1 Mart 2008 Cumartesi

Pansiyon

Ölümü düşündü. Ölmenin, ölmeden önce olanların hesabını çıkardı. Acıların, kafanın içinde fır döndükleri anların nelere gebe olduğunu seziyordu. Anılar, göz yaşlarını getirmekten başka işe yaramadı.

Boşluklarına sızan hüzün, iç çekişlerde saklı olan özlemişliği kuşattı. Şarkılara dökülen yassı sözcüklerin eritilmiş anlamlarında yeni dünyalar oluşmuştu. Balkıyan şimşeğin yardığı lacivert karanlık kıvılcım, ölümcül patlamaları çağırıyordu. Mevsimlerin mezarları sis, perde olmuştu yaprağa, toprağa, suya. Taş çağından bu yana adı bilinirken, mazeretlere gizlenir olmuştu ölüm.

Bir kamyoncu pansiyonunda geçen günleri hatırladı. Bir kamyoncu lokantası üstünde tek yataklık odayı, banyoyu. Başucundaki bir komidini. Üç beş kitabını yerleştirmişti. Çekmecesinde pornografik resimleri olan bir elli ikilik deste oyun kâğıdı. Bir teypli radyo. Kolonya, bardak, bir şişe su. Yatağı, pencerenin yanında duvar boyu uzanıyordu. İki yatak vardı odada. Camlarda bir eski tül. Pencere her zaman aralıktı sonbahar, kış. Odanın o kendine has kokusu bir türlü çıkıp gitmiyordu. Mutfaktan yükselen yemek buharları sinmişti. E-5’ten geçen araçların sesleri odaya taşınıyordu. Uzun TIR filoları, kamyonlar, otobüsler, otomobiller. Sabahın üçü, dördü, beşi... Çorba içmek için duranlar olurdu bazen. Sabaha kadar bölgesel televizyon kanalının türkü programları. Uyku tutmadığında inildiğinde hazır bayat çay. Gece nöbetine gelen garson bir köşededir. Sandalyesine kaykılmış, kolu masada çenesini eli desteklemektedir. Fırının sıcaklığı henüz geçmemiştir.

Gece dışarı çıktığı zaman benzinlikteki gece vardiyasının pompacılarıyla karşılaşırdı. Etrafta mazot artıkları, yağ birikintilerinin kokuları, ıslık çalan bir soğukla burnuna dolardı. Gece ayazıyla açılırdı uyku. Lokantanın yan tarafına gider ve banka otururdu. Hava bulutludur bazen. Bulutluysa yağmur kokuları, açıksa ayı ve yıldızları görürdü. Arkada gümrüğün telle çevrili arazisinde araçlar hayaletlerle saklambaç oynarlardı. Ara sıra uzun ve keskin bekçi düdüğü. Gümrük bekçisinin turunu tamamladığının işaretiydi. Kapının açılışı ile içeri dolan soğukluk nöbetçiyi uyandırırdı, girdiğinde. Gözlerini ovuşturur “çay içmek istersen kendin doldur” derdi. Çaydanlıktan sıcak çayı doldururdu.

Nerede olduğunu fark etmezdi çayı yudumlarken bir an. Çaydan sonra tekrar yukarı odana çıkardı. Çayın ekşittiği ağzı kamaşırdı. Bir bardak su. Yatardı yatağa; yorgan soğumuş.

Sabah

Çalar saate gerek kalmaz. Bütün elemanları uyandırırdı. Aşçı gelmiş, gece nöbetçisi temizliği yapmış, ekmekleri dolaba yerleştirilmiş ve çorbanın kokusu doldurmuştur salonu.

Sabah güneşinin en çok aldığı yere otururdu. Benzinliğe gelen araçlara bakardı.

Taze sabah çayı.

Kargodaki sarı saçlı kız gelirdi. Pompacılara selam verir, çıraklarla konuşurdu. Dalga dalga kıvırcık kumral saçları.

Elemanlar aşağı inmişlerdir. Kahvaltı yapmaktadırlar. Kalkıp dışarı çıkardı. Atölyeye doğru yürürdü. Kızın geçtiği yoldan ilerlerdi. Kendisine baktığını düşünürdü. Bakışın uzun olması için adımlarını yavaşlatırdı. Gazeteci ile konuşurdu ayak üstü, penceresinin önünde. Görüş menzilinden çıktığı zaman hızlanırdı.

Öğle

Lokantaya giderdi yemeğe. Anlaşmışlardı. Aylık olarak öderdi parasını. Kız da gelirdi. Dip masaya geçerdi. Sırtını iki duvarın kesiştiği köşeye vermek için. O ise sobanın yanında olurdu genelde. Yandan görürdü yüzünü. Karşısında işyerinden biri. Başını çevirip bakacak mıdır diye kaçırmazdı bakışlarını o yönden. Elemanlar, şakalaşırlar, takılırlar birbirlerine. Mesailerden, maaş artışından soru sorarlardı.

Bayramda gidecekler midir? Yılbaşında ne yapılacaktır?

O bakmazdı.

Odasına çıkardı, elemanlar yemeklerini yerken. Biraz uzanırdı, gecenin uykusuzluğunu biraz yatıştırmak isterdi. Kız ise gitmiştir.

Çay içip dışarı çıkardı.

Akşam

Yine lokanta, yine oda.

Bazen bilardo oynamaya gidilirdi. Bilardo oynamayanlar, batak oynarlardı. Gece yarısı dönülürdü pansiyona. Yeni bir TIR veya yeni bir kamyon yanaşmış olurdu park yerine.

Odaya çıkardı. Yatardı gecenin uğuldayan akışına takılmış hırslarıyla Düşünürken uyur kalırdı.

***

En cüretkâr, en davetkâr, en ateşleyici sözcüktür yolculuklarda kamyoncu.

Karlı yollardan, buzlu bellerden aşıp gelmiş, bir tas çorba ve bir bardak çay içiyordur, tozlu, sıcak gündüzlerden süzülmüş boğma dut ya da incir rakının saflığına el bağlamıştır. Akşamları onların söyleşilerine dalınırdı.

Genelevleri, yoldan alınan kadınlar, bırakılış, kadınların yolun karşısına geçişleri başka bir kamyona el edişleri anlatılırdı. Hangi köprü altında kimler vardır, ne zamanlar dururlar, ne kadar alırlar...

Kadınların öykülerinden sonra motorlar anlatılır. Gaza basınca verdiği ses, hırıltısı, suyu, yağı, gücü, iniltisi. Bir çocuğa masal anlatılırmışçasına hassas ve duyarlı.

Kavgaların, yaralamaların anılarında ise birer azman kesilmişlerdir. Sarhoşken yakalandıkları trafik polislerine verdikleri biralardan söz ederler. Kurbanlık hayvan taşırlarken Kars’tan, Erzurum’da yakalanan tipilerden dem vurulur. Hayvanların bağırtıları, kokuları, leşleri.

Sonra kamyonlarına uyumak için giderlerdi. Sabahleyin, güneş aydınlatırken ortalığı çaylarını yudumlayıp geçerlerdi direksiyon başlarına.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...