Kıra çıkmışsın. Rüzgar esiyor. Otlar bir o yana bir bu yana yatıyor. Polenler savruluyor her yönden. Gelincikler uzun ince boyunlarına düşürmüş kırmızı başlarını. Dalların arasından türkü söyler gibi uğuldarken rüzgar, ufak öpücükler getiriyor bulutlardan yanaklarına. Çiğdemler sarı çiçeklerini açıvermişler. Sen ise uzanmışsın bir ağacın gölgesine, gözlerini dikmişsin gökyüzüne. Biçimden biçime giren bulutları seyrediyorsun. Ara sıra güneş alıveriyor gözlerini. Yine de takılı kalmışsın bulutların koşturmalarına. Kimi bir hırçın köpek, kimi kanatlanmış bir peri kızı oyuncağı, kimi pamuk yığınları, kimi sen. İçin için titriyorsun. Yelden midir, bilinmez nedendir.
Bir yaprak düştü burnunun üstüne. Kollarını kaldıramıyorsun onu atmak için. Kurşun gibi ağır her iki kol. Başını sallayabiliyorsun. Düşüyor kulak dibine hışırdayarak. Sen de o yaprakla düşüyorsun. Karışıyor otların arasına, sen de karışıyorsun. Sonra uçuveriyor, salınarak, sen yerinde bir kaya kütlesi gibi ağır ve kımıltısız duruyorsun. Bedenin direniyor rüzgarın savurmalarına.
Uyanıyorsun.
Odandaymışsın. Tekrar kapatıyorsun gözlerini, dönebilmek için rüyana, dönemiyorsun. Ne uykuya ne uykudaki o aydınlık kıra.
Dört yanın duvar. Boğuluyorsun. Duvarlar yaklaşıyorlar sana doğru. Soluk alamıyorsun. Kesik kesik ciğerlerin inip kalkıyor. Gözlerin kararıyor. Karardıkça görmeye çalışıyorsun ışığı. Oysa senden uzaklaşmakta ışığın kaynağı. Batıyor güneş gibi, saklanıyor köşelerin arkasına.
Bir el uzanıyor can hıraş yakalıyorsun. Bir dudak uzanıyor soluksuz bırakırcasına öpüyorsun. Bir bardak su başucunda. Dirseğine dayanıp yarım yamalak doğruluyorsun ve içiyorsun suyu. Suyu kafana dikerken gözün bir şeye takılıyor: Ona. O karşında duruyormuş da şimdi farketmiş gibi şaşkınsın. ona sarılmak istiyorsun Kollarının kavuştuğu kendi bedenin oluyor.
Uyandın mı? Uyan artık. Yaşadıkların düştü. Yaşadıklarını unut artık. Yaşadıkların düştü. Uyan artık. Unut artık. Sus artık. Kıra dönemeyeceksin. Otlara sırt üstü uzanamayacaksın. Bulutlarla oynayamayacaksın. Ağaçlardan ovalara uçamayacaksın. Polenler doldurmayacak burun deliklerini. Uyan ve unut.
Denizin ortasındasın.
Birdenbire herşey duruveriyor. Rüzgar kesiliyor. Bulutlar hareketsiz kalıyor. Güneş mavinin ortasına çakılıyor. Dalgalar çırpınmıyor, balıklar oynaşmıyor, bulutların gölgeleri suları yeşillendirmiyor. Küreklerin seni götürmüyor bir yere. Çektiğin her kürek boşluğu dövüyor. Sesin mahsur kalmış boğazında, ses tellerin titremiyor. Güneş yaktıkça yakıyor, sapsarı, her şeyi. Dudaklarını değdiriyorsun suya. kavruluyorlar tuzdan. Tuz. Islanmıyor dudakların beyaz deriler kalkıyor kenarlarından. Bırak kendini. Hafifleyeceksin. kollarını çırpma su seni kaldıracak. Döndükçe suyun içinde ağırlaşıyorsun, durdukça hafifleşiyorsun.
Bir sandalın küpeştelerine tutundun. Çektin kendini sandalın içine tahtaların kıymıkları battı parmaklarına. Baş parmağını ağzına aldın. Kanını emdin. Uzandın tahtaya. Islaklığın geçti yere. Bir odun kokusu. Buharlaşıyorsun bulutlara doğru. Bulutların arasındasın. Yeryüzüne, denize, içinde yattığın sandala, sandaldaki sana bakıyorsun. Her yer lacivert. Gündüze dönüşmeye hazır bir gece her yer. Yağmaya başlıyorsun. Damla damla düşüyor ve karışıyorsun denize, göle, ırmağa, toprağa, dağa. Her damlan diğer damlalarınla bağlantı içinde. Burada buz oldum derken biri diğeri daha kuma dokunmadan buharlaştım, diyor.
Uyanıyorsun, Yatağında tekrar bütünleniyorsun. Yine hareket yok. Herşey durmuş, kımıltısız. Kaymış başının altından yastığın. Doğrulup düzeltiyorsun. Yeniden uyumaya o kımıltısız denize dönmeye.
Dönemiyorsun.
8 mayıs 1983 - 22 kasım 2009.
murat güneş'e teşekkürlerimle.
kaybettiğimi sandığım günlüğümün bir fasikülü onun ders notları ile izmir, konya, manisa ve izmir dolaşmış. murat ders notları arasında bunu bulunca bana haber verdi ve yolladı. 16 ekim 2009'da günlüğün sonuna şu notu eklemiş:
"günlüklerin bende kalan bölümünü tamı tamına yirmialtı (26) yıl sonra yollamanın sevinci, hüznü, "çocuklarını kaybetmiş bir babagibi sevinirim ..." dileğini yerine getirmenin derin huzuru içinde..."
Beyaz kedi her yanı tarayıp ertesi gün için gökyüzünü temizleyen gümüşsü ayı temsil eder. Beyaz kedi "gizlice ortadan kaybolanları izleyen, iz takip eden avcı; araştırıcı; kelebek avcısı"dır. Margaras "ternizleyici" ya da "kendi kendini temizleyen hayvan"dır. Yolu gümüşsü ayla aydınlanmış olan beyaz kedi avcı ve katildir. Bütün karanlık, gizli yerler ve varlıklar o karşı konulmaz ölçüde tatlı ışıkta ortaya çıkar. (William S. Burroughs - İçerdeki Kedi)
17 Ekim 2009 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Eski Videolar
Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...
-
Şahin Şahvelioğlu (1958 - 2017) ------------ 16 Mart 2017 Perşembe - Kırıntı Köyü halkımızdan Şahin Şahvelioğlu (59) İstanbul'da ya...
-
Belleksizleşmek İstiyorum. Bu bir beklenti değil, bu bir niyet değil, bu bir geri çekilme veya kaçış değil. Tükenmiş olmanın doğal bir sonuc...
-
Mustafa (Kayalı) Dedem'in kırklı, ellili yıllardan kalma Ece ajandaları vardı, herbir güne alacak, verecek yazdığı. Defterleri bana gel...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder