
Gök gürültüleri camları titretiyordu korkularından. İndiren bir yağmur bardaktan boşalırcasına ve tekrar dolarcasına.
Artık tüm ihtiyatlarımı bıraktım.
Yağmur yağar diye yağmurluk alırdım eskiden yanıma, biterse okumak için yedek kitap, yazın bot giyerdim ne olur ne olmaz diye, şapkam, kalemlerim, silgilerim, kalem uçlarım, küçük cep defterim, büyük defterim, ajandam…
Bütün ihtiyatlarımı bıraktım.
Yağmur yağıyorsa, bir saçağın altında dinlenmek var ya, ayakkabılarım varsın ıslansın, kurur en sonunda, kitap okumazsam insanların yüzlerine bakarım ya, çocuklara, gençlere… herkes benden iş istemiyor ya, herkes benim peşimde değil ya,
Tüm ihtiyatlarımı bıraktım.
Öğün atlamazdım, bir fabrika sreni gibi gelmeye başladı yemek davetleri. Saat 12’de yemek. 20 dakika sonra bitecek. Ardından çay içilecek.
Yok, öyle artık.
Yemek bir koşuşturma bir telaş olmayacak. Çiğnediğim her lokmanın tadını alacağım. Ekmeğin üstündeki çörek otunun veya susamın lezzetini duyuracağım dilime. Kızarmış ve çıtır çıtır. Yayla çorbasındaki yoğurdu ayırt edeceğim, süzme yoğurt veya işte öyle bir yoğurt diye.
Ama tek ette bunu yapmayacağım.
Etin tadına alışamadım bir türlü. Onca yıldan sonra, onca uğraştan sonra yedim ama eti, tadını öğrenmek istemiyorum. O yüzden belki yalnızca köfte sevdiğim. Benim yerime parçalanmış ve suyu çıkarılmış, kimyon, karabiber ve maydanozla karıştırılmış, içine soğan rendelenmiş ve bir yumurta kırılmış ve bayat ekmek içi koyulmuş köfteyi sevdiğim yalnızca o belki.
Koşturan, arkandan kovalayan bir şey için öğünlerin zincirlerine girmeyeceğim artık. Geliyorsa hoş gelsin. Ama sindire sindire. Yoksa yemiyorum. Bir çıtır simit yetiyor bana gerekiyorsa. Yanında gravyer peyniri, öğle yemeklerinde simitçilerdeyim.
Artık akşam öğünü, sabah öğünü, ara öğünlerle yemeyi amacım yapmıyorum. Yemek için saatleri bölmüyorum.
Tüm ihtiyatlarımı bıraktım.
Gittim çılgınca nargile içtim 5 yıl sonra. Hala başım dönüyor nasıl çektiysem içime, hala midem bulanıyor, nasıl çektiysem içime, hala ağzımın içi teneke gibi, nasıl çektiysem içime. Nikotine doyurdum kanımı. Nasıl çayı, birayı, kahveyi arzuluyorsa kanım, niçin mahrum bırakayım onu nikotinden. Benim sorunum katran. Ciğerlerimi yakan, yıkan, kan kusturan katran.
Dün akşam çılgın yağmurda ıslandım. Kızılay’da dolaştım. Sonra gittim bira içtim. Başım çatlarcasına ağrıyordu. Ama içim bomboştu.
Düşüncelerimi vestiyere bırakmıştım, evin portmantosuna asmıştım, otobüs bileti alırken paranın arasına saklayıp muavine vermiştim. Gözledim. Çocuk düşünceli düşünceli gazete okumaya başlamıştı birden.
İkinci biradan sonra Celal geldi aklıma. Gülümsedim. Çantada bir “exen” ağrı kesici vardı. Attım onu ağzıma üstüne bir büyük yudum bira… yuttum. Eve giderken ruh gibi değildim ama ayaklarım zor taşıyordu beni.
Celal’im benim. Dostum. Yozgat’lı itim. Yerköylü, Gülabi’li. ODTÜ Sosyoloji okudu. Kamyon şoförlüğü yaptı. Yollarda karşılaşırdık. Adapazarı’ında. Ağzında piposu hiç düşmezdi. Entelektüel kamyon şoförüm benim. Çocukken ağaçtan düşmüş boynu kırılmış. Başı yana yatık yürür. Boynundaki kırığın ağrısından duramaz. Novalgine. Günde 10 tane içtiğini bilirim ve özellikle birayla. Bu beni dinlendiriyor derdi. Birlikte düştük, birlikte çıktık.
