28 Şubat 2008 Perşembe

ey şair


ey şair!

ne idim der Nedim
aşık idim yandım şarkılarla
han idim indirildim tahtlardan
söz cambazı idim kirpiklerden akan yalıma
karanlıklara çerağ köşelerde serap idim
yolculara otağ lambalara fitil
içenlere su idim gönül kandillerine yağ
düşlerim kuş korkularım sicim idi
bostancı başının yağlı urganında boynum
sadabad’ımdan kaçarken yaşadığım korkum
ben yine ben idim
ben şair: Nedim



ey gönül!
ne idim der Galip
hava kabarcığından dünyalar kuran
mumun ak ışığına pervane olandım
meyhanecilerle meydanlarda
darağaçlarında sallanan bir ip gibiydi Galip
şarabın buharında uçuşan
içim bir yitik adaydı
ben vuslatın kayığında gönülsüz
küreksiz idim alabora olmuş yürek idim
kendinden habersiz
ben şeyh: Galip idim

Galibim! gömülürüm şarap kaseme
kaybolurum sadabad’ımda Nedimim!
ben ben oldum mu
gölgeydi akşam garipliğinde evvelim

batar güneş, kızıllaşır ufuklar
tahtasına çivilenmiş Spartaküs yalnızlığında
çarmıh sahiplenir
İsa’ya dar gelir İskender aynası
ölmektir ki tesbih tanelerinden
çekilen saatlere taşınır sabahım
ben ben oldum mu
nesnemin aksinde okunmamış kitabım

şehrin ayakları altında hayatın boşluğuna

kan sızarmış alnımdan

karanlığın düşlerini acıtan ilahilerde

derviş nefesleri

kuş kafeslerinde yankılanırmış

ben ben oldum mu

evvelim pusulanın kutbunda gölgeydi

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...