21 Mart 2008 Cuma

Terminal / Gar

Çekip gitmek ayıp değildir, sürüklenip götürülmek, olayların burgacına ansızın düşünce, şaşa kalıp “Acaba ben buraya nasıl düştüm?” diye kendine sormaktır ayıp olan.[Seneca]

Veba, taun. Yazı yazmak vebadan kurtulmayı getiriyor elinde kalem, ucunda sözcükleri olanlara. Ortaçağ kentlerinde, şatolarda, fırtınalı, karlı günlerde engizisyon ateşleri ve veba el birliği ile katmışlar önlerine sürüklüyorlar zamanı ölüm meleğinin yamaçlarına. “Yedinci Mühür”de iki kişi satranç oynuyor. Biri ölüm meleği diğeri bir insan.

İçler kurumuş. Kaçışında hayatın. Günler geçiyor, saptamasız. Veba illetinde çırpınıyor ruh. Önüne katmış zamanı, anlaşmalara uzanıyor. Ayak seslerine hassas. Yolculuklara dalıyor akşamları terminallerde. Otobüslerin geliş-gidişlerini gözlerken.

Az aydınlanmış terminal tenhadır. Büfe, kafeterya, çayhane, lokanta, yazıhaneler, tuvaletler açıktır. Keskin bir sidik kokusu yükselir köşeden. Sesler yankılanır; insanların, çığırtkanların, radyoların, televizyonların, anonsların. Zabıtalar dolaşır. İnzibatlar, polisler, bekçiler. Köy arabaları kalmamıştır. İtfaiyenin önü ışıksızdır. Otelin pencerelerinden cılız ışıklar sızar geceye. Öte yanda duvar ve uğultulu bir sessizlik. Boşluk. Ağaç hışırtıları. Terminalin açık yanaşma peronlarının önünde flüoresan ve sarı sis lambaların ışıkları karışır. Sivil polis otosu uçta durmaktadır, kuytu. Solda çeşme vardır. Ara sıra şırıldar.

Akşamları oralardadır. Umulmadık karşılaşmalar umar, otobüslerden. Dönüşte benzin istasyonlarını gözler. Arabalara, plakalarına dikkatle bakar, hesapta olmayan karşılaşmalar için.

Beklentisiz karşılaşmaları yaşamadı hiç. Yaşayanları gıpta ile dinlemekte.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...