Evimizde ekmek yoktu. Üç gündür bir şey yememiştik. Henüz yeni bırakmışlardı. Ev sahibi eşyalarımızı kapının önüne koymuştu. Yürüyerek Dikmen Keklipınarı’ndan Seyranbağları’na inmiştik Güngör’le…
Celal’in evine. Evde Taner de –çerkes- vardı. Güngör markete girip bir kavanoz bal yürütmüştü. Onu bulabilmişti zulalamak için. Celal’in evine girdik ikimiz. Yemek var mı diye bağırdık. Celal mutfağı gösterdi, bulursanız yeyin. Baktım yalnızca soğan var ve bayat ekmek. Salona taşıdık soğanı bayat ekmeği ve balı. Taner ve kız arkadaşı bakıyordu bizlere ve biz, yani Güngör ve ben, bal ve soğan yedik bayat ekmekle. Soğanı bala banıyorduk, ekmeği bala banıyorduk, soğanı ekmeğe sarıyorduk. Üç günlük açlık… gülüyorlardı bize. Hepsi. Biz de gülüyorduk ama yiyorduk da.
Tüm ihtiyatları bıraktım hayatımdan.
Ben düşünmeyeceğim artık kimseyi, değer veriyorlarsa onlar düşünsünler biraz beni. Yalnız kalmaktan, kendi başına kalmaktan korkunun ecele yok faydası. Onlar arasınlar beni, eğer ihtiyaçları varsa bana, onlar çalsınlar kapımı, telefonumu.
Onlarla doldurmak adına saatlerimi, bıraktım ihtiyatlarımı.
Dün akşam bira içerken kimseye ihtiyacım yoktu. Müzik çalıyordu. Selda söylüyordu. Ben de söyledim onunla, öylesineydi, “eşkıya dünya”yı, “esirliğim ve hürriyetim”sini söyledi… ben de eşlik ettim. Ne olmuş yani sonra bıraktım ipinin ucunu kimin kulaklarına giderse gitsin dedim. Bayram’ı çağırdım. Hesabı ödedim. Ayaklarım sürükleniyordu. Exen ve bira. Biraz mideye takviye yapayım dedim. Şöyle güzel bir kokoreç ısmarladım kendime. İçine bol acı biber ve turşu biber. Ağzımın tavanı çıkıyordu ama iyi oldu.
Tüm ihtiyatlarımı bıraktım.
Yağmur dinmiş. Her yer ıslak toprak kokusu. Her yer su birikintileri. Yağmur dinmiş ve ben de dinmişim.
Geldim eve. Mor ve Ötesi. Akşamın moru ve gecenin ötesini koydum CD’ye. “Hayat bir mucize zaman zaman”
Kulaklarımda coşkular. Davulu ayırıyorum, zil sesini, bas gitarı, klavyelerin uğultusunu. Vokalleri, bu şu çocuk…bu çok tiz…
Pencereler açık. Tül perde rüzgarla birlikte masaların üstünde geziyor. Kâğıtlar uçuşmuş, kapılar çarpılmış.
Kapattım bilgisayarı, elimin ucuyla. Suyun altına sürüklenerek girdim. Su, dokundu bedenime. İki büklüm oldum, eğildim önünde suyun, beni takdis etti, beni kutsadı.
Doğruldum.
Islaklığımı havlu dostuma emanet ettim. Saçlarımı kuruladım okşayarak, hafifçe.
Gözlerim kapalı yürüdüm yatağa.
Birçok düşler gördüm, dünyaları gezdim, insanları gördüm. Yazılarla konuştum sesini duymadım. Açık pencereden soğuklar sızdı içeri, bende ısıttılar kendilerini, gece yarısı uyandım. Susamamıştım oysa. Dışarıya, sokağa, caddeye baktım, boynumu büktüm. Cadde ışıklarının aydınlattığı yoğun bir laciverdi gördüm. Ozon kokusunu duydum. Serinliği ve damlaların yapraklardan süzülüşünü duydum. Toprağın o damlaları emişini duydum. Çimenlerin kokularını duydum. Başım arkaya düştü, kokuları yerleştirdi boşluklarıma. Ellerim omuzlarımı yokladı, sakalımı, saçlarımı yokladı, burada mıyım diye? Omzumdaki sıcaklığım, saçımdaki dağınıklık, sakalımdaki o hala kopmayan uzun kıl…hep oralardaydı. Sonra birden düştü başım herhalde…hiç hatırlamıyorum. Sabah kapıcının uzun zil çalışları ile bölündü yolculuklarım.
Tüm ihtiyatlarımı bıraktım.
Çok az şeyle yetineceğim. Çok az hedefim olacak. Hiç hırsım olmayacak. Hiç planlarım olmayacak. Çok az şeyle yetineceğim. Mutlu olacağım biliyorum. Fazlalıklar eksiltiyor beni.
Hayatımızda ne kadar çok parametre varsa o kadar yoğun, yorgun ve mutsuz oluyoruz.
Her bir parametre kendinden bir şeyden vazgeçişi zorluyor. Her bir parametre yeni bir bağımlılık, her bir parametre, gücün biraz daha dağıtılması ve gücünün biraz daha azalması.
Tüm ihtiyatlarımı bıraktım.
Uzlaşmacılığın savaşlarından çıkıyorum, uzlaşmazlığımın barışındayım insanlarla. Ben seninle barıştayım dostum ama uzlaşmayacağım seninle bunu böyle bil. Senin doğruların benim doğrularım olmayacak, senin gerçekliliğin benim gerçekliğim olmayacak. Senin düşlerin, beklentilerin veya hedeflerin benim yanımdan yöremden dahi geçmeyecek. Beni boyun eğdireceğini sanıyorsan, yanılıyorsun. Uzlaşmaların için savaşma benimle… Diyeceğim.
Bak birlikte bir yemek yiyebiliriz, bir çay içebiliriz, yıkılasıya kafa çekebiliriz… ve aklına gelebilecek ne olursa… ama beni belirlemeye kalkma… bu barışı bozar, diyeceğim. Bana kendi doğrularını ilkelerini, inançlarını dayatma. Bunun savaşına girme benimle. Yoksa beni bulamazsın… Ben buharlaşırım o anda. Yok olurum. Gel uzlaşmazlıklarımızın barışında olalım.
Tüm ihtiyatlarımı bıraktım.
Çılgın bir yağmur, çılgın bir at gibi aldı götürdü bendeki tasa duygularını, karabasanları, acı kıvranışlarımı. Acı kıvranış, eğer sen acı istiyorsan oluyor. Acı içindeyken bile gülebiliyorsan, acı olmuyor orada. Acı bir nevi kendimizi acımak değil mi? Kendimize çektirdiğimiz ıstırapta biraz da dışarıları gözetmiyor muyuz? Onların bizi fark etmelerini geçirmiyor muyuz içimizden? Ama onlar, senin onları gördüğün, düşündüğün gibi seni ne görüyorlar ne de düşünüyorlar.
Sen yalnızca kendinlesin, kendi iç konuşmalarındasın, kendi tartışmalarındasın, kendi kavgalarındasın. Fark etmiyorlar ki? Fark etmeyecekler ki? Sen beni fark edin demediğin sürece.
Hep dinamitlerimizi kendi ellerimizde patlatacağız, kendimizi infilak ettireceğiz… Acıyı gömüyorum dostum… Acımayı gömüyorum dostum.
Fırlatıp atacağım içimde ne varsa. Ben parça tesirli bir bombaya dönüşeceğim. Kimin neresine saplanırsa saplansın ama benim içimde kalmayacak çengeller, çiviler, kırbaçlar, zehirler, demir çekirdekler.
Tüm ihtiyatlarımı bıraktım.
Ama zoru şimdi başlıyor yeni ihtiyatlar yüklenmeden boşluğunu taşıyabilmek, yenilerini doldurmamak, sızmalara karşı tetikte ve uyanık olmak, genişletmelere dâhil edilmemek. Asıl zor olan şimdi başlıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder