3 Mart 2008 Pazartesi

Sıdıka Nine


Hacı Zühtü Akkavak’ın eşi Selimoğulları’ndan Sıdıka Akkavak’ın anısına.

Yaşlı kadın, başında beyaz yemenisi, yemeninin altından dışarı çıkmış kınalı seyrek düz saçları, işaret parmağı ile orta parmağının birbirine dokunan yerleri beyaz, diğer tarafları tutulan sigaranın katranınından sararmış parmakları; hafifçe çıkmış kamburu, ayağında siyah çorapları, üstünde pazardan alınmış yumuşak deriden meshi ve cıslaveti ile yaşlı kadın -cizlavet, cislavet / gislaved denirdi o kara lastiklere, kışın ayağı hiç ısıtmadığı için bazıları soğuk kuyuya benzetirlerdi-;  o bizim Sıdıka Ninemizdi. Rengi açılmış kalın kaşları, kanı çekilmiş, yaşlılıktan yanakları içeri çökmüş beyaz yüzünün buruşuk ve sarkmış derilerini yüz kemikleri neredeyse taşıyamıyordu. Damarlı ve üstleri yaşlılık lekeleri ile dolmuş elleri kibriti yakarken, sigarayı tutarken titrerdi. Uzun bir örgü etek veya babaannemin elle çevirdiği veya bize çevirttiği ayaksız dikiş makinesinden bir iki prova ile koyu renkli çiçekli, yapraklı Nazilli basmasından diktiği, beli büzgülü elbiselerden biri olurdu üstünde. Üşümemek için giydiği bir hırka ile tamamlardı giyimini.


Burdur Çayının kenarında, Çınaraltı Camiinin yanındaki iki katlı ahşap, kerpiç karışımı binanın alt katında, bir göz odadan ve bir mutfaktan oluşan evinde tek başına yaşardı. Üst katta küçük kızı ve damadı oturuyordu. Biz büyük kızının torunlarıydık. Küçük kızının -altmışında, çocuksuz, pazarını, temizliğini, harcını genelde o yapardı, elektrik, su sayacını ortak kullanırlardı, “Hacer Anne” derdik kendisine, kocasına da “Celal Baba”. Çocukları olmadığı için ablasının torunları olarak onlara böyle seslenirdik. Onlar da bizleri kendi çocukları gibi görürlerdi- yanına akşam yemeklerinde yukarıya çıkardı. Öğle yemeğini kızı getirirdi veya akşamdan aşağıya inerken eline verirlerdi. Ama sabah kahvaltısı onun kendisine aitti. Kendi kahvaltısını kendisi yapardı. Odasında yaz, kış sökülmeyen bir odun sobası dururdu, kapının ağzına yakın. Bacanın dışarı çıktığı duvar deliğinin altında,  kurumdan damlayan is lekelerinin koyu kahverengi sızıntısı, aşağıya doğru incelirdi, üst üste yapılmış  badanaların örtemediği. 

Sabah kahvaltısında küçük bir çaydanlıkta çay demlerdi. Gaz ocağının üzerinde dışı lacivert, içi beyaz  çinko  büyük bölümünde suyu kaynatırdı. Daha küçük, takımı bozulmuş bir başka çaydanlığın yeşil renkli demliğinde çayı demler, sonra odun sobasının üzerinde dinlenmeye bırakırdı.  Su ve çay daima sıcak olurdu. Bardağı, kaşığı, tabağı yıkayacak sıcak su sürekli sobanın üzerinde kaynamaya devam ederdi. Odanın içinde kireçli buhar kokusu olurdu kış boyunca. 

Her hafta salı pazarından büyük veya küçük kızının gördüğü harç içinde mutlaka olan kel peyniri (kurutulmuş çökelek) sana yağını sürdüğü, -çocuklarının yapıp kendisine verilen büyük bir kavanoz içinde sakladığı- domates salçasının üzerine ufalardı. Yanına büyük iki üç adet eşek zeytini ile kahvaltı ederdi. Sobanın üzerine koyduğu maşada iki dilim ekmeği ısıtırdı. Tıkır tıkır kızartmazdı, çünkü “kesecek” dişleri kalmamıştı. Uzun uzun çiğnerdi lokmasını damağı ile. Yağ ve salçanın sürülüp kel peynirin üzerine yayıldığı sıcak ekmeği enine, boyuna bıçakla, birer lokmalık parçalar halinde keserdi. İki kaşık şeker konulmuş çayını uzun uzun karıştırdıktan sonra bir lokma ekmek ve bir yudum çay içerek kahvaltısını bitirirdi. 

Bizim evimizde sürekli kalmaya başlayıncaya veya çok soğuklarda bize bir - iki haftalık ziyaretler haricinde her günü böyleydi neredeyse. Bir de ramazan ve kurban bayramı sabahları hariç. O sabahlar ya küçük veya büyük kızının yanına götürürlerdi torunları. Evin büyüğü olarak o sabah yemeğinde yerdeki tepsinin en orta yerinde veya masanın baş ucunda otururdu.

Kahvaltısını bitirdikten sonra malzemeleri tel dolaba kaldırmak üzere mutfağa giderdi. Mutfağı küçüktü. Bir musluk, bir gider, bir lavabo ve bir masa ile tel dolap köşede dururdu. Yıkanacak olanı musluğun yanına bırakırdı. Tel dolabın üzerinde bir çengel diğer kanattaki yuvarlak ucu olan vidanın üzerine takılı dururdu. Çengeli çıkarır, peynir, zeytin kaselerini ve sana yağı kabını dolabın üst rafına yerleştirirdi. Ekmeği şeker çuvalından bozularak dikilmiş bez torbanının içine koyar ve ağzını sıkıca bağlardı. 

Tespihinin imamesi hırkasının cebinden sarkardı. Kahverengi, siyah gibi daima koyu renkli olan hırkalarından hangisini giymişse, o hırkasının sağ cebi bollaşmış olurdu. Tespih o cepte dururdu. Diğer cebinde kenarları bastırılmış beyaz bir mendilin ucu görünürdü.

(Bir zamanlar ince yumuşak bezden mendiller dikilirdi veya pazardan alınırdı. Kağıt mendil daha bizim şehirlerimize gelmemişti. Her bir erkeğin pantolon veya ceketinin cebinde dörde katlanmış mendil olurdu. Her bir katı öksürmek, burun veya dudak kurulamak, eğer yüzünü dışarıda bir yerde yıkadıysa ıslaklığı almak için kullanırdı. Pazarda dördü beşi elli kuruşa satılırdı. Bazen ilkokula giden çocuklar ellerinde mendil kutuları ile satış yapmaya çıkarlardı. Büyük amcamın büyük oğlu Çetin abimizin bir tezgahı verdi. Her hafta pazara o tezgahını götürürdü. Tezgahta tıraş sabunları, fırçaları, farklı markalarda jiletler, plastik kahverengi taraklar, arkalarında artist resimleri olan yuvarlak aynalar, kalemler, tırnak makasları, küçük not defterleri, zarflar, kartpostallar, dikiş iğneleri, makaralar, katlanmış kenarlarında ekose çizgileri olan mendiller ve şimdi hatırlayamadım onlarca malzeme bulunurdu.

Mendiller kirlendikten sonra suya basılır sonra yıkanıp kurutulur, ütülenip kaldırılırdı. Önemli olan hiçbir kişinin (çocuk, kadın, erkek) evden mendilsiz çıkmamasıydı. Mendil bir statüydü. Mendil düzgün, katlanmış ve buruşmuş olmamalıydı. Benim mendillerim ise bir faciaydı. Yaz kış sürekli burnum akar, durmadan burnumu ya çeşmede yıkar sonra kurulardım ya da çeşme olmayan durumlarda mendile silerdim. Mendil dört, sekiz, on altı kat olurdu bazen. En ucuna kadar kullanmak zorunda olurdum. Erkeklerin mendilleri daha büyük, kadın mendilleri beyaz, açık bir renk ve düz  ve daha küçük olurdu. Erkekler pantolonları kirlenmesin diye gerektiğinde mendillerini bir taşın üstüne yayıp otururlardı.)

Sıdıka Ninenin cebinden o mendil hiç eksik olmazdı. Bir çocuk düşse ve dizini kanatsa hemen cebinden mendilini çıkarır kanayan yere bastırırdı. Dışarıya çıksa bize gelmeye kalksa mendilini mantosunun cebine koyardı. Dışarı çıktığında başını simsiyah bir baş örtüsü ile sımsıkı bağlardı. Yokuşu tırmanırken durup dinlenir mendili ile alnını kurulardı, özellikle yaz aylarında. 

İşini bitirip etrafı topladıktan sonra çaya, yola bakan pencerenin önündeki sedire oturup dışarı seyretmeye başlardı. Pencerenin dışında tel örgü vardı. Kedi köpek girmesin diye takılmış geniş gözlü bir örgüydü. Yazları içeri doğru pencerenin bir kanadını açık bırakırdı. Oturduğu sekide saman yastıklar duvar boyu uzanırdı. Yastığın üstünde sinek teli dururdu. Sinek teli, sinekleri öldürmek için kullanılan uzun bir sapı ve gözenekli geniş bir ağzı olan plastik spatulaya benzerdi. Hala yazları pazarlarda ellerinde sinek telleri olan seyyar satıcıları görürüm. Sinek ilaçları pek kullanılmazdı. Bahar başı belediyenin temizlik elemanları sırtlarında sinek ilaçları ile şehrin dört bir yanına dağılır, ne kadar çöp dökülen direk, ağaç dibi varsa oraları ilaçlarlardı. Babanne de ilaçlama yapan belediye işçisini bazen eve çağırır hayatın bazı yerlerine ilaç sıktırırdı. İlaçlamadan sonra yine sinek olurdu. İşte o sinekleri, oturup iş yaparken sinek teli ile avlarlardı.  Aralarında “şu teli uzatıver”, “ayağımın üzerinde geziniyor, kör olasıca vuruversene” gibi konuşmalar geçerdi, babanne başını iğne oyasına eğmiş Sıdıka nine de sigarasını tellendirirken.  

(Sinek teli biz çocukların gözde oyuncaklarındandı. Onu saz, gitar çalar gibi elimize alır, uzun sapında notalara basarken geniş yerinde ritm tutardık hayali bir icracı gibi. Ağzımızdan ezgileri çıkarırdık. O zamanların filmlerinde gördüğümüz gençlik partilerine öykünür, başımızda uzun saçlar varmış gibi kafamızı, hayali saçlarımızı öne arkaya sallarken, çalgımızla kendimizden geçerdik. Sinek telinin kirli, pis olduğunu söylerken aldırış etmezdik. Sinek teli oyunlarımızda yalnızca bir saz değildi. Bazen evimizdeki yeşil boyalı tahta yemek masasının altında bir kaç kibrit, bir kibrit kutusu, kibrit kutusunun çekmecesi ile fırıncılık oynarken fırın küreği olurdu. Kibrit kutusu çekmecesini tepsi niyetine kullanırdık. Kibrit çöpleri ekmek olurdu. Sandalyenin üzerindeki kırmızı zemin üzerine dokunmuş kedi figürü olan küçük sandalye halısına bombe verir, o bombeyi fırın ağzı olarak kullanırdık. Sinek teli ile fırına ekmekleri atar belli bir süre sonra sıcacık, pişmiş taze mis gibi kokan ekmek olarak çekerdik. O ekmeğin arasına yağ sürer ve afiyetle yerdik oyunumuzda. 

Fırından çıkan sıcak ekmeğin arasına yağ sürüp yemek özellikle yazları için bizim için heyecanlı bir bekleyişti. Herhangi bir zamanda gidip fırından sıcak ekmek alıp yerdik. Yazın onun tadı başka olurdu. Yeğenlerimiz yanımıza gelmiş olurlardı. Hep beraber açık hava sinemalarına veya çay bahçelerine giderdik. Dönüşte fırından ekmek alıp onu yemek bir başka güzel olurdu. Yokuş başındaki, Ulu Camiinin karşısındaki fırın gece çalışmaya başladığında ya sinemadan, parktan dönerken, ya da evden çıkıp sıcak ekmekleri almaya giderdik. Soğutmadan en hızlı şekilde Aykon yokuşundan iner hemen annemize, babaannemize verirdik. Onlar ekmeği karnından boylu boyunca yararlar, hala buharı tüten içine yağları parça parça koyup ekmeği tekrar kapatırlardı. O sıcakla ekmeğin içindeki sana yağı, hamura karışır, erir, ekmek içine iyice işlerdi. Sonra her bir ekmeği üç, dört parçaya bölüp biz çocuklara, kendilerine pay ederlerdi. Ekmeğin köşesini belki o günlerden kalan bir özlemle hala çok seviyorum. İçinde erimiş yağ ile sıcak ve kıtır kıtır ekmek köşesini sanki dondurma külahının altından dondurmayı içimize çekerek yemenin zevkine benzer bir zevkle yerdim. Köşesini en sona bırakırdım. Ortası yumuşamış hamur ile karışmış yağın yoğun olduğu bölgeyi önce bitirirdim. Ekmeğin ucu, ekmekçinin ekmeğe son şeklini verdiği, oval şeklin birleştiği iki sivri uçtan bir tarafı en sona kalırdı.)

Tespihi elinde dualar okurdu içinden öğle ezanına kadar. Yoldan geçen tanıdıkları pencere kenarına gelip halini hatırını sorarlardı. Bir şeye ihtiyacı, çarşıdan alınması gereken bir şey var mıydı? Yukarı mahalleden bilmem kimin kaynı ölmüş, öğleden sonra gelmek ister miydi? Ayak üstü konuştuğu ahbapları gittikten sonra kaldığı yerden okumaya üflemeye devam ederdi. Bazen dokuz yüz doksan dokuz defa çekerse cennete gitmesinin kesin olacağı söylenmiş bir zikri yaparken, bazen zenginlik getireceği söylenen bir kısa duayı çekerdi tespihi ile. Hiç bir şey yoksa “sübhanallah”, “elhamdülillah”, “allah ü ekber”.

Mutfağın hemen yanında hayata açılan kapı vardı. Kapının dış yanındaki tuvaletin kapısıydı. Sürekli ıslak ve nem kokusu karşılardı oradan geçeni. Tuvalete o kadar çok isim verilirdi ki. "Hela", "ayak yolu", yüz numara", "teşaşürhane", "tuvalet", "lavabo". Yaşlı kadın “ayak yolu” derdi hep. Bize geldiğinde kendisini “ayak yolu”na götürmemizi isterdi. Koluna girip, merdivenden indirip bahçenin diğer tarafındaki tuvalete götürürdük. Sonra onun çıkmasını beklerdik. Tuvaletten çıktıktan sonra, dış avlu kapısının yanındaki çeşmede titreyerek ellerini yıkardı kışları. Kolumuza girer ve tekrar yukarı çıkarırdık. Eski evler öyleydi. Banyosu bile yoktu o eski evlerin.

(Yıkanmak için mahallenin hamamına giderdik her hafta. Sabahtan öğlene kadar erkekler, öğleden akşama kadar kadınlar ve gece için erkekler hamamı olurdu. Biz çoğunlukla “Yeni Hamam”a giderdik. “Eski Yeni Hamam”, “Baltaoğlu Hamamı”, “Yenice Hamam” gibi onlarca hamam bulunurdu. Bazen annemler hamam gezerlerdi. Komşular, akraba kadınları anlaşırlar “bu hafta filan hamam gidelim, sahibi değişmiş, çok temizmiş” derlerdi birbirlerine. Bazen bizi haberci olarak yollarlardı. “Yarın annemler filan hamama gideceklermiş. Falanın gelin hamamı varmış, sizi de çağırıyorlar”. Babam kendisine hangisi uygunsa ona götürürdü bizi. Beni ilkokul birden ikiye geçince almamaya başlamışlardı kadınlar hamamına. O nedenle babaannem kimsenin olmadığı en erken saatte beni götürür yıkar ve okula yollardı. Erkek keseciye “tellak”, kadın keseciye “natır” denirdi. Parası olanlar onlara kese yaptırırlardı. Yoksa birbirimizi keselerdik. Ben kardeşimden büyük olduğum için babam kendisini benim keselememi isterdi.  Bazen babamın bir kaç arkadaşı ile birlikte hamama gittiğimizde onlar maden suyu biz çocuklar ayran veya “Şifa”, “Benda” gazozu içerdik. 

Acil yıkanmalık durumlarda büyükçe bir leğen içinde kuzinenin üzerinde ısıtılmış su ile annemiz yıkardı bizi kapının arkasında. Su sıçrarsa etraf ıslanmasın diye muşambanın üzerine koyarlardı leğeni. Yıkandıktan sonra mutlaka büyüklerimizin ellerini öperdik. Onlar da bizleri öper ve “sıhhatler olsun” derlerdi. )

Sıdıka Ninenin kınalı uzun saçları vardı. Her ay babaanne onun saçına kına yakardı. Saçın dibi ve uçlarında kınalar daha çok azalmış olurdu. Saçına kına harcını saçın dibine kalınca sürer, sonra saçı kıvırarak başa oturtur, en sonra tüm topuzu kına ile kaplardı. Başına bir eski tülbent bağlayıp tutmasını beklerlerdi. Hamamda kınalı saçları tel tel ve artık gücü kaçmış olarak ölgün ölgün sırtına yüzüne yapışırdı. Hamamdan sonra başını sıkıca bağlardı. Kenarlı yeşil desenlerle, uçlarında ince danteli ile uzun yemenisi boynunda aşağı sarkardı. Babanne, kimi zaman nineye başını sıkı bağla saçın dökülüyor dediğinde, “aaa olur mu hiç” diye itiraz ederdi. O da kınalı saç sende var diye çekişirlerdi birbirleri ile. 

Odasının dışarı bakan derin penceresinin bir köşesinde iki üç kiloluk “Vita Yağı” tenekesi içinde yetiştirdiği, baktığı bir çiçeği vardı. Tenekesinde, bizim oraların “fikirsiz” dediği çok çabuk uzayan, ipine, dalına sarılıp yukarılara doğru yayılan bir tür sarmaşık vardı. Onun yanında bir begonya saksısı vardı. Begonyanın kırmızı sarı çiçekleri dökülür, onları da tavşan ayağı ile küçük bir faraşa süpürüp temizlerdi. Tavşan ayağı, avlanmış veya evde beslenmiş tavşanlar kesildikten sonra ön ayaklarının derisi yüzülmeden kurutulan gerçek ayaklardı. Masalar, yüzeyler, tandırda yapılan ekmeklerin üzerindeki kül veya yapışmış yaprak parçacıkları onunla temizlenirdi. Fikirsiz evinin ön duvarını sarmış olurdu, rüzgarda yeşil yılanlar gibi dalgalanırdı.

Elektrik olmakla birlikte sık sık kesinti yaşanırdı o zamanlar. Sıdıka Ninenin odasında da  eski bir gaz lambası vardı. Burdur ve Isparta’nın elektriği Kovada Gölü’ndeki elektrik santralinden gelirdi. Lamba kullanılmadığı zaman şişesine elde örülmüş - onunki mavi orlondan ve kenarları beyaz iple çevrilmiş- kılıf geçirilirdi. Lamba camı her zaman kullanıldıktan sonra soğuduğunda ince eski bir  tülbent ile temizlenirdi. Lamba camı pırıl pırıldı. Askerden geldikten sonra ölen oğlunun ve kendisi ile Hacı Zühtü’nün  fotoğrafları, çerçeveli olarak lambanın yanında dururdu. Mezarlığa gittiğimizde Hacı Zühtü (1962), Kamil (1956) dedelerin hemen yanında Ahmet Dayı yatardı. Mezar taşında 1938 yazardı. hepsini tek tek ziyaret eder ve onların ruhlarına bir Fatiha ve üç İhlas okurduk. Mezarlıktaki tanıdığımız hiçbir mezarı okumadan geçmezdik. Ruhi Başhelvacı, Kara Makbule Nine, Zehra Nine (Sıdıka Ninenin kardeşleriydi ikisi de. Kara Makbule Nine hiç evlenmemiş. Hacer Annemizi ona benzetirlerdi. Zehra Nine Hacı Ahmet Başhelvacı’nın hanımı olup Nuri ve Mehmet Ali Dayı ile Zekiye Teyzenin anneleriydi), babamın dedesi Hilmi Dede, Şefika Nine… Hiçbirisini geçmezdik.  Hepsine dua ederdik. Bize öyle tembihlemişlerdi. Onlar bizleri beklerlerdi. 

Hacı Zühtü Dede ve oğlu Ahmet’ten söz ederdi bazen bizlere. “Hacı Zühtü”nün Rus savaşına katılmasından, yıllar süren esirliğinden, esir iken yanında kaldığı kırmızı sakallı Rus’un dedeye domuz eti yedirmediğinden, onun “müslüman”lığına saygısından,  develerle hacca gittiğinden - o zaman yeni hacca gidip gelenleri biraz sitemkar tebrik ederdi. Üç dört ay süren deve sırtındaki yolculuklardan, yoldaki eşkiya saldırılarından bahsederek otobüsle gidip gelmek de neymiş derdi. Hac yolculuğunun bir çile, arınma yolu olduğunu ima etmek ister gibiydi. Babannenin çocukluğunda yaşanan depremden - hareket derdi o depreme-, ölüleri merdivenlerle taşıdıklarından, toplu olarak ölülerin gömülmesinden söz ederdi. Araştırdığımda anlattığı depremin 3-4 Ekim 1914’de olduğunu, 657 kişinin hemen öldüğünü öğrenmiştim. Babannem o zaman dört yaşındaymış.


“Ahmet”ninin askerden geldikten sonra “rahmetli Atatürk”ten sonra öldüğünü söylerdi. İşte o “Ahmet” ile “Hacı Zühtü - Sıdıka”nın siyah beyaz fotoğrafı ahşap çerçevenin içinde yan yana dururdu.

(PE-RE-JA  büyük cam kolonya şişesini Berberimiz Mehmet Sönmez’in dükkanından doldurup getirirdik. Mehmet Amca berberliğin yanı sıra İstanbul'dan veya Ankara'dan getirttiği kolonyaları satardı. Sarı, turuncu, yeşil, kahverengi sıvılarla dolu galonların başında uzun camdan musluklar olurdu. Tansiyon aletinin sıkma aparatına benzer bir aparatla incecik ağızdan şişeye kolonya doldururdu. eğer esans istenirse uzun bir iğne ile bir kaç gram esans şişeye zerk edilirdi. Bazen babam Mehmet Amcaya içine esans koymasını söylerdi.  Mehmet Amcanın dükkanı hem hafif eğimli yokuşa hem  yukarı çarşı caddesine bakardı. O nedenle sürekli aydınlık olurdu. Babamız bizi  saç kestirmeye Mehmet Amcaya götürürdü. Elinde saç kırpma makinesi ile tıkır tıkır kesilen yanlar, arka üç numara, üstte  bir parça kısaltılmış saçımızla "alaburuz tıraşı"mızı olurduk. Ortadaki sehpada “Akbaba”, “Cumhuriyet”, “Akşam” ve “Tercüman” gazeteleri olurdu. Ben çoğunlukla “Akbaba” dergisindeki hikayeleri okurdum. Mizah hikayeleri, karikatürler ve bir sürü şey. Bir de dükkanda hiç eksik olmayan kanaryaların şakıması, Şavlı'nın değirmeninden gelen sesleri, karşı köşede Saim Amcanın (Elmacıklı) kahkahaları. Babannemler turşu, peynir, zeytin kuracakları zaman iri kaya tuzunu Şavlı’ya “yardırma”ya giderlerdi. Mehmet Amca’nın berber dükkanı ile Abdullah Bulgan’ın hırdavatçı dükkanı yan yanaydı, Şavlı'nın değirmenine bir kaç basamak ile inilirdi. İçerisi karabiber, kimyon ve bir çok baharat kokusu ile mis gibi kokardı. )

Günde yaklaşık olarak üç paket sigara içerdi Sıdıka Kadın. Düz beyaz kağıdın üzerinde iri puntolarla ve yeşil renkle yazılmış “ÜÇÜNCÜ”. Köşeyi bir küllük, üzerinde “vasati kırk çöp bulunur” yazan bir kibrit kutusu tamamlardı. O zamanlar iki çeşit kibrit vardı. Biraz uzun ve sürtünme yeri desenli bir iki kuruş daha pahalı olan kibritle daha küçük, çekmecesi çivit mavisi ve sürtünme yeri dümdüz kav olan ucuz kibrit. İşte Sıdıka Ninenin kibriti hep o ikinci kibritti.  Köşenin son aksesuarı ile pilli radyo idi,  aynı kanala ayarlanmış: Akşam “Yedi Ajansı”nı dinlediği. 

Bizler yanındayken bir çok şey anlatırdı: Kıymalı tarhana çorbası, delikli bulgur pilavı, Hacı Zühtü Dedenin soğan ve sarımsak yememesi, ona yaptığı soğansız yemekler,  çayın kenarında dolaşan kazların kendisine nasıl saldırdıkları,  kapısının on metre önünden geçen ve şehri ikiye bölen çayın sesini, kokusunu, sellerin nasıl gürül gürül çay yatağından taştığını, sürüklediği ağaç gövdelerinin nasıl dereyi tıkadığını, İnönü’nün Reis-i Cumhur olup girilmeyen savaştan sonra çay duvarlarının örüldüğünü anlatırdı, karmakarışık, aklına geliverdiğince. 

Bir gün koluma girmiş onu bizden çıkmış evine götürüyordum. Çınaraltı köprüsünden geçmiştik. Yedi veya sekiz yaşında olmalıyım. Ben onun Hacı Zühtü’sünün adını taşıyan değerli torunuydum. Büyüyünce otomobil alırsam onu öne bindirip bindirmeyeceğimi sormuştu bana. Ben, çok acımasızca olduğunu sonradan kavradığım, ama gerçekten samimi şekilde, herhangi bir art niyet olmaksızın ona, “sen o zamana kadar ölürsün” demiştim. O kadar koymuş olmalıydı ki beni kızlarına şikayet etmişti. Onlar da bana “tabi nine, arabam olursa seni öne oturturum” deseydin diye çıkışmışlardı. 

Bazı akşamları yanına gittiğimizde, babaanneye yakın zamanlarda kendisine kimlerin geldiğini, neler konuştuklarını, kimleri gördüğünü fısıldayarak söylerdi: 

“Dün akşam üstüne doğru kapının önündeyken, Zekiye’yi gördüm, gelip elimi öptü, Nezahat’e uğramış oradan yukarı pazara çıkmış, Mehmet Ali’nin dükkanına koyduğu üç beş pazar harcını almaya gitmiş.” 

“Cuma selasından sonra kapı tıkırdadı. Bir baktım ki Adile’nin Yaşasın’ın karısı, adını unuttum şimdi. Çörek yapmışlar, bir kaç tane bana da bırakıverdi, mutfakta tel dolabın içinde. Ben yiyemedim. Çocuklara bölüştürüver.”

“Bülbüllerin Süleymanın Zübeyde, Necla pazara giderken uğradılar. Bir ihtiyacım var mı yok mu diye sordular. Ben de bizimkiler getiriverecekler dedim.”

“Aliye Hanım nasıl, iyi mi? Boynu nasıl oldu? Çeliban Mehmet, Fakriye nasıllar? Çoktur görmedim onları?”  

(Babanne, büyükbabamın kardeşlerine “Çeliba” derdi. Sonradan öğrendiğime göre “Çelebi Ağa”ın kısaltılmışı olup erkek kardeşlerin karıları, erkek kardeşlere “Çeliba” diye seslenirlermiş. Çeliba Mehmet de babamın amcasıydı. Hüsnü Bayer İlkokulunun baş öğretmeniydi. Keman, mandolin çalardı. 1932 yılında öğretmenliğe başlamış ve Trakya’da ve değişik şehirlerde çalıştıktan sonra Burdur’a gelmiş.  Her bayram Mustafa ve ben tüm tanıdıkları, akrabaları ziyarete giderdik. Aykon Yokuşunun bulunduğu sokaktaki evden çıkmadan Hüsnü Amcamız, -babamın diğer amcası, altlı üstlü otururduk- Mürüvvet yengemiz ve Çetin Abimizle bayramlaşırdık. Hacer Anne - Celal Babaya, oradan Süleyman dayılara (Bülbüllerin Süleyman) (Mürüvvet yengemizin abisi), sonra Zekiye Teyzeye, Mehmet Ali Dayı - Nezahet Teyzeye, Nuri Dayı - Sabiye Yengeye, Ziya Amcalardan, Mehmet Amcamıza geçerdik. O ziyaretlerde Mehmet Amca öğretmenlik günlerinden söz ederdi. Fahriye Teyze, Mehmet Amcamın karısıydı. Aliye Nine de Fahriye Teyze’nin annesiydi. Aliye Nine, pamuk gibi yumuşacıktı. İncecik kibar bir sesi vardı. Başında beyaz bir tülbent, uçları yakasına sarkmış, boğazında bir guatr yumrusu ile yaşardı. Sıdıka Ninenin boynu nasıl diye sorduğu soru o guatr yumrusu ile ilgiliydi. Bir çok yaşlı kadında vardı guatr. Örneğin Hacer Annemin boynundan kocaman bir yumru sarkardı. Altın kaplı dişleri ile gülerken o yumru aşağıya yukarıya kalkar, oynar dururdu.  Bazen Mehmet Amcamlarda Nurettin Abi, Neşe Abla - Ahmet Abi; (Nurettin ve Neşe, Mehmet Amcamın çocuklarıydı, Ahmet Abi (Gıp Gıp Ahmet) damattı- ile karşılaşırdık. Betül daha doğmamış, Nurettin Abi evlenmemişti. Mehmet Amcamlardan sonra Başhekim Fevzi Başçı (halamızın çelibasıydı!) amcaya uğrar, kendisi ve Güler yenge ile bayramlaşırdık. Bazen Elif babaanne (Fevzi Amcamın annesi), bazen de Ali Abi orada olurlardı. Ali Abi (Ali Başçı) İzmir’de tıp okuyordu. Bu tur sonunda, özellikle 1975 ile 1980 arasında, özellikle Özgür doğduktan sonra,  babamın yakın arkadaşı Naci (Kazan) Amcanın, Emsal yengenin evinde son bulurdu ziyaretlerimiz.

Bayram ziyaretlerinde, her zaman olmasa da başka tanıdıklara, akrabalara (hısımlara) da giderdik. Doğudan sürgün gelmiş Esmer teyze, Adile teyzeler, Rahmi (Başhelvacı) Abi - Özgül ablalar olurdu.  

Gaz Camii sokağında açık pembe boyası ile Rahmi Abilerin evi çok güzeldi. Küçük bir kapıdan içeri girer, ahşap merdivenlerle bir kat yukarı çıkardık. Akşam güneşinin batarken göl üzerinden çizdiği, rasgele fırça darbeleriyle boyamış görünen mavi, kızıl, aralarına ince mor dalların sıkıştığı bir sarılığın sardığı ufku, oturduğumuz açık sofadan seyrederdik, büyüklerimiz bir birleri ile hal hatır sorarken.

Bayram gezmesinden sonra topladığımız bayram harçlıklarını harcamadan eve getirir babamıza verirdik. )

Sıdıka Nine, kendisine uğrayanları, oturmaya gelenleri, konuştuklarını, yaptıklarını anlatırdı usul usul; yandaki sokakta olan  mahalle fırınların yakılmasından, susamlı çöreklerin, tandır ekmeklerinin pişirilmesinden, kurban bayramlarındaki kelle, ayak ütülemelerinden, kavrulmuş etlerden… 

O zamanların Burdur’u küçücüktü. Birbirimizi tanırdık. Akraba, hısım veya komşuyduk. Açıklaması olmayan bir yakınlık olmazdı. Mutlaka bir yerlere bağlıydı arkadaşlıklarımız.  Köylerden şehre büyük bir göç yoktu. Oluklaraltı’ndan Köprübaşı’na kadar olan ve Gazi Caddesinin sınırladığı alan eski Burdur’du. Eski Burdur’un arka sınırı ise Su deposunun bulunduğu tepelerdi.  Salı pazarı Gazi Caddesinin diğer yakasıydı ama oradaki evler yeniydi. Müze ve müze parkı, Çocuk hekimi (Çocukçu) Dündar Güçlü’nün evinin olduğu sokak başından aşağıya doğru inen evler yeniydi.  Pazaryerinden sonra tren istasyonu ve hemen demiryolunun altından bağlar başlardı. Bağ arası, bağrası denilen, pekmezlerin kaynatıldığı, bulgurların yarıldığı, salçaların yapıldığı bağlar oradan itibaren göle kadar uzanırdı.  Deprem Evleri, 149, Bahçelievler, Şeker İşçi Evleri eski Burdur’un dışıydı. Bizim Şeker İşçi Evlerinin 1960’lı yıllarda yapılmasının onun şehrin içinde olması anlamına gelmediği sözsüz bir anlaşmaydı. 

Pencerenin yanındaki sedirin üzerinde yer minderlerini döşerdi. Saman yastıklarından temiz saman kokusu sinerdi odaya. Minderlerin üstüne kalın bir halı serilmiş olurdu. Saman yastıklarının üstüne de beyaz elde örülmüş perdelerin artıklarından yaptığı püskülleri tutturduğu örtüler örterdi. Sıdıka Nineye ne zaman gitsek bir eliyle bizleri oturacak yer gösterirken diğer eliyle  örtüleri ve püskülleri düzeltirdi.

Ölümünden önce “gözlerim dumanlı,” diyordu. Katarakt olmuştu. Yaşı çok ilerlediği için göz doktoru, ameliyatın çok zor olacağını söylemişti. Fevzi Amca ameliyat olmasına gerek yok diyordu. O zamanların aklımda kalan meşhur doktorları Fevzi Başçı, Hikmet Kantarcı, Ali Dulupçu, çocukçular Zeynel Abidin Tonguç ile  Dündar Güçlü’ydü.

Eczaneler Çiftçibaşı, İyigün, Semiz, Şifa, Şener eczaneleri ile özellikle Gözlükçü Günay. 

Ağzında diş kalmamıştı. Ekmeğini çaya banıp yiyordu. Bol şekerli çayı seviyordu. Tatlı çayı. “Üç gün döşek, dördüncü gün toprak”, ağzından düşmeyen cümlesiydi, kiminle konuşursa konuşsun. Evden çıkaramıyorlardı, ikna olmuyordu. "Ben çocukların sesini, evin kavgasını, sabahın, akşamın hay huyunu kaldıramam", diyordu.

En fazla kışın, karın çok yağdığı zamanlarda bir kızından diğer kızına gidiyordu. Bayramlarda baş köşe onun olurdu, bir de hastalandığında. Sonra tekrar “evim” derdi. Evini, soğuk, karanlık odasını, pencere kıyısındaki çiçeğini, kapısının on metre önünden geçen ve şehri ikiye bölen çayın sesini, kokusunu özlüyordu.  

Artık kendisine bakamadığı için getirdik bizim Şeker İşçi Evlerindeki eve. babaanne ile aynı odada yatıyordu. Tuvalete gidemediği için ayak ucunda lazımlık koyuyorduk. Utanıyor da utanıyordu bu durumdan. Yalvarışı aynıydı: “Üç gün döşek dördüncü gün toprak.” 

Ne sigarasından ne şekerli çayından hiç vazgeçmedi. Ayaklarının derileri kabarıyor, sular sızıyordu bacaklarından. Doktorlar yaşlılıktan dolayı dolaşım bozukluğu diyorlardı.  Yaklaştığını biliyordu ölümünün. Rahmetli Hacı Zühtü’den, Ahmet’ten, sellerden, payam ağaçlarından, dedesinin yaptırdığı camiden.

(“Selimoğulları” derlermiş ailesine, camiye de “Selimoğlu” camisi. Çaya yakın küçük bir camiydi. Nezahat teyzelerin sokağının hemen başındaydı. Bahçenin köşesinde bir ağaç, yalnız yalnız salınırdı rüzgarın dalları arasındaki geçişinden.)

Annem hastaneden üç - beş gün önce çıkmıştı. Özgür doğmuştu 7 Şubat 1975 di tarih. Bir cuma günü öğlen babam eve gelmiş bir kardeşiniz doğdu demişti Mustafa ile bana. Biz de iki kardeş elimizdeki harçlıkları denkleştirip Yeni Fırının yanındaki Kervansaray Pastanesinden annemize bir kutu pişmaniye yaptırmıştık. Yeni fırının ekmeklerinin üzerinde enine çizgiler olurdu. Bir de genelde tava ekmeğini babam hep oradan alırdı. O nedenle fırındakiler bizi tanırdı. Ne olduğunu sorduklarında hastaneye kardeşimizi görmeye gideceğimizi söylemiştik. Pastanedeki kısa tıknaz tezgahtar kutuya biraz daha fazla pişmaniye koymuş olabilirdi. Pişmaniye kutusunu rafya ile süslediler. Mustafa ve ben yürüyerek hastaneye gittik.

Eskişehir Bankası, Foto Tek, Ziraat Bankası, Metin Çoksezen, Deveciler, Mavi Köşe, Tabakhane camisi, köprü başı, Hüsnü Bayer ilkokulu, Kanrıcı Otel derken hastaneye varmıştık. Fevzi Amcamızı sık sık hastanede ziyaret ettiğimizden nereye gideceğimizi biliyorduk. Bir büyük odaya girdik. Beş altı kadın yatakta yatıyordu. Cam kenarında annemiz yanında kırmızı suratlı ufacık bir bebekle ilgileniyordu. Adını Özgür koymuşlardı. Ona gidip sarıldık ikimiz de. Kucağıma aldım Özgür’ü. Yumulmuş çizgi gibi gözleri, başında beyazlı, sarılı beresi, ellerinin ayaklarının sıkı sıkı sarıldığı kundağında, geldiği hayatın tüm havasını bir an önce içine çekip hızlı hızlı nefes alıyordu. Sonra Mustafa kucağına aldı.

Annemize kutuyu uzattık. “Nedir bu çocuklar?” diye sordu. Hediye getirdiğimizi söyledik. Kutuyu açtı. Bir kaç lokma pişmaniye yedikten sonra “hadi siz yeyin. Benim fazla yememem lazım,” deyince biz ikimiz itiraz etmeden tüm pişmaniye kutusunu silip süpürmüştük.  Cumartesi veya Pazar günü hastaneden taburcu olmuştu annemiz.  Sıdıka Nine titreyen kollarıyla Özgür’ü kucakladı. Bir kaç dua okuyup üfledi. Hafif bir buse kondurdu yanağına. 13 Şubat 1975 akşamı Fevzi Amcam bize uğramıştı. Dolaşım yetmezliğinden ötürü ayaklarından su geliyordu. “İyisin, iyisin teyze” dedikten sonra evden ayrıldı. Giderken babamla babaanneme hazırlıklı olmalarını söyledi, o soğuk akşam beyaz Renault TS 12 motorunu çalıştırırken. O akşam Sıdıka Nine ruhunu teslim etti. 

14 Şubat 1975 günü öğle namazından sonra Ulu Camiden cenazeyi kaldırdık. Mustafa ile ben okula gönderilmiştik. Aynı akşam dualar okumak, salavat getirmek üzere top sahasının yanındaki camiye gitmiştik. Osman Amcam, Ahmet Abim (halamın oğlu olup Sıdıka Ninenin rahmetli oğlunun adı verilmişti) Ankara’dan gelmişlerdi cenaze için, Celal Babam, babam, ben, Mustafa, Çetin Abi, Nuri Dayı, Mehmet Ali Dayı, Şeref ve Cengiz Abiler ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım kişiler. O akşam Bursa’dan gelmiş Sabahattin Abi (Akkaya) bizi yönetti. Kur’an okumalarını, salavat ve tekbirleri onun kılavuzluğunda getirdik. Sabahattin Abi’yi çok severdi Sıdıka Nine, babasını (topçu), annesini, Hayati Abi’yi. Soğuk bir gecede, onu mezarında sıcacık tutacak nefeslerimizi yollayarak camiden ayrıldık. Yürüyerek Şeker İşçi Evlerindeki evimize gittik. Dediği gibi ölmüştü:  Üç gün yatak dördüncü gün toprak olmuştu. 

***
Pencere kenarında oturmuş sedirine dışarıda gözü. Dışarısını dinliyor. Çayı, yoldan geçen arabaları, ezan seslerini, komşu çocuklarının bağrışlarını dinliyor. Radyo açık. Sesi kısık. Sanki evde sürekli bir ses olmalı. Radyo evin suskunluğunu hançerliyor. Boşluğu dolduruyor. Sıdıka Nine bizimle yaşıyor. 

1 yorum:

Unknown dedi ki...

Başınız sağolsun.
Harika bir eski Burdur anlatımı olmuş.

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle ...