Vardın ki o şehre, adını dahi bilmediğin, surlarıyla, kapılarıyla, kendine kapanan o şehre. Elinde karları eriten toprağın ateşinden geçmiş, ucu yanmış kalın bir dal, dayandığın asan. Sırtında ıslanmış aban, girdin o şehre. İdrar, gübre kokan sokaklarını, meydanlarını, hanlarını, tapınaklarını, batakhanelerini, pazarlarını, semtlerini dolaştın. Sarıldın, geceleri çağıran çan seslerinin ipine sonra. Akşamdı, fitiller yanıyordu islenmiş fener camlarına alnını dayarken. Fareleri koşturuyordu, kediler, köpekler. Belki yüzyılların kıvrandığı vebayı taşıyan sendin. Senden bulaşmıştı kireç yanığı çukurlara. Tutundun sonra, kirpiklerini kapatırken arasından kaçan alevlere, gözlerini rüyasız uykulara yumduğun ışıklara. Bir yel ayaklarına dolandı, ruhun sendeledi, o şehrin meyhanelerinden sızan, kirli camların esir ettiği gölgelerdendin. O bir anlık titrek geçişinde soğuğun ürpertisinde bir cümle oturdu, kan kusarcasına zahir diline ve sonra kendine yutkunduğun.
Hayat bağlanmaz odalara, saraylara, atların eşindiği tavlalara, zincirlenirsin yoksa bu şehre. Ruhunun özgürlüğü ise dalgalandırdığın saçların, yoluna git. Mili bile düşmez seli peşine akar suyu kumu kalır geriye.
Dedin.
Vardın ki, karanlığın yüreğine. Bildin ki sevildin. O âşık’ın hırkasında alevleri giyinirken ne yanıyordu bulutlar, ne soyunuyordu güneş. Odalarda kilitli kalmıştın. Taşlardan sular damlıyordu. Nal sesleri şakırdıyordu. Uzun abalarıyla gölgeler dolduruyordu dar geçitleri, kılıç şakırtıları, sulara batıp çıkan çizmelerin koşuşturmaları. Çıkmaz sokaklardan kan sızıyordu. Bir âmâ yürürken çamurlanıyordu eteği, arkasında mahallenin, sokağın, şehrin çocukları. Acımasızca gülüyorlardı âmâya asası yanlış duvarlara çarparken, şehrin içinde çıkışını kaybederken sonsuz döngüsünde. Yorulacak ve çökecek az sonra bir duvar dibine, bir kadın bir tas çorba verecek, bir parça kara, bayat küflü ekmek. Yarın yine başlamak üzere, âmâ şehrin hallacını atmaya. Sen ise o körden daha kör karanlık gözlerinle, mumun alevinde kutsal sözler okuyordun, ki kelimeleri havaya savuran sesinden zehir bulaştı hırkaya.
Yalnızlıklarda çoğalmakta insan yavruları. Doğarlar, ölürler veya tanrılara kurban edilirler. Ey çocuk, dünyanı denkle yüküne, yola çık. Kılavuzunu tapınaklardan uzaklarda ara, bul ve bekle.
Dedin.
3.
Serdiler altına hasır, üzerinde keçeden minderi. Kimsesiz yolcuların toplandıkları ateşlerin başında kısık seslerle ilahiler okunuyordu. Geceler korkunçtu. Gündüzler kutsanıyordu. Soğuklar korkunçtu. Sıcaklar kutsanıyordu. Kadınlar korkunçtu, karılar, kraliçeler, prensesler korkunçtu. Fahişeler kutsanıyordu. Gece ateşlerinden, karlar eritiliyordu, kara kazanlarda. Şaraplar buharlaşıyordu dudaklardan. Gölgeler uzanıp gökyüzüne, ayı örtüyorlardı, ışıklarını perdeliyorlardı. Ne camlar ne aynalar. Kaybetmişlerdi yansıtma güçlerini, yalnızca kirli, belirsiz, bulanık hareketlerden varlıklarının farkına varıyorlardı. Ay yoktu, ışıkları hapsolmuştu alevlerin oyunlarıyla. Duvar diplerinde zincire vuruluyordu şehvet. Bir tüysüz oğlan ağlıyordu arkada kalanlarına. Bir derin nefes çektin nemli balçık gecenin ağız kokularından. Sonra bir nefes verdin uzunca, içindeki tüm havayı bırakıp ölüme yatarcasına.
Geceler beklenmez, dualarla başlar her sefer. Uzun uzun yaşanır, korkuların uykusuzluğunu köle eyleyen geceler. Sabahı hatırlayamamak, ah ölümü düşünmekten daha beter.
Dedin.
1988 - 2007
Eski Broy - Sayı 50
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder