24 Şubat 2008 Pazar

Hatırlarsın

Hatırlarsın.

Elma sandıkları çakmaya giderdik. Evden, öğleyin yiyeceğimiz ekmek arası nevaleleri alır ve mezarlığın karşısındaki, hastanenin arkasındaki yolun karşısında olan, tomrukların kamyonlara yüklendiği, hızarın durmadan çalıştığı, briket dökme sahalarının yanındaki sundurmanın altına giderdik.

Hızarda önceden kesilmiş ve paketlenmiş tahtaları alır kerestelere sırtımızı verdiğimiz talaşların, ıslak ve reçine kokuları ile keskinleştirdiği havayı soluyarak oturur ve sandık çakmaya başlardık; bazen iki kişi bazen beş kişi.

Özel çekiçlerimiz vardı. Çiviye vurulan yeri delik delikti ve bir mantar gibi kökünü gölgeleyen bir yayvanlıkla genişletilmişti başı. Her bir çiviye yalnızca bir çekiç darbesi. Çivi dümdüz girmeliydi. Tahtadan dışarı taşmamalıydı. Çünkü elmaları zedelerdi dışarıdaki uç. Her sandığı üçlü olarak yerleştirirdik. Birincisi düz konulurdu. ikincisini içine dik ve üçüncüsünü ikincinin üstüne kapatırdık. Her gün sayılırdı çakılan üçlü sandık blokları ve hafta sonları sandık başına paramızı alırdık. 500 – 600 sandık en az. 

Hatırlarsın.

Bazen kamyonlar gelirdi. Ya onların üzerindeki tomrukları indirirdik ya da kesilmiş temizlenmiş keresteleri yüklerdik kamyonlara. Üst üste, yan yana. Sonra kamyoncuyla birlikte bağlardık. Özel düğümler öğrenmiştik.  Özel sıkma teknikleri. Brandayı geçirirdik kerestelerin üstüne. Yükleme işinin  parası ayrıydı.

Hatırlarsın.

Bazen sandık işini durdururlardı. O zaman ne yapacağız diye düşünürdük. Hüseyin (Şengel) Amca sağ olsun; briket dökme işi ayarlardı bize. 

İlk önce harman yaparsınız şu kadar kumu, şu kadar cüruf – şeker fabrikasının cürufuydu-, şu kadar çakıl ve şu kadar torba çimento ve su. İlk önce kum, çakıl, cüruf ve çimentoyu kuru kuru harmanlardınız. İyice birbirine karışırdı dört madde.

Ömrümüz gibi.

Elinde kürek sağ ayağın arkada sol dizin küreğe kaldıraçlık yapıyor. Küreğin ucuyla çok da doldurmadan dolana dolana harmanlardınız harcı.

Sen yerden güçlü değilsin, sen topraktan güçlü değilsin. Onunla kavga tutuşmayı bırak. Onunla dost ol. O sen ona saldırmazsan sana bir şey yapmaz.

Karıştırır karıştırdınız harmanı. Sonra küreği iki elle tutar tam tepesinden ve tam ortasından yığının göbeğine bir krater açardınız. Bu kratere ne gök taşı düşmüştür ne de gezegen. Dakikaları çeken kara deliklerdir krater. 

Onun ortasında teneke teneke su dökersiniz. Döktükçe su boşluklardan sızmasın diye diğeriniz kapatmaya başlar krateri.

Toprak su ile susuzluğunu dindirir. Ama bilmez ki o su onun zinciri olacaktır, cürufa.

Dost bildiği, kendisi gibi görünen çimento onu bağlayıverecektir boşluklarıyla kömür yanık artıklarına. Emdiği su burnundan gelecektir. Çimento çekecektir suyu. Artık çözülmemecesine ıslak vıcık vıcık bir şeydir harman. Uygun kıvama gelinceye kadar kararsınız, kararsınız.

Yoksa sen mi karılmaktasındır, bilinmez.

Hatırlarsın.

Sonra briket makinesini çalıştırırdık. Hazneye bulamacı dökerdik. Sonra hazneyi sarsardık harç yerleşsin diye.  Ne kadar şiddetli sarsılırsa ve ne kadar şiddetli titreştirirse o kadar boşluksuz çıkardı briket. Sarsardık, çekiştirirdik kolundan haznenin. Sonra düğmeye basardık, kırmızı eldivenli parmağınızla… Ucu yırtık. bazen elektrik çarpardı.

Makine çalışır ve tahtanın üstüne briket çıkar. Onu alır kuruması için tek sıra ve yan yana dizdiğimiz  alana götürürdük.  

Kuruyuncaya kadar orada kalacaktır. Kuruduktan sonra üst üste istif ederdik ve çağırırdık çavuşu. Sayar ve defterine geçirirdi: Şu kadar briket veya şu kadar künk. 

Bazen bir inşaata, bir kahveye veya mezarlıktaki mermercilere işe gidilirdi, sandık, briket işi olmadığında.


Hatırlarsın, hızardaki "tahtacı kızı"nı. O, durmadan, hızardan o kocaman ağaçları geçirirdi elden, tek başına, bazen yardım isterdi utana sıkıla. Latalık, beş onluk ayırırdı biçtiklerini. Ağaç kabuklarını ayrı bir yere yığardı. Yakacak olarak almaya gelenlere satarlardı kuru kabukları. Çamların çırasını ayırırdı. Bizimle hiç konuşmazdı. Beyaz tülbentinin altından koyu kumral saçının bir perçemi dökülürdü. Elleri nasırlı ve damarlıydı. Parmak uçları ve avuçları kınalı. Benden küçüktü ama benden büyüktü. Suyu kana kana içmezdi yalnızca dudaklarını ıslatırdı. Öğlen arası tek başına bir köşeye çekilir ve koca şalvarının boşluğuna sakladığı ekmeğini yerdi tek başına.

Hatırlarsın.

Kimi zaman yağmur yağardı da yağmurun tıpır tıpır çarptığı sundurmanın altında sigaralarımızı tüttürürdük. Sundurmanın üstü eski yağ, motorin tenekeleri ile kaplanmıştı köşelerinden açılmış ve çivilerle çakılmıştı dilmelere. Yağmurun metale çarptığı sesin metalikliğinde dumanları savururduk. Ekşi bir koku asılı kalmıştır havada. Reçine kokusu. Talaş kokusu.

Bilirsin talaş demezler bizim oralarda. Gevinti derler. Gevinti almaya gelirlerdi kışın yakacak kömür parası olmayanlar. Gevintileri içinde parça parça kıymıklarıyla çuvallara doldururduk. Çiğneyip sıkıştırırdık. Sonra tartıp bir at arabasına yükleyip yollardık.  Bazen evimize götürürdük gevinti çuvallarını.  Üstüne tüner ve yağmuru seyrederdik.

Yağmur, tozları yatıştırırdı okşayarak. Toprağın öfkesini dindirirdi öperek.

Sonra havada bir ozon kokusu asılı kalırdı akşamüstlerinde. Kolları lime lime olmuş eski gömleklerimizi ve eski pantolonlarımızı köşede çıkarırdık. Onları bir torbaya koyar ve sundurmanın direklerine asardık. Gece bekçisi ile şakalaşır ve karşılıklı sigaralaşırdık.  Sonra ağır ağır şehre inerdik türkü söyler gibi yürüyerek. Haluk abi, Hasan, Mustafa ve ben.

Hatırlarsın.

Akşamları Dondurmacı Kayım’a giderdik, yukarı pazardaki, günün yorgunluğunu atmak için üzerimizden. Yanında çeşmeden doldurulmuş ılık su, çay kaşıklarıyla ve çay bardağı altlığı tabaklarda dondurma yerdik; ya sade ya çikolatalı. Başkası da yoktu hani. Üzeri mermer masalarda otururduk. Mermer masanın soğukluğu ile serinletirdik kollarımızı. Kollarımızın yorgunluğunu masalara taşıtırdık.

Hatırlarsın.

Gün boyu sandık çakarken  evden getirdiğimiz o küçük radyo dinlenirdi. Hiçbir yeri doğru dürüst çekmeyen ve cızırtıları içinde türkülere eşlik ettiğiniz. Hızarın, briket makinesinin gürültüsü, kamyonlar, kamyonlar.

Gürültümüz sessizliğe karışırdı. Gürültümüz suskunluk olurdu. Çekiç sesleri. Çekiç sesleri.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...