Sabah her zamanki gibi erken kalkmış, günlüğümü yazmış, kahvemi yapmış, sonra Natsume Soseki'nin "Ardından" kitabını okumaya başlamıştım. Yüz elli sayfadan fazlasını okumuştum kitabın.
Her gün sabah mutlaka yazdıktan sonra okurum. Son dönem sürekli Japon yazarlarına yöneldim. Yaz başından beri Ozuma Dazai, Tanizaki, Akutagava, Soseki, Ogai Mori, Yamamoto, Mishima, Kawabata, Oe okuyordum. Haruki Murakami, Kazuo Ishiguro, Ryu Murakami'den sonra farklı bir dünya açıldı karşıma.
Soseki'nin "Ardından" yüz otuzuncu sayfasından:
"Daisuke'nin satın aldığı büyük saksının içinde verandadaki zambak artık çiçeklerini dökmüştü. Vakizaşi (bir tür kısa enli kılıç) gibi geniş ve uzun yaprakları da sapları itiyor yukarı doğru boy atıyordu. Siyaha çalan yaşlı yapraklar güneşte parlıyordu. Bu yapraklardan bir tanesi şans eseri ikiye katlanmış, gövdeden uzayan kısım on beş yirmi santim uzunluğunda kırılıp aşağıya sarkmıştı. Daisuke için çirkin manzaraydı. Elinde makasla verandaya çıktı. Yaprağı kırıldığı yerin hemen dibinden kesip attı. Kalın kenar sızıyor gibiydi ve Daisuke izlerken veranda zemininde bir damla sesi duyuldu. Kesik kenarda kalın, ağır yeşil bir sıvı toplanmıştı. Daisuke koklamak için çiçeğin içine doğru burnunu yaklaştırdı. Verandaya damlayan suyu öylece bıraktı. Ayağa kalkıp kimonosunun kolundan bir mendil çıkarıp bıçağın ucunu silerken..."
Sonra internette kılıç ağaçlarını ararken yakaladım kendimi. Saksılarda, teraslarda, farklı isimlerle, peygamber kılıcı, kılıç çiçeği, kılıç ağacı, kauçuk ağacı diyerek benzer ağaçları inceliyordum. Çünkü; bir kılıç ağacım vardı, çok az su ile yaşamıştı benimle beraber iken. "Eve geldiğinde su versen yeter," demişlerdi onu verenler. Uzun süreler İstanbul'da kalıp Ankara'ya geldiğimde, ister gece yarısı üç ister sabah, ister akşam olsun ilk önce kılıç ağacını sulardım. Yapraklarının tozunu alırdım, yapraklarına su püskürtürdüm. Yaz, kış fark etmezdi. O beklerdi yalnızca. Suyu, tozunu alanı, yerini değiştireni toprağını eşeleyeni beklerdi.
Bazen Yılmaz'ı arardım. Yılmaz, sitenin kapıcısı, güvenlikçisi her şeyi idi. Karısı ile evi temizlemeye gelirdi ayda bir. Eğer İstanbul'dan gelmemişsem veya uzun süredir İstanbul'daysam veya eve gelmeyeceksem ona telefon eder kılıç ağacını sulamasını isterdim. Kılıç bazen televizyonun bazen kitaplığın bazen balkonda bazen çalışma masasının yanında olurdu. Nereye istersem oraya koyardım. Kılıç iyi bir dinleyici idi. Saksısını hiç değiştirmedim. Büyüdü ama aynı saksının içindeydi, ne kadar geniş saksı kılıç o kadar büyürmüş. Tecrübe etmedim bunu.
Sonra ondan vaz geçtim.
Yeni eve taşınırken onu eski evde bırakmıştım. Zor değildi o gün için ayrılmak, uzaklaşmak, dönüp gitmek. Öyle gelmişti bana. "Bağımlılığım yok," derken kendi kendime övünülecek bir pay çıkarırken. Bırakıp gitmişim, arkamı dönüp gitmişim. Sonradan anladım, vaz geçmişim.
Kılıç ağacı ilk vazgeçişim değildi. Yavaş yavaş sökün edip geldi vaz geçişlerim. Sandığımdan, kitaplarımdan, kütüphane olarak kullandığım rafımdan, paltomdan, fotoğraflarımdan, daktilomdan, eski 8088 işlemcili disketli bilgisayarımdan.
Burada iki kediden vazgeçişimi anlatmak istiyorum. Aslan ve Zoya'dan nasıl vazgeçtiğimi.
Burdur'da Şeker İşçi Evlerine yeni taşınmışız. Bahçede kediler var. Onları besliyoruz. On iki, on üç yaşındayım belki, Mustafa on bir yaşında. Aslan diye seslendiğimiz beyaz, sarı, siyah renkli küçük bir kedi var. Eve girip çıkmasına izin veriliyor. Arka mutfak kapısı daima açık ve Aslan girip çıkıyor içeriye. Bahçeyi tertemiz ediyor kediler. Annem onları besliyor. Biz de Aslan'la oynuyoruz. O şımarıyor bize, burnunu sürtüyor, ayaklarımıza, paçalarımıza dolanıyor. Küçük bir kedi. Büyük de olsa fark etmez; onun için ne iyi, ne kötü ne doğru ne yanlış var. Yaşamanın derdinde yalnızca. O güdüsü ile var. O güdüsü ile var oluyor.
Bir gün, Aslan, mutfak tezgahına çıkmış tavanın içini yalıyor. Babanne "hemen bunu götürün uzak bir yere bırakın," dedi Mustafa ile bana. Bir torbaya koydular Aslan'ı. Mustafa ve ben, doğalı, iyisi, kötüsü demeden öyle olması gerekiyormuş gibi Aslan'ı aldık uzak bir yere, bağların arasına bıraktık. Arkamızdan geldi, kovaladık, miyavladı. Sonra eve döndük. Aslan'ı bir daha görmedik.
Küçük kediler gördükçe daima Aslan geldi aklıma.
Başka bir terk edişim başka bir vazgeçişimdi. Nerede küçük bir kedi görsem, zıplayan, paçalara ayaklara sürünen Aslan gelir aklıma. Elmadağ otobüslerini Gençlik Parkının duvarı üstüne oturmuş beklerken, -hiç unutmam yıl 1984 aylardan mart, soğuktan ölmüş bir kedi yavrusunun bana hatırlattığı ilk şey Aslan'dı.
Sonra Zoya geldi. Onun bir çok ismi vardı. O yıllarda Voznesenski'nin Oza'sına düşmüştüm. Gece gündüz, yatakta otobüste Oza okuyordum. Zoya, Oza Rusça'da "Hayat" demekmiş. Bazıları Zeliş diyordu, Zilli Zeliş diyen vardı.
Nadire, bana bir kedi verdi. "Adını DİSK koydum," dedi. Onu DİSK'in 12 Eylül'den sonra el konulan şimdi Çankaya Belediyesi olan, bir ara SSK İşhanı olarak bilinen barların, rock kafelerin doldurduğu binanın önünde bulmuş.
Ona Zoya adını verdim. Zoya ile TURTAŞ Sitesinde yaşıyordum. Ama bahçede kedi bakmanın dışında hiçbir şey bilmiyordum. Evede kedi nasıl bakılır, bildiğim bir şey değildi. Ben / biz bahçede alışmışız kedi bakmaya. Aşısı, iç dış paraziti, kumu, maması hiçbir şey bilmiyordum. Yılı söylemeyi atlamayayım. 1990 idi. Başka bir yerlerde yazmıştım. Zoya beşinci kattan atlamış ve ayakları kırılmış. Ben o sıralarda nerelerde dolaşıyordum, neler yaşıyordum hepsi aklımda ancak anlatmaya ne cesaretim ne gücüm var.
Zoya'nın ayakları kırılınca Zeynep onu almış veterinere götürmüş, tedavi ettirmiş, aşılatmış. O günlerde benim, veterinere ne vereceğim para ne de tedavi ettirecek gücüm de yoktu. Zeynep Zoya ile geldi. "Ben bakayım mı?" dedi. Başka bir seçeneğim, başka bir tercihim yoktu. Zeynep'in babası veterinerdi. Kedi köpek bakmasını biliyordu. Ne yapılacağından, nasıl davranılacağından haberdardı. "Evet," dedim. Böylece başka bir vazgeçişim, başka bir terk edişim Zoya oldu. Sonra yavruladı. Bir gün Keklikpınarı'na yavrularını görmeye gittim. Beni tanıdı. Ancak yavrularından ayrılmadı. Başını okşadım ve odadan sonra evden çıktım.
Bir daha dönmedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder