Günlerden pazardı. Mart’ın ikinci gününü gösteriyordu takvim yaprakları.
Serdar; “Hadi bu hafta sonu farklı bir şey yapalım. Kayak merkezine gidelim”, dediğinde pek istekli değildim. Babasının ve kendisinin kayaklarını alıp gelmişti. Öğretmendi babası. Çalışmadığı yer kalmamıştı neredeyse. Bunların arasında Erzurum da vardı. Kayak yapmayı da orada öğrenmişlerdi. Ara sıra Elmadağ kayak merkezine giderlermiş.
Ben hayatımda hiç kayak yapmamıştım.
Kaldırımlardan bile düşmeden inemeyen ben, kayakları ayağıma geçirecek ve kayacaktım. Komikti. Ama bunu yaşamak istiyordum, nasıl bir şey olduğunu görmek. Hem; birkaç saat de olsa, buradan, benden, açmazlarımdan uzaklaşabilirdim, iyi gelirdi.
Kayak merkezine giden belediye otobüslerinin kalktığı, stadyumun yanındaki durağa yürüyerek geldim. Kumral; burnu kemerli ve bir parmağını iş kazasında kaybetmiş olan Serdar ve arkadaşı Saniye ile orada buluşacaktım. Hava buz gibiydi.
Sırtımda deri bir ceket; içimde Hüseyin’in verdiği kazak, Ecevit’in gömleği vardı. Başımda lacivert kasket ve boynumda Ferit’in uzun atkısı. Benim olan şey yalnızca babamın kullanmadığı 60’lardan kalma bir kot pantolondu. Yalnızca o benimdi. Ayaklarımı da, Murat’ın, bana küçük gelen botları koruyordu. Ayağımı sıktığından dengesiz, acemi gibi yürüyordum. Ama sonradan botlar mı açıldı yoksa ben mi o botlarla yürümeyi öğrendim bilmiyorum.
Evde kimseye haber vermedim. Ecevit, Bülent, Sernur; gece bizde kalan Semih... Herkes uyurken kalktım. Yalnızca Sulu, -kedi- gelip sürtündü bana. Ecevit’in açılmamış sigara paketiyle, Semih’in kibritini, bozuk paraları koyduğumuz çantadan da harçlık aldım. Şöyle bir baktım odanın dağınıklığına, sigarayı yakıp çıktım.
Parkın içinden ana caddeye çıktım. Hacettepe yokuşundan Denizciler caddesine, oradan Gençlik Parkına ve stadyumun önüne. Serdar ile Saniye henüz gelmemişlerdi. Saatime baktım. Gelmelerine daha vardı, otobüsün kalkmasına da. Yolun karşısına geçip, Gençlik Parkının duvarına oturdum. Bir sigara yaktım. Donmuş toprağın üzerindeki yaprakları, gagalarıyla koparmaya çalışan serçeleri izledim bir süre. Sonra gözüm biraz ötelere kaydı. Parkın müdavimi köpeklerin güneş gören yerlere yayılışına; karınlarını toprağa koyuşlarına ve hiç dönmeden ısıttıkları yerin sıcaklığı ile güneşlenmelerine baktım.
Çıplak dallardaki kuşların kanat çırpmaları, sesleri... Üşüdüğümü hissettim.
Ağaç dibinde bir kedi. Ölmüş. Küçük; siyah beyaz bir kediydi. Ağzı açık kaskatı donmuştu, çevirdim başımı.
Özgür’le bir akşam işten eve dönüşüm geldi aklıma. Elinden tutmuştum, fabrikanın arkasındaki bağ yolundan yürüyerek eve gidiyorduk. Akşamdı, sokak lambaları yeni yeni yanmaya başlamıştı. Şehrin hiçbir sesi yoktu. Motor gürültüleri, televizyon, radyo sesleri, hiçbir ses... Gürültülerdeki şehir yoktu. Yalnızca sokak lambaları ve cızırdayan sesleri vardı… Yolda yalnızca biz.
Güneşin battığı yerdeki kızarıklık; yerini kırmızıdan mora, mordan karanlığa bırakıyordu. Sert bir rüzgâr esiyordu. Kavakların hışırtısı, uğultusu Özgür’le yaptığımız konuşmaya karışıp seslerimizi bastırıyordu.
Bana yıldızları sormuştu on bir yaşın merakıyla. O’na; yıldızların ışığının, nasıl ve ne kadar sürede bize ulaştığını anlatırken: ışığın çıktığı yıldızın, belki o anda yok olmuş olabileceğini ve bunu ancak belki iki yüz yıl sonra öğrenebileceğimizi söyledim. Bugün gördüğümüz o ışık, o yıldızın, iki yüz yıl öncesi olabilirdi. Onun geçmişi, bizim bugünümüzdü.
Evren ne büyüktü; bu büyüklüğün içinde, küçücük bir dünyanın, küçücük bir şehrinin, tozlu bir bağ yolunda yürüyen biz, kendimizi evrenin merkezi sanıyorduk.
O sırada karşımıza küçük bir kedi yavrusu çıktı. Hayatını kurtarması için mi bağ yoluna bırakılmıştı? Savunmasız, aç ve çıplak… Yoksa ölümü gözlerden uzak olsun diye mi? Kuyruğunu kabartarak kaldırıp, başını Özgür’ün ayaklarına sürttü. Açtı, miyavlıyordu. Onu korkutup, kovaladı. Miyavlayıp yalvararak bir süre takip etti bizi...
O anda ne kadar yalnız ve çaresiz olduğumu düşündüm. Ben de bir kediydim; terkedilmiş, kimsesiz, korunaksız bir kedi. Onun kadar yalnız, onun kadar aç, açık. Sığınaklar hep gelip geçiciydi. Ne oldu o kediye bilmiyorum. Bildiğim; o küçük kedi, evrendeki bir toz zerresi kadar küçüklüğümü fısıldamıştı usulca kulağıma, bir toz zerresi kadar küçük olan beni.
Kedi biliyor muydu öleceğini?
Farkında mıydı ölmeden önce kaskatı kesildiğinin? Balık kılçıklarından, tavuk kemiklerinden; çöpleri karıştırırken bulduğu yiyeceklerden, mahrum etmiş miydi kendisini? Hepsini nasıl olması gerekiyorsa öyle mi yapmıştı? Nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle mi ölecekti? Sokakta, aç, donarak…
Serdar'ın sesi ile başımı çevirdim. Gelmişlerdi. Bana el etti onları gördüğümü anlayınca Saniye. Oturduğum duvardan indim. Karşıya, onların yanına geçtim acele etmeden.
Otobüs sarsıla sarsıla taşıyordu bizleri gideceğimiz yere.
Kırkbeş dakika süren yolculuktan sonra varmıştık kayak merkezine. Şöminenin yanındaki boşluğa yanımızda getirdiklerimizi yığdık. Herkes öyle yapmıştı. Cam kenarında uygun bir masa seçtik. Tahta bir masa. Akşam evde börek, kurabiye yapmış; patates ve yumurta haşlamıştı Saniye. Öğlen için de köfte kızartmıştı, yanına büyük bardaklarda çay söyledik. Dağın havasından olmalı, açılmıştı iştahımız.
Serdar'la kayakları dışarı taşıdık. Saniye de bir süre sonra yanımıza geldi. Uzun, düz siyah saçları; başında saçlarını yarıya dek örten beresi vardı. O da bilmiyordu kaymayı…
Ayaklarında kayaklar, yan yan basarak yukarı doğru yürümeye başladılar. Ben de bir yerlere tutunarak, kar birikintilerinin üzerinden onlarla yürüdüm. Zorlukla da olsa, sonunda yukarı çıktım. Durgun ve sert hava ile ciğerlerim kendine gelmişti. Katranı kazımak ister gibi bir öksürük nöbeti uttu. Sigara yakmak içimden gelmiyordu, elim gitmiyordu pakete. Oysa soğuk dağ doruğunda tüttürmeyi hayal ederek tırmanmıştım.
Serdar, Saniye’ye nasıl duracağını anlatıyordu. Onlar aşağıya kayarken, onların hizasından yavaş yavaş aşağıya doğru iniyordum. Onlar kayarken, ben kayar gibi yürüyerek. Oysa küçük çocuklar, şişman kadınlar, göbekli erkekler, çıta gibi gençler sanki yürürmüşçesine kayıyorlardı. Kıskandım. Ama “boş ver” dedim kendime.
Sıra bana geldiğinde, yukarı tırmandım ayağımda kayaklar. Enlemesine yürüdüm aşağıya doğru. Güya kayıyordum. Aşağıda yığılmış kar birikintilerine kadar kaydım! Sonra kurtardım ayağımı kayaklardan. Bir yandan soğuk, bir yandan sırtımdan boşanan ter, nasıl geçtiğini anlayamadım üç saatin.
Acıkmış, yorulmuştuk. Kayakları aldık, içeri, şöminenin yanındaki masamıza gittik.
Serdar karlarından silkinirken, içeri girdim Saniye’ye yardım etmek için. Sabahtan kalan, köfte, patates, yumurta ile hazırladık masayı. Biz otururken Saniye ile Serdar çıkıp kaydı gönlünce.
Dışarıda kar ve soğuk, içeride şöminenin yanında, ellerimizde sıcak çaylarımız yeni yakılmış sigaralarımızla masa başındaydık. Üşümüyorduk, aç değildik. İşlerden, Erzincan’dan, Sivas’tan konuştuk. Saniye’nin ailesinin yaşadığı yerlerden. Trenlerden konuştuk, babasının çalıştığı tren yollarından.
Otobüsün hareket vakti gelince tekrar Ankara’ya, o tekdüze karanlık odalara geri dönecektik.
***
Evdekilere bir “iyi akşamlar” dedikten sonra dip odaya çekildim. Ecevit bir bardak çay getirdi. Benimle konuşmak istiyordu ama vazgeçti. “Film var” dedi. “Yul Brayner’in Westworld adında bir filmi”. “Tamam” dedim, “kendimi iyi hissedersem seyretmeye gelirim”. Beş dakika sonra yanlarına gittim.
Filmi seyrettim. Filmden sonra iki saat kadar uyumuşum koltukta.
Uyandım. Uyuyamadım bir daha. Oturdum.
Boşluğa bakarken buldum kendimi. Boşluğu aşıp duvarın arkasına geçmiştim.
Mart 1984
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder