Şurada ya da burada, şöyle ya da böyle görüşürsünüz, konuşursunuz. Isınırsınız birbirinize.
Biriniz ya da ikiniz sevdiğinizi sanırsınız bir başka diğerini ve onlar hakkında konuşursunuz bazen. Sonra dost olursunuz. Geceleri aşar konuşmalar, sabahlara dayanırsınız.
Artık evden, işyerinden ya da şehirden ayrılırken tekrar görüşmemek gibi bir dert yoktur. Nasıl olursa olsun görüşülecektir. Çay içmeye gideceksindir, çay içmeye gelecektir.
Bir konuşma arasında İstanbul’a kardeşinin yanına gideceğini söylemiştir. Önemsemezsin, nasılsa tekrar gelecek ve konuşacaksınızdır.
Şiir kitaplarını taşırsın evine. Oturur gecenin üçlerine kadar okursunuz onları. Zeytinyağlı kereviz salatasının yanında beyaz şarap, sonra kahve, likör belki. Altları çizili dizelerden anlamlar çıkarılır.
Sıkı yönetim dönemidir. Gece sokağa çıkma yasağı henüz kalkmıştır, ama saat dörtlerde kimseleri hoş karşılamazlar caddelerde. Haki yeşili ve üzerinde önceki olimpiyatın ambleminin yer aldığı -76 Montreal- spor çantasının içinde beş on kadar kitap vardır (Adnan Azar, Ahmet Erhan, Haydar Ergülen, Yaşar Miraç ve o günün yeni şairleri kimlerse). Apartmandan çıkıp sabah dörtte kaldığın hana yere yürüyerek gidersin. Şansın vardır, seni yolda çevirmemişlerdir.
Ama ilkin şehri sen terk ettin. Her şey arkada kalıyordur. Yol, günleri aylara, yıllara savuruyordur fırtına gibi. Ara sıra bir kıvılcım çakar da anarsın, gözünün önünden geçirirsin o günleri. Döneceğinden kuşkun yoktur hiç.
Yalnızca işleri yoluna koymak yetecektir. Evdekilerle konuşmak yetecektir. Ama ne zaman yapılacaktır o konuşma ve ne zaman yoluna koyulacaktır işler, bilemiyorsundur.
Bir zaman sonra tekrar dönersin bıraktığın şehre. Evine uğrarsın belki görürüm diye. Kapıyı çalarsın çatı katının. Yoktur. O da gitmiştir belki.
Merdivenleri sakin ve telaşsız inersin teker teker koşmadan, geliyor olabileceğini kurarak. Kapıdan çıkar, karanlığa dalarsın. Her yan is, duman ve sis. Köşedeki kebapçıya gidersin. “Dicle Kebap”. Kiremitte köfte söylersin. Bir ara orada kiremitte köfte yemişsinizdir. Tekrar hatırlamak, aynı tada yelken açmak için. Bu defa karşın sağır bir boşluktur. Yarım bırakıp çıkarsın.
Uzun su kervanlarıyla yolculuklar geriye akar. İçten içe köpürmelerle el ele, "an" köpüklerinin anaforunda gözlerinin feri biraz daha söner.
Bir akşam, bir pazar akşamı kahvedesin. Bir taraftan briç'in eli yere açanı olarak televizyonu izliyorsun. Yerli dizi yeni bitmiş, jenerik yazılarını okuyorsun. Birden irkilirsin. Onun ismi de geçiyor. Televizyoncu, sinemacı, yönetmendir, yardımcısıdır, bir şey olmuştur işte ve senin onu hatırladığın gibi onun da seni bir şekilde hatırlayıp hatırlamadığını bilip bilmeden çıkarsın dışarı. Bir Samsun sigarası yakarsın. Ayrılırsın arkadaşlarından dörtlüyü bozmuşsundur. İnersin karanlığın çöktüğü ışıksız caddelere, ara sokaklara. gecenin karanlık ejderhası yutar seni ayak seslerinde.
Her şeyi toplayan, gizleyen ve açtığı çukurlara gömen zaman; bir hızar, bir elektrikli testere, bıçkı makinesi. İçinizdeki ufalayıcı, toz edici. Sende tek bir an bile bırakmamaktadır. Hepsini savuruyordur. Talaş nasıl havada uçuşursa, nasıl kimi zerrecikleri asılı kalırsa, yavaş yavaş çökerse yere ve birikirse üst üste, işte öyle dağılırsın. Tersinmeyen bir hayatın talaş zerreciklerinin adıdır anılar.
Günler geçmiştir. ”Görürüm” dediğin dostun / arkadaşın üç beş yıldır görülmemiştir ve hala görülmemiştir, belki hiç görülmeyecektir. Dağıtmıştır rüzgar, talaşı.
Mezara yaklaştığını hissettiğin zaman sende, telaştan ve talaştan başka bir şey kalmayacak.
Yontulmuşsundur. Beğenilmemiş, bozulmuş, tekrar biçimlendirilmişsindir. Tekrar tekrar tutulmuşsundur tornaya, kısaltılmışsındır hızarda. Kimi zaman latalık ayrılmışsındır, kimi zaman bibloluk. Sonunda işte çuvala doldurulmuş bir talaş yığını kalmışsındır. Zaman arzulamaktadır seni.
Kapak açılır ve içine bir kürek talaş atılır. Sıcak birdenbire artar, alevler sarar talaşı telaşlı telaşlı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder