Perdeler, camlar açık. Apartmanın kızarmış, kavrulmuş soğan, yanık yağ kokularının ışıklı küskünlüklerinde ezgiler taşırdım arka boşluklara.
Televizyon, radyo sesleri, uzun uzun çalan ve açılmayan telefon zilleri. Pencere pervazlarında; dışarı sarkmış, flüoresanın beyaz ölü uğultusu, kaynayan çayın fokurtusu, sardunya yaprağının ıslak kokusunda, dostluklar arardım.
Karşı pencerelerin tülleri arasında kendime sevgililer üretirdim. “Dünyanın Kapıları”nı, Vivaldi’yi, Amelia Rodrigez’i, Vangelis’i, “Wish You Were Here”, “Yare Tenha Sözlerim Var”ı veya "Kashmir"i yüksek seslerle taşırırdım balkon boşluklarına.
Uzun gecelerin ve çabuk gündüzlerin örsünden geçmiş tren çığlıkları bastırırdı kol açışlarımı. Tıkırtısında sekmelerini dinlerdim rayların. Her an biri gelecekmiş gibi toplardım odaları. Düzeltirdim masayı, kitaplığı. Her an birisi çat kapı girecekmiş gibi hazır ederdim çayı.
Kitaplarım vardı, kalemlerim ve defterlerim, oynanacak binlerce sözcük. O sevgili yanımdaymışçasına onun için yazardım ve sanki ona karşı okurdum bağırarak. Sardunyalı ama yalnızdı geceler. Telefonun çalışını beklerdim başında. Kimi sorarlarsa sorsunlar mühim değildi. Yeter ki ben kaldırmalıydım ahizeyi.
Kulağım kapı sesinin kirişinde, nemli odanın küf kokusuna tünemiş bir umutla akşam yemeklerimin ortaklarını beklerdim: açsa aç, toksa tok. Tok olsam da bir başkasıyla yemek yemek, sarhoş olsam da içmek yıkılasıya birisiyle.
Sardunyalı bir yalnızdım geceleri.
Bir gün iş dönüşü eve sırtımda yorgunluk pencereye yöneldim. Bir şişe suyu; çekince perdeyi yere düşmüş, saksısı kırılmış ve üzeri çiğnenmiş sardunyamın yanına koyverdim, elimde olmadan. Düşmüş veya düşürülmüş, kırılmış sardunyam pencere kenarından. Kimin yaptığını aramadan topladım kırık saksı parçalarını. Dağılmış toprakları süpürdüm ve bir naylon torbanın içine doldurdum. Parçalanmış sardunyamı en üstüne yerleştirdim. Kapının önüne bıraktım onları. Sardunyamın yalnızlığını koruyamayan gündüzlere öfke duyarak gecelerde sardunyasız, ama yine yalnız kaldım.
Çiçeklerden korktum.
Yapraklarını parmaklarım arasına alır, kadifemsi yüzeyini usulca okşardım. Sonra o kadife tüylerin nemine sinmiş kokuyu çekerdim içime bir enfiye tiryakiliğinde. Sonra diğer yaprağı ve sonra diğer yaprağı.
Üniversite kazanamamış, çiçekçinin yanında çalışan o toy çocuğun hediyesiydi sardunya; sanki bir kadının öpüşlerinin serinliğindeydi dudaklarımda. Her öpüşte o sardunya kokusu ve her öpüşte sardunya yeşili bir serinlik, ferahlık damarlarımda.
Sardunyasız günlerime üç kaktüs geldi. Üç kaktüs mutfak penceresinde duruyordu. Güneş onlara küs, onlar bana. Üç kaktüsün sardunyasız ve bensiz gecelerinde yalnız kaldım. Sonra kaktüssüz... Sonra öpüşsüz.
1988
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder