Çiftliğe yakın kasabada bir ev tutmuşlardı yeniden. Mevsimlik işçilerin çoğaldığı ve her yeri sardığı günlerdi. Yeni kamyonetler, eski arabalar, farklı şehirlerin plakaları ile geliyorlardı.
Kadın üzerinde ince, dallı ve boydan boya giyilen tek parçalık entarisi ile evi yerleştiriyordu. Valizleri boşaltıyor üç beş parça elbiseyi askılara geçirip kapı arkasındaki çiviye asıyordu.
Evin karşısındaki kahvede ise adam çocukla oturmuş bir şeyler içiyordu. Konuşmaktaydılar, gülerek. Ona fıkralar anlatırken ara sıra aritmetik problemleri soruyordu. Şaşırtmalar veriyor ve sıkıştırıyordu onu.
Kahvenin önünde eski bir araba durdu. Arabadan uzun boylu kumral, sakalları uzamış biri indi. Küçük çantasını yere koyarken teşekkür etti şoföre ve kapıyı kapattı. Elinde ceketi doğruldu. Boş elini tutulmuş beline koydu ve arkaya doğru yaylandı.
Adamın gözleri takılı kalmıştı ona.
Gelen oydu.
Kadının ilk sevgilisi ya da kocası ya da neyse. Ne işi vardı onun burada şimdi?
Adam çocukla onu gördü. Yanına geldi. Uzun zamandır onları aradığını söyledi. "O" neredeydi? Annesi, onun burada olabileceğini söylemişti.
Demek ki annesine telefon etmişti.
Çocuk nasıldı?
Yedi yıldır görmüyordu. Doğduktan iki ay sonra arandığı için kaçmıştı. Evli bile değillerdi çocuk doğduğunda.
Evli miydiler? Hayır.
Beş yıldır birlikteydiler. Kavgalı, gürültülü bir hayattı, ama yaşıyorlardı işte.
***
Sürekli yer değiştiriyorlardı. Erkek, kadın ve çocuk.
Pansiyonlarda, bir odalı işçi evlerinde, çiftliklerde, fabrika lojmanlarında kalıyorlardı. Mevsimlik işçi olarak çalışıyorlardı, sigortasız, güvencesiz. Çok fazla eşyaları yoktu; bir iki çanta giysi, küçük bir televizyon, radyolu cinsinden, açılır kapanır iki yatak, yastık, battaniye, çarşaf. Birkaç kaset, birkaç kitap.
Adam bir gün barakaları boyuyor, bir gün bahçıvanlık yapıyordu. Bir gün denize açılıyor, bir gün lokantada bulaşıkçılık yapıyordu.
Kendilerine gösterilen yerlerde kalıyorlardı çoğunlukla. Bazen ucuz bir oda buluyorlardı kiralanacak. Kapalı eski bir kamyonetle yolculuk ediyorlardı.
Uzun kumral saçlarının önlerini arkada toplardı. Arka saçlarını serbest bırakırdı. Buğday tenliydi ve bal rengi gözleri vardı. Kadın da uygun iş buldukça çalışırdı.
Adam açık havada çalışmaktan dolayı neredeyse bakır rengindeydi. Çocuk sarı saçlı ve iriceydi. Babanın kumral saçlarına hiç benzemiyordu.
***
Kadınla konuşmalıydı. Neredeydi? Evi gösterdi. Adam eve gitti.
Çocuğu yanına çağırdı; "Annenle o amca şimdi konuşacaklar. Biz de seninle gezelim mi?"
Çocuk sevindi. Lunaparka gidecekler miydi? Evet. Gideceklerdi.
***
Kadın onu görünce şaşırdı.
Ne arıyordu burada? Neredeydi bunca zamandır? Bir satır mektup bile yazmamıştı. Telefonlarına çıkmamıştı.
Artık buradaydı ya.
Çocuğun geleceği ne olacaktı?
Zaten onunla da evli değildi.
Evlenmiş olsalardı sorun çıkarmayacaktı.
Ama değillerdi işte.
O zaman niçin tekrar denemesinlerdi.
Hayır, dedi kadın. Olamaz. Bu yanlış olur.
Hayır, yanlış olmaz diye üsteledi adam.
Çocuk onundu. Evli olmasalar bile çocuğun velayeti üzerindeydi.
Geri dönecekti. Şimdi pansiyona gidiyordu. Bir oda tutacaktı kendisine. Bu sorunu çözmeleri gerekiyordu. Her yönden. Hem o adam, hem çocuk hem de kendileri açısından.
Adamla çocuk güneşin batmasından epey sonra eve geldiler. Çocuk yorulmuştu. Elini yüzünü ve ayaklarını yıkadıktan sonra, hemen uyudu. Dışarıda bir şeyler atıştırmışlardı.
Ne konuşmuşlardı? Kadın anlattı usulca. Ne düşünüyorsun dedi adam. Dönecek misin? Bilmediğini söyledi kadın.
Çocuğa da o denli alışmıştı ki. O olmazsa ne yapacaktı, düşünemiyordu. Artık bu evde kalamayacağını söyledi adam. Eşyalarını alıp başka bir oda bakmalıydı. Kadın birlikte gelmeyi teklif etti. Yatıştırmak istiyordu, suyundan gidiyordu. Tamam dedi adam. Bir kaç parça günlük eşyayı bir naylon torbaya tıkıştırdı. Geri kalanını daha sonra alırdı nasılsa.
Çocuk derin derin uyuyordu. Evden çıktılar, bir pansiyona gittiler. Adam bir oda tuttu. Kadın içeri geldi ve onu dudaklarından okşarcasına öptü. Her şey düzelecekti. Her nasıl olursa olsun zaman örtecekti.
Odadan çıktı eve geldi.
Biraz sonra adam kapıyı çaldı. Burada kalabilir miydi? Pansiyon için parası çıkışmıyordu. Kadın umursamaz tavırla omzunu silkti.
Adam banyoya gidip yüzüne su çarptı, kollarını yıkadı. Çok uzun yollardan otostop yaparak gelmişti. Her tarafı ağrıyordu. Odanın ortasındaki kanepeye uzandı yüzükoyun. Boyu uzun olduğu için ayakları dışarıya sarkıyordu. Kadın çocuğu çişe kaldırdı. Üzerini giydirdi ve tekrar yatırdı.
Ne istediğini sordu. Ne değişecekti eskisinden. Şimdi öyle ya da böyle yaşayıp gidiyorlardı. Onu da seviyordu üstelik. Fena adam değildi. Biraz tuhaftı yalnızca. Çocuğu da çok seviyordu. Artık herhangi birini, bir şeyi kaybetmek istemiyordu.
Çocuğunu, sevdiği kadını ve yıllarını kaybetmişti. Hata aramıyordu kimsede, suç aramıyordu. Sünger çekmek istiyordu, unutmak istiyordu.
Olabilirdi. Ama bu, hiçbir şey olmamış gibi bugüne dek getirdiği hayatı dağıtması anlamına gelmiyordu.
***
Şimdi birlikte miydiler acaba? Hani uzun bir yolculuktan sonra iki insan nasıl sarılır da sevişirler ya onlar da öyle sevişiyorlar mıydı acaba? İlk kez sevişiyormuşçasına ve hasretle. Yok yok yapmaz o diye yatakta bir yandan diğer yana dönerken kendisini yatıştırıyordu.
Beraber sevişmelerini düşünüyordu, yine gelip takılmıştı.
Onu çok özlemişti. Eski günleri tekrar tekrar yaşamıştı. O başkaydı. Şefkatliydi. Sevmemiş miydi hiç onu? Evet sevmişti. Uzattıkları geceleri –sabahların ilk seslerine dek- o da unutmamıştı.
Ama artık o günleri düşünerek yaşamanın bir anlamı yoktu. Yarına dünde kalınarak ulaşılmıyordu.
***
Bugünü yaşamak önemliydi. Niçin yanına uzanmıyordu? Olmaz dedi kadın.
***
Nasıl olabilir, diyordu? İyice uykusu kaçmış. Çenesi kafası kadar büyümüş hissediyordu. Yutkunurken odayı yutar gibi oluyordu. Bir şey düğümlenmişti boğazına. Şakaklarındaki damarların zonklaması, gözlerini kapadıkça onunla seviştiği anlar doluyordu göz kapaklarına. Saçları çözülmüş, gölgelendirmiş yüzünü, ağzında tuttuğu soluğu, gözlerini yumuşu, sıklaşan nefes alışları, başını arkaya atışı ve birden bire balonun sönmesi gibi öne düşüşü bedeninin, göğsüne kapaklanışı ve soluksuz kalışı.
Saçlarının yüzüne dağılması ve burnunu kaşındırması. Uyuyup kalması çırılçıplak ve üşüyünceye dek.
Bu heyecan, bu haz, herkesle aynı mı yaşanıyordu? Kendisinin bir farkı, farklılığı yok muydu? Şimdi onunla sevişiyorsa eğer onunla da mı böyle olacaktı? Sevdiği insanın her akşam, her aklına gelişinde, her yatağa uzanışında, ışıkları her söndürüşünde o anları düşünerek, hayal ederek uyuması mümkün müydü?
Hiçbir şey olmamış gibi ayrılanlar, başka sevgililere yelken açanlar nasıl yaşıyorlardı bu anları?
Yaşadıklarını unutuyorlar mıydı?
Unutmayı nasıl öğreniyorlardı?
Çenesinin sinirleri geriliyordu. Gözlerinde canlanan anılar ve o anıların öznesi olan kendisinin bir seyirciye dönüşmesi acıya boğuyordu onu. Onun kendinden geçiş halini düşündükçe, başkasının yerini almasına izin vermemesi gerektiğini söylüyordu.
Ama göze alınabilecek bir kavga var mıydı? O istemeden bu kavgaya girebilir miydi? Onun kavgası değil miydi bu kavga aslında? Kendisine ne oluyordu? Aynı durum onun için de geçerli değil miydi?
Onun da yıllarca kadınının başka birisiyle sevişmesini düşündükçe, eğer düşündüyse, neler hissetmişti, bilmiyordu. Tek fark vardı aslında aralarında: Biri kiminle seviştiğini bilirken – o kendisiydi şu anda- diğeri yalnızca yüzü olmayan bir bedenin devinimlerini kurabilirdi hayalinde. Elini "boş ver" dercesine sallamış veya kendisi gibi gözlerini kapayınca kendi, yaşadıkları doldurmuş olabilirdi. Her şey önemini yitirmişti.
Çenesinin büyümesi durmuyordu, kafası neredeyse tüm odayı doldurmuştu. Kavga etmeleri, küsmeleri, bağırıp çağırmaları, birbirlerini kovmaları, susmaları, kapıyı çarpıp çıkmalarının anlamı kalmıyordu sevişirlerken. O anlar, dolaysız, doğrudan ve en kesin, belirli, ayrı, özel anlardı. Herhangi bir riyanın, yalanın veya farklı görünmenin mümkünatı yoktu. Onca yıl birlikte olduktan sonra nefes alışlarından tanıyorlardı birbirlerini.
Kaldıramıyordu, başkasıyla da aynı şeyi yaşayabileceği düşüncesini.
Dalmış gitmişti.
Sabaha doğru üzerinde bir elin gezindiğini hissetti. Başını kaldırdı. O gelmişti. Ne var diye sordu, neden geldiğini? Çocuk nerdeydi? Uyuyordu. O da uyuyordu. Dudaklarından öptü uzunca. Göğüslerinin sertleşen uçları kaburgasına battı. Şimdi olmasın dedi. Gece konuşmuşlardı. Sabahleyin tekrar konuşacaklardı. Onu merak etmişti. Üzülmesindi. Onu seviyordu ama ayrılıp ayrılmayacağını bilmiyordu. Şimdi eve dönecekti. Sabah kahvaltıya gelsindi. Kapıyı kapatıp çıktı. Dışarıda köpek ulumaları. Hafifçe çarpan kapısı pansiyonun. Sürüyerek giden bir çift terlik sesi.
Sabahleyin uyandı. Yatağın kenarına oturdu. Aynadan yüzüne baktı. Saçları dağılmıştı. Elleriyle şöyle bir düzeltti. Ayağa kalktı. Lavaboya gitti. Uzun uzun yüzünü yıkadı. Göz pınarlarındaki çapakları çıkardı. İçinde bir korku, bir heyecan vardı. Midesini yukarı kaldıran ve yüreğini sıkıştıran evhamı duyuyordu. Bulanıyordu midesi.
Bir an önce yaşanması gereken sonuçla karşılaşmak üzere dışarı çıktı. Akşama dek, ya da diğer günün sabahına dek ertelemesinin anlamı yoktu. Ölümü düşündükçe ölümden korkarlardı filmlerdeki karakterler. Uzatmanın anlamı yoktu. Her an o yaşanılacak anı düşünerek ölmektense bir anda ve erkenden ölmek en iyisiydi.
Evin kapısını çaldı. O açtı. Kapıyı açık bırakarak arkasını dönüp içeri girdi. O da, ardından. Kapıyı kapadı. Çocuk uyuyordu odadaki küçük kanepede. Kadın mutfakta akşamdan kalma bulaşıkları yıkıyordu. Musluğun önünde arkası kapıya dönük. Kafasını şöyle bir çevirip elini yukarı kaldırdı. Oraya gelmelerini istedi işaretle.
Küçük bir masanın kenarındaki plastik taburelere oturdular. Taze demlenmiş çayı bardaklara doldurdu kadın ve yanlarına oturdu.
Kendisinin burayı terk etmeyeceğini söyledi. Artık dolaşmaktan bıkmıştı. Ne olursa olsun kalacaktı orada. Çocuk artık okula başlayacaktı. Yeni maceralara sürüklenmek istemiyordu. Bütün geceyi uykusuz geçirmişti.
Birinin önce tanıştığı, diğerinin de en uzun birlikte yaşadığı kişi olduğunu söyledi. Sevip sevmediği, sevilip sevilmediğinin önemi yoktu. Öylesine de olsa hareket etmeden, yer değiştirmeden, yarın ne olacağını düşünmeden yaşamak isteğiydi artık biricik arzusu.
Çocuğunun babasısın. Evet, doğruydu bu. Ama altı yıldır yoktun ortalıklarda. Evet, evet içerdeydin. Gerçekten suçun olmayabilirdi. Ama mahkeme suçlu bulmuştu. Siyaset ile uğraşmanın, muhalif olmanın, ideallere sahip olmanın bir sonucuydu. Olabilirdi. Saygı duyuyordu, kendi hayatına, geleceğine, umutlarına sahip çıkmasına, elbette saygı duyulmalıydı.
Ama nasıl sürdürecekti hayatını. Babasına ne kadar zor anlatabilmişti, evli olmadan çocuk doğurabildiğini. Hiç konuşmamıştı onunla. Çocuğa dahi elini sürmemişti. Evine, ölünceye kadar babasına yaklaşamamıştı.
Ondan haber alamaz olduktan sonra onunla tanışmıştı. O da bir kaçaktı doğrusu. Her şeyi yüz üstü bırakıp giden türünden bir kaçak, iç dünyasının kaçağı.
Anlatmıştı.
İyi bir avukattı, evliydi. Büyük şirketlerin hukuk müşavirliklerini yapıyordu. Bir gece o lüks dairesinde tuvalete kalkmıştı. Tam banyoya girdiği sırada üst kattaki tuvaletin sifon sesini duymuştu. Sanki bütün pislikler üstüne akmıştı. Kirlenmiş, aşağılanmış hissetmişti kendini. O anda her şeyi, karısını, işlerini bırakmış, ayrılmıştı.
Yollara vurmuştu kendini. Nerede el, ayak işi buluyorsa orada çalışıyordu. Böyle bir iş sırasında tanışmıştı onunla. Hiç konuşmadan peşine takılmıştı ve hiç konuşmadan o da kabullenmişti onu. Hala evliydi karısıyla boşanmamışlardı.
Şimdi nereye varacak sorun? Aklı ve mantığı onunla, çocuğunun babasıyla kalmasını söylüyordu ona, ancak, yaşadıkları ve kalbi ise diğeriyle devam etmesini.
Kendinize bakın, yarına bakın, düne bakın ve kendi aranızda konuşun, tartışın. Kendi adınıza benim için karar verin dedi.
Siz, dedi, siz karar verin.
Adamlar hiç konuşmadan çıktılar dışarı.
Kahveye gitmeyi önerdi yeni gelen. Diğeri kabul etti. Kahveye gittiler. Çardağın altında en ücra köşeye oturdular. Asmaların gölgesinde iri büyük taşlarla örülmüş duvara sırtlarını yasladılar, masa aralarında. İkisi de birbirinin yüzünü görmüyordu. Gözlerini kısıp yapraklar arasından gelen güneş ışıklarının oyunlarını seyrettiler bir süre. Söze başlamayı sessizce biri diğerine bırakıyordu.
Çaylar geldi.
Kendisinin sürekli bir yerde kalamayacağını söyledi eskiden avukat olanı. Hep bir yerlerde olmak, birilerine bağımlı olmaktı. Örneğin sürekli burada kalsa ya pansiyoncuya, ya gemi tamircisine yahut hırdavatçıya bağımlı olacaktı. Onlar iş vereceklerdi. Zaman içinde onlara karşı açık davranamayacaktı. Belki borç alacaktı, borcunu geç ödeyecekti. Mihnet borcu duymak istemiyordu. Zaten niçindi bütün terk edişlerinin sırrı? Şimdi buradaydı yarın başka yerde. Bugün boyacıydı yarın bir kamyon şoförü veya otobüs muavini bir köy arabasının...
Evet demişti yeni gelen, kendisi de yıllarını verdiği siyasi mücadeleden bir çırpıda koparamazdı. Şimdi belki dinleniyordu, biraz rahatı vardı. Ama ne olacağı bilinmezdi ülkenin. Büyük şehirlerin işçi mahallelerinden sinemalarına, kitapçılarına dek uzanan tempoyu her an özleyebilirdi, özel buluşmaları, sabahlara dek süren tartışmaları, yeni bildirilerin kaleme alınmasını. Her gün yeni yüzler, yeni isimler, yeni yerler, yeni tartışmalar, yeni gruplar, yeni gösteriler, yeni bildiri dağıtmalar, yeni gözaltılar, yeni bedenler, yeni ruhlar. Özleyebilirdi, dur durak bilmeyen, neyin ne zaman olacağı kestirilemeyen hayatın havasını.
Burada kalsa yalnızca seyirci olacağını biliyordu. İçerdeyken ne denli seyirci olmayı istemişti, kimse bilemezdi. Gazete bile okumayacaktı. Radyo bile dinlemeyecekti. Öyle olmamıştı. Çıktıktan sonra yollar boyunca, buraya gelirken bir parçasını o büyük şehirlerde bıraktığını hissediyordu.
O bıraktığı, seyircisi olmak istediği yaşam onu sürekli çağırabilir ve o sese kulak verip ortalıkta görünmez olurdu. Keşke kendisi ile şehre gelseydi kadın. Ama istemiyordu. Yine eskisi gibi yaşarlardı. Kadını günün hızında unutabilirdi, unutmayacağına söz veremezdi. gerçekliğiydi.
Çay paralarını eskiden avukat olan ödedi. Akşama kadar düşünmeye karar verdiler. Akşam buluşup kararlarını bildirirlerdi. Zaten eski avukatın yapacağı işi de vardı. Şimdi oraya gitmesi gerekiyordu.
Ayrıldılar.
Adam boyasını yaptığı pansiyona gitti. İşlerini bitirdi. Parasını aldı. Bir miktarını kendisine ayırdı. Kadının yanına uğradı. Akşam kendisiyle görüşeceklerini söyledi. Ona işten aldığı paranın çoğunu bıraktı. Arabanın anahtarını bıraktı. Çocuğu öptü.
Tekrar kaldığı pansiyona döndü. Alet çantasını, birkaç parça giysisini, omuz çantasına tıkıştırdı. Şapkasını başına geçirip dışarı çıktı. Diğer sahil kasabalarına giden yola çıktı ve bir minibüse el kaldırdı. Atladı arabaya oradan ayrıldı.
Akşam konuşmaya gerek yoktu hani. Birlikte yaşamaya devam etsinler. O, o büyük şehirden ayrılmasının sonuçlarını her durumda yaşamalıydı. Hayatının anlamı ve sonraki rotası buydu eski avukatın, kendisinin...
Akşam oldu. Kadın yemek hazırladı. Çay demledi. Çocuğu temizledi, elini yüzünü yıkadı.
Hava kararmak üzereydi, ama kimse yoktu ortalıkta. Dışarı çıktı. Kahveye gitti. Kahveciye onları görüp görmediğini sordu. Kahveci öğlen uğradıklarını, birer çay içip çıktıklarını, yeni gelenin kahvenin önünde biraz oyalandıktan sonra, beyaz eşyacıya malzeme getiren kamyonun şoförüyle konuştuğunu sonra onunla kasabadan ayrıldığını söyledi.
Kadın oradan boya yapılan pansiyona gitti. Nerede olduğunu sordu pansiyon sahibine. Pansiyon sahibinden, işin bittiğini, adama parasını verdiğini, eşyalarını bir çantaya koyup ayrıldığını öğrendi.
Öğlen gelip para vermişti. Adamın kaldığı pansiyona yöneldi sonra. Akşama doğru tüm eşyalarını – ne vardı ki zaten- alıp ana yola çıktığını, bir dolmuşa bindiğini gördüğünü söyledi pansiyoncu.
Kadın eve döndü ve yalnız başına masaya oturdu. Koca demlik çay ılınmıştı.
İkisi de gitmişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder