İnsanlar tanıdım.
Hayatlara girdim hayatlardan çıktım. Yollara düştüm. Yokuşlar tırmandım. Yokuşlar indim. Bir dağdan bir düz ovaya salındım. Bir ovadan bir kıyıya savruldum. Bir eve girdim bir evden çıktım. Bir şehre ayak attım bir şehri terkettim.
İnsanlar tanıdım. Hayatlarına girdim, hayatlarından çıktım. Konuk oldum yüreklerine, yüreklerinden kovuldum. Konuk ettim yüreğime, yüreğime gömdüm.
İnsanlar tanıdım. Tek boyutundaydı hayatlarının. Umutlarını dinledim. Çöküşlerini gördüm. Heyecanlarını hissettim sıkarken ellerini, pörsümüş parmakların cansızlığı mengeleşti. Büyük anlatılar dinledim. Tırnaklarıyla kazılacak gelecekleri anlattılar bana. Tırnaklarla gelecekler kazıldı. İçlerine düştüler. Hep vermelerdeydiler. Çocuklar diyorlardı, yarın diyorlardı, bizden geçti diyorlardı, herşey onlar için diyorlardı. Babaları da demiyor muydu? Dedeleri de... Tek boyutundaydılar hayatlarının. Yükümlülükler kumkumasına, teslim olma ruhuna esir olmuşlardı.
İnsanlar tanıdım. Sarılırdık geceleri, çözülürdük sabahları, karanlıklar, hücreler, terminallerde ayrılıklar, tren garlarında el sallamalar. Aralanıp giderdi mesafeler. Yokoluşlardaydık bilisizce. Hep bir telaş, hep bir koşuşturma, hep bir vazgeçiş, hep bir erteleme ile yaşıyorduk.
İnsanlar tanıdım. Birbirinden cevval, civan, usta, aşık, sevgili. İnsanlar tanıdım, birbirinden içli, dolaysız, saf. Ama işte, tek boyutundaydılar hayatın. Kendilerine biçilen yolların yolcularıydılar. Yolun kenarındaki tarlaları görmüyorlardı, ekinleri görmüyorlardı. Ellerinde yalnızca gazeteler, kulaklarında walkmanlar. Ağaçları, kuşları görmüyorlardı. Çöp kokularından, çürümüş yapraktan kaçıyorlardı. Başları hep gömülmüştü. Şimdi kağıtlara, tornaya, frezeye, bilgisayara, televizyona, yarınsa toprağa. Çevirip bakmıyorlardı başlarını. Koşarlarken bile başları önlerinde koşuyorlardı.
İnsanlar tanıdım. Nicesine konuk oldum. Nicesini terk ettim. Tek boyutundaydılar hayatın. Sevmek yalnızca evdeki çocuktu, mutluluk sadece sıcak çorbaydı, umut aybaşlarıydı, maaş artışlarıydı, haftalıklardı. Korkuları işsizlikti, kadının dudak bükmesi, erkeğin sokaklara sarkması, çocukların mahalle aralarında küfürler öğrenmesiydi. Öğütülmeleri değildi korku. Öğütülen buğday, parçalanan ve ufalanan buğday ne bilirdi ki öğütüldüğü. Un olmaktan haz alırken.
İnsanlar tanıdım. Kavgalar ettim, dayaklar yedim. Omuzlar attım omuzlar yedim. En sonunda bir tabutun altında geldik yanyana. En son belki bir tabutun altında getireceğiz insanları yanyana.
İnsanlar tanıdım. O kadar çoktular ve o kadar yoktular ki! İt gibi titreyip ve açlıktan nefeslerin koktuğu odaların gezginleri olduk. Trenlerde kaçak yolculuklar yaptık. Otobüslere kaçak bindik. Kitaplar çaldık. Kalemler sattık. Boşanmayı denedik, boşanamadık mecburiyet sütunlarından; işlerden, tasarruftan, "ne derler" sözlerinden, "olmazsa olmaz"larından.
İnsanlar tanıdım. Nicesi örüyordu hayatını ilmek ilmek. Büyük anlatılardaydılar. Doruklarına çıkmışlardı mertebelerinin. Bir çocuk ağlamasına hasret başları ellerinin arasındaydı.
İnsanlar vardı. Yurtları yoktu. Serseri mayınlardı ve yalnızca bir yosun gibi tutunmasındaydılar kayalara. Gösterişli ve marazi gündüzlerin, gösterişli ve marazi gecelerin oyuncularıydılar. Bedenlerin tükenişinde, ruhlarının büzülüşündeydiler. İnsanlar vardı tanıdığım. Yurtları yoktu. Odalarında yanan ateş ısıtmıyorlardı onları. Bir göstergeydi 20–30 dereceler, ateşler, ısınmalar değildiler. Yudumlanan serinlik değildi su, çakır keyf olmak değildi kırmızı şarap, kendinden geçmek değildi rakı akşamları.
İnsanlar tanıdım. Yurtları yoktu. Gece ışıklarında dünyaları fethediyorlardı. Atomu parçalıyor, kimyayı, fiziği ve simyayı harmanlıyorlardı. Damarlarında bir serumu deniyorlardı. Onları yurtsuz bırakan bir elin yüreğini çalıştırıyorlardı. Sevdalarında yanıyorlardı. Ateşleri gözlerini kora çevirmişti. Tutkularının diş izleri omuzlarındaydılar. Uzayın kapılarında dolaşıyorlardı, sesleri damıtıyorlardı, soğuk akşamlarında heyecanları ısıtıyordu ellerini. Ama yurtları yoktu işte. Tükürülmüş, dışlanmış ve reddedilmişlerdi. Yüreklerinin ısıttıkları topraklardan sürülmüşlerdi.
İnsanlar tanıdım.
Yurtlar tanıdım.
İnsanlar yoktu. Ağaçları, dağları, denizleri tanıdım. Onları gören gözler yoktu. Yolları, yedi iklimi, rüzgârların alayını tanıdım. “bu poyraz”, “bu karayel”, “bu meltem” diyen diller yoktu. Yağan karları gören gözler yoktu. Irmak kenarlarında yetişen çörtük otlarının kokularını duyanlar yoktu. Haşhaş kozalaklarının rüzgârla uğultusunu sabahları dinleyenler yoktu. Pancarların kazılmasını ve bir keserin yaraladığı pancar gövdesinden sızan suyun kokusunu duyan yoktu. Havuçların kırılmasında fışkıran suyla yüzünü sıvazlayanlar yoktu. Gelinciklerin, bir başına ve tek tük başkaldırdığı tarlalardan geçenler yoktu.
Yurtlardan geçtim.
Yurtlara konuk oldum. İnsanları yoktu. İğde ağaçlarını, hanımellerini, ortancaları onlar öyle diye kabullenen insanlar yoktu. Hep bir sınıflandırmanın, bir beğeninin menfezinde biçimlenen düzenlilikler vardı. Hoyrat dili prangalara vuruluyordu yurtların.
İnsanlar vardı yurtları yoktu, yurtlar vardı, insanları yoktu.
İnsanlar tanıdım.
Çocuklar, sevgililer, anneler, babalar, patronlar, işçiler, sarhoşlar, matbaacılar, meyhaneciler, dindarlar, allaha yakaranlar, yalvaranlar, şarkıcılar, şiir söyleyenler, savrulanlar... Hepsi ama hepsi tek boyutundaydılar hayatlarının. Duaların tek boyutundaydılar. Her şeyiyle insan olmanın duasında değildiler.
Herbir yüzde, her bir çizgide kendimi buluyordum. Her bir sözde kendimi buldum. O kadar çoğaldım ki.
İçim öylesine rahat ve öylesine boş ki. Şimdi çıkıp gidebilirim hayatlardan, şimdi terkedebilirim bu odaları, evleri. Yollara düşebilirim. Tanıdığım her insan bana açık etti bir sırrını hayatın. Her bir insan başka bir sır ve başka bir sır başka bir hayat ve başka bir hayat başka bir boyut yaşanılacak.
Göze almanın, anı yaşamanın, gelecekten nefretin, dünden kaçmanın, bugüne demir atmanın, sözün, kelamın sığınaklığında bir hayatın izlerindeydim. Bir ağaç gövdesine sarılımışçasına sarılmasındayım hayatın. İnsanlar tanıdım. Her biri tek boyutundaydı hayatlarının.
İnsanlar tanıdım.
Basit, yalın, kendi kaygılarında, saf tertemiz, yalancı, dolandırıcı, hırsız ve ama tertemiz, kendine inanmış, işkenceci, yokedici, acı çektirici ama kendisine inanmış, saf insanlar tanıdım. Nefretim kalmadı hiçbirine...
Havaya çizilen desenlerin, sulara kazınan resimlerin tutkunu oldum. Yanan ateşten çıkan dumanı şekillendirdim parmaklarımla, bir raksı savurdum havaya, ıslık çaldım, cırcır böceği orkestrasına katıldım. Karlardan heykeller yaptım; eriyişinden mutluluğu damıttım. Sözler fısıldadım kulaklara, öpüşler saldım avuçlara, kalıcılaşan, demirleyen ve demir atan gemilerden kaçtım. Dümensiz gemilerin başına buyrukluğuna öykündüm. Korsanların bıraktıkları enkazlara tutuldum. Buzu biçimlendirdim. Bir varmış ve bir yokmuşçasına söylenen masallarda ayağa kalktım. İnsanları tanıdım o masalların içinde.
İnsanlar tanıdım. Herbiri yalnızca tek boyutundaydılar hayatlarının.
2 yorum:
Margaras'ı bilen birinin varlığından haberdar olmak ne güzel. Demek ki Borroughs okumuşsunuz.
Beatnik kuşağını bir dönem tutkuyla okumuştum. o dönem yazılan öyküleriden uyarlanan filmleri seyretmiştim. hala özel bir şeylerini keşfettikçe heyecanlanıyorum.
Yorum Gönder