemi içerir. Bu yöntem, her (bir) metafiziğin dizgesel işle(n)me biçimini; dolayısıyla, onu üreten filozofun kurduğu dizgenin kuruluş yapısını oluşturur.
...Mantık, Aristoteles'ten kaynaklanan ve Ortaçağ'da yetkinleştirilen biçimiyle, felsefenin ilk ve temel dalı olarak, her bir metafizik için geçerli olabilecek anlamlandırma /kavramlaştırma / sonuç çıkarma ("akılyürütme") yöntemlerinin kurallarını geliştirir — her metafizik de şu ya da bu biçimde bir "mantık" kurar ve içerir.
Bu geleneği devralarak dönüştürmeye başlayan Descartes'tan sonra, Yeniçağ boyunca, metafizik çeşitli biçimlerde işlenerek, Hegel'de doruk noktasını bulmuştur. Hegel'in dizgesinin işleme —bağlantı kurma— biçimi olan mantıksal "diyalektiki" ("üçlü" : "Triplizitaet"), bir metafizik ilkeye dönüştürmüş ... ve 'son' metafiziği kurmuştur.
"Niye 'son'?... Belki, artık daha 'ötesi' yapılamayacak diye; ama, belki de, böylesine 'yetkin' bir biçimde kurulunca, metafiziğin hiçbir bilgisel işe yaramayan bir döngüsellik olduğunun açıkça ortaya çıkmasından dolayı.
"Bu durumu XIX. Yüzyıl'ın üç büyük filozofu kavradı ve biribirinden habersiz, epey farklı bakış açılarından hareketle, Hegel'e / metafiziğe saldırdılar: Marx, Nietzsche ve kronolojik olarak öteki ikisinden bir miktar 'önce' olduğu halde, yazdığı anadilinden metafiziğin asıl alanını oluşturan üç dile (Almanca, Fransızca, İngilizce) çevrilmesi epey zaman alan, Kierkegaard.
"Saldırıları farklı 'epistemolojik strateji'ler içeriyordu; ama, sonuç olarak, metafiziğin gereksediği en temel 'ontolojik' varsayımı sarstılar: "şeylerin doğası" düşüncesini; en temelde "dünya"nın, dolayısıyla "nesne"lerin ve en üstte de, "insan"ın, verilmiş, belirgin, biricik ve değişmez "doğa"larının, "yapı"larının olduğu —olması gerektiği— düşüncesi... Böylece, Platon'dan Hegel'e uzanan neredeyse kesintisiz çizgi kırıldı ve metafizik olanaksız hâle geldi.
Hegel'de metafizik “evrensel hakikat” iddia eder; Kierkegaard için hakikat bireyseldir. Metafizik, “insanın doğası”, “varlığın özü”, “ruh”, “Tanrı” gibi kavramları genel, evrensel, soyut olarak tanımlar. Kierkegaard’a göre gerçek hakikat bireyin kendi iç yaşantısında ortaya çıkar. Evrensel bilgi, bireyin dramını görmez.
Metafizik soyuttur; Kierkegaard somut yaşamı esas alır. Metafizik, varlığı kavramlarla çözmeye çalışır. Kierkegaard ise metafiziğin insanın varoluş gerilimini göz ardı ettiğini söyler: Seçim, kaygı, tutku, günah ve Tanrı ile bireyin ilişkisi. Bunlar kavramlarla değil, yaşayarak anlaşılır.
Metafizik “sisteme” ihtiyaç duyar; Kierkegaard insanın sistem dışı olduğunu savunur. Metafizik her şeyi bir bütünlük içinde açıklamaya çalışır.
Kierkegaard'ın Hegel’in sistemine yaptığı eleştiri aslında bu yüzden metafizik eleştirisidir. İnsanı sisteme sığdırmaya çalışmak, bireyi öldürmektir. Çünkü insan çelişkilerden, korkudan, tutkulardan, inkârdan, sıçrayıştan oluşur.
Metafizik bilginin kesinliğini arar; Kierkegaard insanın belirsizliğini kabul eder. Metafizik: “Kesinlikle bilinebilir bir hakikat var.” Kierkegaard: “İnsan kesinlik arar ama kesinlik yoktur; inanç zaten kesinliğin yokluğunda mümkündür. İman burada devreye girer: Kesinliği olmayan bir dünyada seçim yapma cesareti.
Metafizik Tanrı’yı kavramsallaştırır; Kierkegaard iman ilişkisine döner. Metafizik Tanrı’yı “varlık derecesi” veya “mutlak” kategorileriyle açıklar. Kierkegaard ise bunun imanı öldürdüğünü söyler: Tanrı kavram değildir, yaşanan bir ilişkidir.O ilişki risklidir, sıçrayış ister, mantıksal olarak temellendirilemez.
Kierkegaard metafiziğe karşıdır çünkü metafizik: Bireyi yok sayar. Yaşamı soyut kavramlara indirger. İnsan çelişkisini siler. Kesinlik iddia eder. Tanrı’yı teorileştirir. Varoluşun risk, kaygı, seçim ve tutku boyutunu yok eder.
Çelişki bahsine geçebiliriz artık:
Kierkegaard, hakikatin ancak bireyin kendi varoluşuyla elde edilebileceğini savunur. Ona göre çelişki varoluşun özüdür, bireyin içindeki çatışmadır, varoluşsal gerilim oluşturur. Hegel kavramsal çözümleme bağlamında çelişki zihinsel bir süreç olup tez - karşıt tez - sentez bağlamında çelişki sonunda çözülür.
Kierkegaard için çelişki;
seçim ile seçim yapmama,
özgürlük ile zorunluluk,
günah ile arzu edilen “iyi”
Burada çelişki çözülmez. Yaşanır.
Kierkegaard, Hegel'in aksine çelişkinin çözülmeyecek oluşunu “varoluşun özü” sayar. Hegel: Çelişki sistemde açıklanır ve senteze ulaşılır. Kierkegaard: İnsan, çözülemeyen çelişkilerin yaratığıdır.
Kierkegaard – Piaget – Gödel. arasında bağlantı oluşturmaya çalıştım:
Jean Piaget. Çelişki ortaya çıktığı düzlemde çözülmez. Bir üst seviyede çelişki kalkar. Yani Hegel’in çelişki bulunduğu düzlemde ortadan kalkmayacağı bir sentez oluşmayacağını söyler. Gödel’ in eksiklik teoremi gibi. Piaget çelişki bir üst aşamada çözülür.
Kierkegaard çelişkiyi var olduğu düzlem içinde çözülmez olduğunu söyler, çelişki yaşanır. Piaget çelişkiyi bir üst düzlemde çözer. Gödel ise çelişkinin sistem içinden çözülmesini mantıksal olarak imkânsız olduğunu ispatlar.
Kierkegaard’a göre: Varoluşun çelişkisi (akıl/iman, birey/evrensel, özgürlük/ zorunluluk) çözülmez. Çünkü insan varoluşu “çelişkiyi taşır”, ortadan kaldıramaz. Mantıksal değil varoluşsal bir düzlem değişimi gerekir: İman sıçrayışı.
Piaget’ye göre, çelişki KOGNİTİF GELİŞİM bağlamında Bir üst aşama / bilinç düzeyinde çözülür. Çelişki bilişsel dengesizliğe (disequilibrium) yol açar. Bu çelişki çelişki yaşayanın mevcut şeması içinde çözülemez. Çözüm yeni bir şema kurarak bir üst bilişsel aşamaya geçiştir. Yani burada çelişki devrimin motorudur: bir üst düzlem inşa edilir ve çelişki yapısal olarak çözümlenir.
Bu anlamda Piaget, Hegel’e daha yakındır: Çelişkinin çözümü aşama değişimi ile daha yüksek bir yapıya geçiştir. Piaget, çelişkinin bulunduğu düzlemde çözülmeyeceğini söyler. Kierkegaard’ın söylediğiyle biçimsel olarak aynıdır; ama çözüm yolu çok farklıdır. Kierkegaard: Çelişki çözülmez yaşanır veya iman edilir. Piaget: Çelişki çözülür ama üst düzey bilişsel yapıya geçerek.
Gödel’in formel sistemler üzerinden inşa ettiği eksiklik teoremi şunu söyler: Bir formal sistem, kendi kendine, kendi aksiyomatik yapısı içinde tam değildir. Sistemin tutarlılığı sistem içinden kanıtlanamaz. Bazı önermeler, sistem içinde çözümsüzdür.
Gödel burada şunu kanıtlar: Bir sistem, kendini açıklamak için her zaman daha güçlü bir üst sistem gerektirir. Bu, Piaget’nin “üst aşama” kavramının mantıksal karşılığı gibidir. Ama Kierkegaard’ın çelişki anlayışıyla da tematik bir paralellik kurulabilir: Kierkegaard: Varoluşsal çelişki sistematik akılla çözülmez. Gödel: Mantıksal çelişki (tamamlanamama) sistem içinden çözülmez.
Gödel ile Kierkegaard’ın ortak noktası, sistemin iç mantığıyla çözüm yoktur. Ama Gödel’de çözüm üst sistem olarak bir genişletme yapmak mümkündür.
Bu dört isim, çelişkinin kaderi üzerine dört farklı metafizik, psikolojik, epistemolojik ve mantıksal görüş sunar.
Hegel: Çelişki aklın gelişimidir: Çözülür.
Kierkegaard: Çelişki insanın kaderidir: Çözülmez.
Piaget: Çelişki gelişimin motorudur: Üst düzlemde çözülür.
Gödel: Çelişki sistem içinden çözülmez: Üst sistem gerekir fakat sonunda hiçbir sistem tam değildir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder