9 Eylül 2023 Cumartesi

Kelimeler İmkansızdır

Onların o görülen rahatı nedendi ve ben neden sürekli kuşkuların çatışmaların içindeydim?

Sır var mıydı ve varsa neydi?

Sonra her ne olursa olsun, sonuçta balık kendi suyunda rahat ediyordu. Bir yaşam biçimi olarak benimsenirsen herşey huzura erdilebilirdi insanı... Ama sonradan, üzerinden onca yaşanmışlık geçtikten sonra, delirmelerden çıldırmalara, dalmalardan boğulmalara. Yaşananların sürdüğü çorak ruhların üstünde bir yaşam biçimi, ne denli arzu edilirse edilsin, istenirse istensin, yeniden üretilemiyordu...

Bir anda onlar adına onlardan daha uçta bulmuştum kendimi ve hem daha fanatikçe tartışırken içimde, o fanatikliğe o kadar daha fazla tepki birikmeye başlamıştı.

Bir gün o okumalardan tartışmalardan sonra kendi açıklamamı buldum... Kendi "içsel fırsatçılıkları"na şahit olduğumu anladım. Eleştirmeye başladım yaptıklarını ve söylediklerini. Eleştirmek, ancak ve yalnızca o alanın içinde o bataklığa gömülmekle mümkündü. Bir kuyuya düşmeden, çamura batmadan söyleyecek sözün olamadığı anlayışına ulaştım kerte kerte kendi içimde. İçinde olmayanın eleştirmesi sırıtıyordu kelimelerde.

Çünkü ...

Kelimeler imkânsızdır.

Sanat adına muhaliflik, ister ideolojik olsun ister olmasın, ister sınırdalık olsun veya olmasın, eğer ruhsal olarak veya ruh olarak bir cendereden geçmiyorsa, söylediklerim hep hep havada kalıyordu. Onun ayırdına vardım...

İşte sonra katı disiplinlerin, büyük projelerin, dinlerin, ideolojilerin kapsayıcı, kuşatıcı, tek tipleştirici, bağlayıcı olarak neden büyüdüklerini ve bir kanser gibi nasıl sardıklarını kendimce anladım.

Çözüm basitti.

Durmadan o aynı açıklamaları yapıyorduk ama yalnızca açıklamalarmış yaptıklarımız. Yaşamadıkça yapılan açıklamalar.

Açıklamalar imkansızdır.

Wittgenstein Altın Dal'ın yazarı Frazer'e kuşku ile yaklaşır. Ona göre doğa bilimlerinin yönteminin açıklayıcı olması, sosyal bilimlerin yönteminin de betimleyici olması gerektiğidir. Frazer bir antropolog olarak betimleme yerine açıklamalar getirmektedir. Frazer yazılarında ritüelleri ve insan düşüncesinin gelişimini açıklama çabası içindedir. "Her açıklama bununla beraber hipotezdir" der Wittgenstein ve bununla yaşamın hipotez olmadığını onun için açıklanamayacağını ancak betimlenebileceğini ima eder. Aşk yüzünden acı çeken birine açıklayıcı hipotezin çok yardımı olmaz, der.(*)

İradelerimizi teslim ediyoruz dedim kendime...

Ama irademin teslim edilmesi sürecine giden "ben"in içsel yıkıntısı hiçbir şeye benzemiyor. Bir elektroşok bir lobotomi idi o sadece.

Yani o iradenin devrinden sonra bir kişisel parçalanma ile kişi ne kendi içine dönmek istiyor ne bunu tartışmak ve sorgulamak istiyor. İstediği o iradesizliğinin verdiği ile yetinerek nefes almayı sürdürmek.

Teslim olmanın dinamiği bu imiş.

Bu teslimiyetten kurtulmanın tek yolu tek yolu göç etmekti.

Sonra farkına vardığım gerçeklik... Kaldığın yerde cendereden kurtulmak mümkün değil. O terkedişten sonra şimdi dönüp baktığımda hep terketmelerimin bu teslimiyete karşı olan özgürlük tutkum olduğunu gördüm.

İşte olan bu.

Aslında belki dışa dönük olmadan içsel parçalanmalar daha derindir. Hangi olay veya hangi yaşam tarzı insanı o tür bir teslimiyete yönlendirir, sormuyorum bu soruyu. Çünkü cevabını yine biliyorum kendi göçüşüme bakarak. En buyuğu belki yenilgi duygusu.

Çaresizlik mi?

Hayır.

Geri çekilmenin dayanılmaz ağırlığı ya da belki ait olma isteği bütünün parçası olma gerçeğinden kaçıştı.

Aidiyet diyorlardı ona.

Bir yere ait olmama, kendini bir yerde görmeme duygusuna boşlukta sallanma zeminsizlik, kaypaklık diyorlar.

İçgüdüsel birşey bu...

Aidiyet insanı rahatlatır. Ait olma seni beni rahatlatır. Hep içimizin bir yerlerinde bu ait olma içgüdüsü savaşır durur. Bağlamak ister özgür olma tutkusunu.

Ait olmakla birlikte ötekileştirme de başlar. Kişiliğimiz kırılıverir ve ayırıveririz bizden, bizim gibi olmayanları. Kanserleşen bir ruhtur ait olanın ruhu. Şizofrenleşir.

Ait olmamak için hayatı bölmek gerekir, hayatını yıllara, evrelere, safhalara, insanlara, geçmişlere. Hayatı bölünmezse, başedilemez olur.

Ama dönüp baktığımda, bazen çok sinirlendiğimde içimden geçenleri yalnızca ben biliyorum ve sonra “boşver” diyorum. “Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz(**),” diyerek geçiştiriyorum...

Bilardo topu deliğe girecektir uygun bir vuruşla yani girmemesi diye bir şey söz konusu değil.

O halde bilardo topu veya ıstaka veya zemin veya seyirci ne olacağına gerçekten karar ver ve o ol. Ama bu kolay ve çabuk verilen bir karar değil hep süren sürdürülen bir akıştan başka bir şey değil. Sonra ben ıstaka olmak istemiyorum top olayım, üzerinde topların yuvarlandığı yeşil çuha olayım... Bu işte parçalanmanın zihinsel yansıması.

Bir gün kalkıp uyanmışlar ki aydınlanıvermişler.

Aydınlanmak imkansızdır...

O halde kesinleşmiş bir hayatı yaşamaya gerek yok kesinleşmiş hayatları olanlar benim gözümde mahkûm gibiler. Baktığımda yakınlarıma, çevremdekilere, hemen çoğunda gördüğüm aynı şeyler. kendi raylarında gidip geliyorlar ve yalnızca ray nereye götürürse veya nereden getirirse ve nerde durursa orada iniyorlar.

Bense bir serseri mayınım. Kime çarparsam nasıl hasar ortaya çıkaracak belli değil. "Yolları Çatallanan Bahçe(***)"dir dünya ve hangi çatal hangi yola dokunacak belli olmaz diyen bir mayın.

(*) Felsefe Tartışmaları - Wittgenstein'in Frazer Eleştirileri -Aydan Turanlı

(**) Adorno - Minima Moralia

(***) Borges

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...